
DEMOKRASİLERDE SENDİKALAR
Çağımızda, en etkin “Demokratik Baskı Kümesi” sendikalardır. Bunların, bu günkü durumlarına gelmesinin ardında – özellik ve öncelikle de Batı Demokrasilerindeki çetin mücadelelerdir
Çağımızda, en etkin “Demokratik Baskı Kümesi” sendikalardır. Bunların, bu günkü durumlarına gelmesinin ardında – özellik ve öncelikle de Batı Demokrasilerindeki çetin mücadelelerdir. Onların isledikleri anakonu şuydu:
“Demokrasilerde siyaset, yalnızca ‘partilerin’, politikacıların, seçkinlerin… ya da belli kesimlerin yapabileceği, toplumdan (Halktan) soyutlanmış bir etkinlik değildir. Aksine, geniş yurttaş kitlelerinin, ‘değişik örgütler’ aracılığıyla – değişik yollardan siyasal erkin / iktidarın kullanılmasına katılmasını, ağırlığını koymasını gerektirmektir.
Bizde hala bilinmezden geliniyor; ama, demokrasi, halkın aynı zamanda, “yöneten” ve “yönetilen” olması, demokrasinin var olmasının ön koşuludur…
Başka bir deyişle: “Demokrasi’de halkın, siyasal erkin kullanılmasına en geniş ölçüde katılması zorunludur…”
Ama, farklı görüşler için ayrı siyasal örgütler özgürce hareket edemedikçe – kısıtlandıkça… halkın yönetime katılması söz konusu değildir…
***
Demokraside, siyasi partiler yanında, “siyasal erki” ele geçirmeyi değil, fakat, çeşitli yollardan, bu erkin kullanılmasını etkilemeyi amaçlayan, “çıkar “ ya da “baskı” örgütleri yer almaktadır; ki bunlar, demokrasinin doğuşundan bu yana var olan, etkinliklerini sürdüren örgütlenmelerdir.
Çağdaş demokrasilerde, siyasal partiler dışındaki bu tür örgütlenmeler “yasal bir konum” kazanmış ve özellikle de, gerçek demokratik rejimlerde – baskıcı rejimlere göre, çok daha etkinlik kazanmışlardır.
SİYASAL ERKİN KULLANILMASI
Günümüzde bunlara marjinal gruplar değil, siyasal güçlerin belirgin bir kesimi gözüyle bakıldığından… Kamuoyu, partiler, yasama meclisleri ve hükümet üzerinde, doğrudan bir etkiye sahiptirler. Bunlara, basın, üniversiteler, barolar, odalar, gönüllü dernekler de katıldığında… kamuoyunu, toplum yaşamında, “siyasal erkin kullanılması” dengelenmektedir.
20. yüzyıl başlarında gelişen “çoğulculuk kavramları”, demokratik toplum düzenini halk adına bir dengeye dayandırmaya yönelmiştir.
Böylece de, siyasal erkin, yalnızca devletin tekelinde olmadığı, çeşitli küme ve örgütlerin de, “siyasal erkten şu ya da bu şekilde pay almaları anlayışı” vurgulanmaya başlamıştır.
Sonuçta: Çağdaş, demokratik toplum ve insan anlayışı, siyasal erke katılmayı, “toplumsal ve insansal bir değer olarak” benimsemiştir. Başka bir deyişle:
“MUTLULUK ve ÖZGÜRLÜK, bireylerin serbestçe hareket edebilme olanağıyla sınırlı kalamaz…
Yani, bu hak, gerek “bireysel” gerekse, “yurttaşlık hakkı” olarak: “Kamusal işlere, siyasal erkin biçimlenmesine ve kullanılmasına katılma hakkı, ‘Demokratik Hakların’ en önemlisi olarak belirmektedir.
Bu bağlamda: “Demokrasi yalnızca bir devlet biçimi değildir. Ne de, bir tür ‘oyun kuralı’ düzeyine indirgenebilir. Demokrasi, özünde, her insanın temel haklarını, özgürlüklerini gerçekleştirebileceği, genişletebileceği koşulları yaratma ya da değiştirme olanağını veren, toplumsal bir ortam ve yaşam biçimidir…”
ÖRGÜTLÜ KATILIM…
Demokrasinin, seçkinlerin, siyasal erk için birbiriyle yarıştıkları, onların konuşup, halka emir verdiği, bir kalıp ya da kurallar dizisi olmaktan çıkması için… “yoğun bir örgütlülük” şarttır…
Demokrasilerde, siyaset, yalnızca partilerin, politikacıların, seçkinlerin ya da belli kesimlerin yapabileceği, toplumdan soyutlanmış bir etkinlik değildir.
