
Münevver Özgür Özersay: Aidiyet, Bağlılık ve Omerta-Sessizlik Yeminleri
Sadece büyüklerimizin adeta bir mülkü ya da bir uzantısı olmayı kabul ettiğimiz sürece masada bir sandalyemiz vardı. Sesimiz yoktu.
Münevver Özgür Özersay
[email protected]
Aidiyetin Mimarlığı Üzerine Denemeler 2:
Aidiyet, Bağlılık ve Omerta-Sessizlik Yeminleri
Bir Sözcük, Bir Kapı
Geçen yıl Evrim Kuran’dan aldığım kapsayıcılık eğitiminde dikkatimi en çok çeken sözcüklerden biri “omerta” olmuştu. Bir şekilde bana Kıbrıs'ta yaşadığımız kolektif hayatı, aile bağlarımızı, iş yerlerindeki ilişkilerimizi ve babamın da bir zamanlar mensubu olduğu politik partilerdeki “neredeyse tarikat gibi” ilişki biçimini işaret ediyordu.
Omerta İtalyanca bir kelime. Kökeni Güney İtalya'ya, Sicilya'nın halk ağzına dayanıyor. Zamanla “onurunu korumak, ilişkileri zedelememek için sessiz kalmak” anlamını kazanmış. Mafya kültüründe de temel bir ilkeyi anlatıyor: Omertaya uymayan biri ihanet etmiş sayılır, ağır bir bedel öder. Kısacası omerta, ortam güvenli olmadığı halde ilişkilerin o kadar kıymetli görülmesi yüzünden kimsenin sesini çıkaramadığı bir hâli anlatıyor. Paradoks da tam burada: ilişkiler ne kadar iyiyse, omerta etkisi de o kadar çok devreye giriyor. Sonuç olarak omerta bize, gerçek bir diyalog için hem ortamın güvenli hem de ilişkilerin iyi olması gerektiğini anlatan ve hatırlatan bir sözcük. Şimdilik burada dursun.
Mensubiyet, Bağlılık, Aidiyet
Geçen yazımda aidiyet, mensubiyet ve mülkiyet üzerine düşünmüştüm. Şimdi bu üçlüye bir dördüncüyü eklemek istiyorum: bağlılık. Bu sözcüğü tam olarak nereye koyacağımı düşünürken, bir zaman önce YouTube’da dinlemiş olduğum “Kitabın Ortası” sohbetlerinden birini hatırladım. (1) Konu çalışan bağlılığıydı ve orada geçen bir cümle beni durdurmuştu: bağlılık ya da sadakat “Platonik bir aşk değil, transaksiyonel bir durum."
İlk duyduğumda biraz burkuldum, çünkü ben bağlılık sözcüğünü hep sıcak, duygusal bir yere koymuştum. Ama düşündükçe, kendi hikâyeme baktıkça, bu tanımın ne kadar açıklayıcı olduğunu gördüm. Bağlılık her zaman sevgiden doğmuyor; bazen bir alışverişten, bazen ödenen bir bedelden de doğabiliyor. Belki de tam bu yüzden aidiyetle aynı şey değil.
Kendi hayatıma dönüp bir bakınca bu sözcükleri en net gördüğüm yer siyasi bir yapıydı: Cumhuriyetçi Türk Partisi — yani hepimizin dilindeki şekliyle “CTP”. Gençlik yıllarıma damgasını vuran, sonrasında da benim için en değerli düşünce mekânlarından biri olmayı sürdüren bir yapı. Babamın içinde yaşadığı, benimse hep eşiğinde durduğum ev.
Babam 1970'li yıllarda CTP’ nin yeni bir mensubuydu — zamanla yürekten bağlı üyesi, yirmi yıllık lideri, son aşamada ise ihraç edilen itaatsiz bir mensubu oldu. Babamla CTP arasındaki ilişkide üç kavramdan da söz edebiliriz: mensubiyet, bağlılık, aidiyet. Bu ilişkide hepsi vardı.
Ama hepsi bir arada olsa bile bu, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmiyordu. Babamın bünyesi, o yılların parti kültürünün ayrılmaz parçası olan içki sofralarını kaldırmıyordu. Her Parti Meclisi toplantısından sonra eve gelir, saatlerce kusar, ardından hastalanırdı. Buna rağmen toplantı sonrasında düzenlenen, neredeyse korsan sayılabilecek artçı buluşmaların hiçbirini kaçırmazdı. Niye? Dışlanmamak için. Mensubiyetini sürdürebilmek, bağlılığını bir kez daha kanıtlayabilmek için. Partinin lideriydi — ama kendini kapsanmış hissedebileceği bir masada belki de hiç olmadı.
Babamın ailesiyle kurduğu ilişkiye bakınca tablo değişiyordu. Kardeşlerim ve ben, daha çocukluğumuzun ilk yıllarında babamızı CTP’ ye verdiğimizi kabullenerek büyüdük. Bir başka deyişle “babamızdan CTP uğruna vazgeçtik”. Bu bizden yazılı ya da sözlü olarak istenen bir şey değildi. Ailemizde sessiz, görünmez bir kural olarak vardı ve biz de bunu çok erken yaşta anlamıştık. Babamız ailesine değil, toplumuna ve toplumsal değerler uğruna mücadele veren CTP’ ye aitti. Bizler de kendimize ya da topluma ait bireyler değildik. Ailenin mensupları olarak büyüklerimize bağlı ve ait olmamız bekleniyordu — ama gerçekte hissettiğimiz böyle bir aidiyet yoktu.
Kardeşlerim adına konuşamam, ama ben kendimi aileme ve babama ait hissetmiyordum. Çünkü aidiyet geliştirebileceğimiz türde bir ilişkimiz yoktu zaten. Aileme çok bağlıydım, onları çok seviyordum; bu ilişki güçlüydü. Ama bu güçlü bağlılık psikolojik güvenlik üretmiyordu. Hatta bağlarımız ne kadar güçlüyse, güvensizlik de o kadar derinleşebiliyordu. Aramızda bir bağ vardı, ama bu “asimetrik” bir bağdı. Ailenin en gençleriydik, çocuklarıydık; oradaydık, sayılıyorduk. Ama sadece büyüklerimizin adeta bir mülkü ya da bir uzantısı olmayı kabul ettiğimiz sürece masada bir sandalyemiz vardı. Sesimiz yoktu.
Kızıldan Yeşile
CTP, sol hareketin söylemlerine bağlı bir parti olarak kendini önceleri, doğal olarak, solu benimsemiş kişilerin mensubiyeti üzerinden tanımlıyordu — en azından 1970’lerde böyleydi. Glasnost, Demir Perde’nin düşüşü ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle beraber sol ve sosyalizm, hatta komünizm, çok tartışılır oldu. CTP de bu tartışmalardan nasibini aldı ve gerekli bulduğum bir dönüşüme imza attı. 1998'de “Birleşik Güçler” ismiyle kapılarını (sözüm ona) “tam solcu, tam kırmızı” olmayan kişilere de açtı. Parti daha çeşitliliğe açık, daha kapsayıcı bir söylemle genişledi, büyüdü.
Ama rengi kızıldan yeşile (2) kayınca, içeride başka bir ataerkil sinizm, bıyık altı gülmeler, bir hor görme kendini gösterdi. Açık bir ihraç ya da linç kültürü olmasa da bazı mensuplar “liberal” olmakla suçlanmaya, etiketlenmeye başladı.
Omerta paradoksundan yeniden işte burada söz edebiliriz — hem CTP örneğinde hem de o zamanki Çekoslovakya'da, bugünkü Çekya’da, eğitim gördüğüm yıllarda gözlemlediğim kadarıyla, sosyalist rejimleri içten içe yiyen bir şeydi bu paradoks. Kaçış yoktu. Niyet edilen bir devrim veya değişim uğruna herkes birbirinin “yoldaş”ı ve sırdaşıydı. Bu yoldaşlar politik idealler uğruna kenetlenmiş iyi veya sıkı ilişkiler içindeydi. Ama bu bağlılık, psikolojik güvenliğin olmadığı bir ortamda kurulduğu için samimiyetten ve kırılganlıktan yoksundu.
İmar edilen alan aidiyet üretmiyordu.
Sol kendi içinde bu aidiyeti oluşturamamış olmanın yanında, mikro ve makro ölçeklerde kopuşlar yaşadı. “İçimizde yaşanan sorunlar içimizde kalır” yaklaşımı etkisini yitirmeye başladı.
Meyhane Masalarında Verilen Sessizlik Yeminleri
Politik partiler veya dernekler bizim gönüllü olarak katıldığımız alanlar. Ancak bu kültür yalnızca politikada değil, ekmek kavgası yüzünden bulunmak zorunda olduğumuz iş yaşamında da karşımıza çıkıyor. İş hayatımda benim gözlemlediğim şuydu: “Başarı” — ki başarının tanımı da çok tartışılabilir —çoğu zaman erkekler arasında kurulan yakın ilişkiler üzerinden ilerliyordu, iş anlaşmalarının son hâli meyhane sofralarında dönen sohbetlerde belirleniyordu. Toplantı masasında konuşulamayan birçok şey orada konuşuluyordu.
Çocukluğumdan beri kafama takılan bir şey vardı: Çekler kadeh kaldırırken “na zdravi” der, yani sağlığa. İngilizler “cheers” der. Bizde ise “şerefe”. Neden bizim kadehimiz sağlığa değil de şerefe kalkıyordu? Bu şeref neden bu kadar önemliydi?