Tersine, geniş yurttaş kitlelerinin, değişik örgütler aracılığıyla, değişik yollardan… Siyasal erkin kullanılmasına katılmasını, ağırlığını koymasını gerektirmektedir…
Aksi yapıldıkça…
Yani, korku, tehdit ve şiddet yaklaşımlarıyla, halkın tepkilerini, özlemlerini, dileklerini, yakınmalarını dile getirmesini önlemek… siyasetin, insan onurunun, halktan – toplumdan soyutlanmasını ve halkın demokrasi ve toplumsal değerlere yabancılaşmasını sağlayacaktır.
***
Bu konuda, “En Etkin Demokratik Baskı Kümesi SENDİKALARDIR…
***
Meslek temsilcisi olarak sendikalar, üyelerinin çıkarlarını korumak hakkına sahip, onların, gönençlerini sağlamakla görevli “en etkin bir baskı” türüdür…
Bu nedenle, demokrasilerde sendikalar hem toplumda hem de siyasal yaşamın vazgeçilmez parçası durumuna girmişler,
Üçüncü sınıf ülkeler, hem sendikalara, hem de “baskı kümesi” niteliğindeki kurum ve kuruluşlara siyaset yasakları getirilmiş; birçok hakları ellerinden alınan sendikalara tek etkinlik olarak üyelerinin çıkarlarına ilişkin “dar kalıplara” sokulmuşlardır…
***
Kısacası, demokrasilerde en az partiler kadar önemli olan, “toplumsal örgüt ve baskı kümeleri” siyaset yapma yasağına alınmışlar… böylece de, siyaset yapmak, sadece “siyasal partilerin tekeline” bırakılmıştır.
Ne ki, demokrasi, çok duyarlı bir çiçek gibidir. O yüzden, sık sık solma, kuruma tehlikesi atlatan demokrasilerin gelişip kökleşmemesi, insanının, mutsuz, tüm umutlarını yitirmiş bir “sürü” durumuna düşmesi kaçınılmazdır.
***
Bu aralar konuşmak kadar konuşulanları da dinliyorum… İşte aklımda kalan bazı cümleler.
· “Hükümetlerin en kötüsü suçsuzu korkutandır…”
· “Öyle büyük boş laflar vardır ki, içinde, tüm bir halk esir edilebilir…
· “Yurttaş ne kadar küçükse, imparatorluk o kadar büyüktür…”
· “İnsan yaşamı ve onurunun ölçüt olmaktan çıktığı yerde, artık hiçbir şeyin ölçütü yoktur…”
· Bir ülkede, ne kadar çok yasak varsa, o kadar özgürlük yoktur…
***
· Acıyı, özlemi, haykırışı, baskıyı, zulmü, işkenceyi, aşağılanmayı yaşayan bir toplum olduk giderek.
Güzel şeyleri, insanca yaşamayı yavaş yavaş alıyorlar elimizden…
***
Benim bunlara ekleyeceğim:
“Yeniden birbirimizi sevmeyi, paylaşmayı, dayanışmayı, üretmeyi ve direnmeyi öğrenip paylaşmalıyız…
Umut’u yeniden yaratarak…
KÜÇÜĞÜ BÜYÜĞÜ OLMUYOR ACININ…
Bugün, elli yaş üzeri olanların, gece geç vakitlere kadar, mahalle aralarında saklambaç oynadığı yıllardı… Pek çok şey yerli yerinde değilse bile, Kıbrıs insanının o derin tevekkülü içinde huzurlu bir yaşamdı paylaşılan. Gece yarılarına kadar – köy olsun kasaba olsun - oyun oynamamıza kimse karışmazdı…
Sonra, arsızın bir gün her şeyle birlikte oyunlarımız da bozuldu. Güney olsun Kuzey olsun – oralardaki azınlıklara “defolun, gidin” dendi. Kaçan kaçabildi, kaçamayanın ya ölüsü ya da yaralısı terk etti doğup büyüdüğü sevdiği evini köyünü… kimisi, bunu da başaramadı… Bir mezara bile sahip olamadan göçüp gitti…
Hep acıyla hatırlarım, olaylar başladığının ertesi yılı + Ondan sonraki yıllar, tanığı olduklarım, öğrencilerimin, ailelerin
ve öğretmen olarak, oradan oraya savrulurken yaşadıklarımız ve tanıklıklarımız hiç silinip gitmedi belleğimden…
Kendi yitirdiğimiz maddi şeyler umurumda bile değildi ama şahit olduklarım, zalimce, işkence içinde öldürülenler ve her iki taraf da, “düşman malıdır” diye tecavüz ettikleri “Kadınlar ve Kızların” acıları – utançları hiç çıkmadı belleğimden.
KÜÇÜĞÜ BÜYÜĞÜ OLMUYOR ACININ…
Dediğim gibi öylesine acılar ki bunlar… Birçok insan gibi ruhuma kazınmış… Okul açıldığında aradığım eski sınıf arkadaşını “Acaba o şimdi hangi okula gidiyor?” diye ağlayan çocuk… “Artık onların evinde ışık yanmıyor” diye içini çeken çocuklar. Ve, öylesine ağır anılar içinde hayatı kaymış onca insan…
Artık, ne sokaklarda saklambaç oynamanın ne yaz gecelerinde damda yatmanın, ne de – yollar açıldıktan sonra, yarı yıkık evlerde sürünen hatıraların izi kalmıştı… Kalanlarda da ne ‘keyif’ ne de ‘dostluğun adı’ vardı…
Sanki gidilen / yerleşilen yerlerde de bir boyutsuzluk vardı… Bir türlü anı’ya dönüşemeyen…
***
Önce, derin bir acı ve suskunluk oluşmuştu… Sonra, yavaş yavaş anılar – gerçekler”le ilgili kitaplar çıkmaya başladı… Askeri olgular, itiraflar yanında…
“Yüreklerini gittikleri yere götüremeyenlerin öyküleriydi bunlar… Ve, yüreklerimizi öylesine sızlatıyorlardı ki!...”
KIBRISLI BİR KADININ GÖÇMEN YÜREĞİNDEN
Nicedir ikiye bölünmüş bu küçümen adada
Çoktan yitirilmiş birer kimlik gibi suskunuz
Bir fısıltı gibi sızıyor kin ve öfke toprağımıza
Her gün biraz daha açılıyor aramız
Her gün biraz daha…
Zaman silip gidiyor her şeyi
Sadece hayat izlerimizi değil
Dostlukları ve hatıraları da
Şimdi sıra çocuklarımızda…
Ama hala bıraktığımız yerde
duruyor hatıralar…
Kaçanların geride bıraktığı
Yeni gelenlerin oynayamadığı
Kırık birer oyuncak gibi…
Bir gün evlerimize geri döneceğiz diye
Hep bekledik…
Yıllar sonra misafir gibi döndük
Beyaz saçlı çocuklar olarak…
Ama, ne eski dostlar karşılayabildi bizi
Ne de tütsü yakacak birileri…
Yaralı birer çığlık gibi ıslak anılar
Üşüttü bizi…
II.
İki eski komşu, iki yaşlı ana
Biri Beşparmaklara döndü yüzünü
B0iri Troodos’a… Ve söylediler en acı
hasret türkülerini dağlarla birlikte…
Çünkü, hatırlar dağlar türkülerin en güzellerini
bir de kadınlar…
Ama, çok çaresiz ve yorgundular
Doğuramadılar kendilerini
ve eski komşuluklarını bir daha…
Onlar için zaman durmuştu çoktan…
Bir ses duydular ansızın
Dağların çok derinlerinden:
“Biz ölenler ve öldürülenler deriz ki
Yıllardır, kine ve ölüme götürdü
tuttuğunuz yol sizi…
Barış denen o kuşu katlettiniz
Umudu soldurdunuz, birbirinize
yaşattığınız acılarla…
Öğrenin artık, bir çıkmaz sokaktır
tuttuğunuz yol…
Açın… Açın yüreklerinizi barışa
sevmeye ve bağışlamaya…
III.
Haydi analar
Siz başlayın işe
Yepyeni ve barışçıl bir geleceğin
gergefini yüreklere işlemeye…
Eliniz yatkındır nasıl olsa
Yırtık ve sökükleri dikmeye
Haydi analar…
Neriman CAHİT



