Yıllar sonra “şerefe” sözcüğüyle ilgili bir anlatıya rastladığımda çok şaşırmış ve aydınlanmıştım — bu deyiş “şerefim üzerine yemin ederim ki bu masada konuşulanlar bu masada kalacak” yemininin bir kısaltmasıymış. Kadeh tokuştururken meğer bir omerta yemini ediyormuşuz!
Bu tür omerta paradoksu etrafında gelişen ilişkiler bizi nereye götürür? Bilmiyorum. Şimdiye kadar iyi yerlere getirmediği kesin. Şimdilik sadece şunu söyleyebilirim: bağlılık çoğu kez aidiyetle karıştırılıyor. Oysa bir omerta yeminine hapsolmuş bağlılık, aidiyetin olsa olsa ön koşuludur. Tek başına ne dönüştürebilir ne de geliştirebilir.
En Büyük Kanıt, En Büyük Engel
Yazıma son vermeden bağlılık (ve aidiyet) meselesini Kıbrıs'ın bölünmüşlüğü ile ilişkilendirerek de birkaç şey söylemek isterim. Babamla en çok çeliştiğim konulardan birisi onun Kıbrıs sorunu ile ilgili bir çözüm üretmeden başka hiçbir değişimin mümkün olamayacağına yönelik inancıydı. Ben ailelerde ve farklı gruplarda kız çocuklarının ve kadınların ne kadar yalnızlaştırıldıklarını ve emeklerinin görünmez ama elzem bir kategoride var olduğunu gözlemleyen birisi olarak hep ona karşı çıkardım.
Bugün CTP' nin başında bir kadın liderin olması benim için çok olumlu bir gelişme ve durumdur. Çünkü ta çocukluğumda bu meseleler bana sol-sağ değil, erkek-kadın meseleleri gibi görünürdü. Erkekler özgürdü, istediklerini yapabilirdi; kadınlar ise arka toplar, sessiz kalırdı. Kadınları bir “kadın kolları/örgütü” çatısı altında toplayıp bağlılıklarını orada tutmak, onların parti içinde daha etkin rol almalarının ve alternatif çoklu aidiyetler geliştirebilme ihtimallerinin önüne geçiyordu, diye düşünüyorum. Örneğin seçim meydanlarında erkek parti mensupları naralar atarken, kadınlar kermesler düzenliyor, seçim zamanları sandık görevlilerine sandviç yapıyorlardı.
Yine Evrim Kuran’ı anmadan edemeyeceğim — neredeyse her derste — kültürün ne kadar önemli olduğunu ve ne olduğunu vurgulamak için ‘bir şeyi nasıl yaptığınız her şeyi nasıl yaptığınızı gösterir’ derdi. Diyeceğim şu, evinde toplumsal cinsiyet ayrımcılığı yapan eşler, babalar, kardeşler; toplumsal ölçekte sınıfsal ve etnik ayrımcılığa nasıl bir çözüm üretecekler? Bu soruyu sorarken kendimi dışarıda tutamam. Ben de kendi kızıma, “o güçlüdür" diyerek, annemden devraldığım bir refleksle aynı ayrımcılığı yaptım. Onu güçlü saydığım için yalnız bıraktım. Ona güvenli bir alan kuramadım.
Bu adada bütünleşik bir yaşamın, çeşitliliğin gerçek bir kapsayıcılık ve hakkaniyet içinde gerçekleşebilmesi için müşterekleştirme pratiklerine ve bir tür çoklu aidiyet mimarlığına ihtiyacımız var. Bu ihtiyacın kendisi, karşılanmasının önündeki en büyük engel de oluyor — çünkü kültürümüz sürekli bir omerta, ötekileştirme, sınır koyma veya aşma etrafında şekilleniyor. Örneğin Güney’de hala Kuzey’e hiç geçmemiş, bu tarafta sıradan insanların yaşadığından — hatta coca-cola satıldığından — habersiz o kadar çok çocuk ve genç var ki. Bir üniversite araştırması kapsamında bile çocuğunun bu tarafa geçmesine izin vermeyen ebeveynler var. Tabii bu tarafta da Güney’e hiç geçmemiş/geçememiş, oradaki hayattan bir o kadar habersiz insan var.
Eskiden yalnızca Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türkler, Maronitler, Ermeniler üzerinden giden etnik söylemler sınıfsal ayrımcılıkla karışırdı. Şimdi buna aramızda yaşayan, bize hizmet eden Bangladeşliler, Pakistanlılar, Afrikalılar da eklendi — KKTC tarafında elli bin kişiden söz ediliyor — ve biz halen 50 yıl önceki aynı hikâyeleri kendimize ve birbirimize anlatmaya devam ediyoruz. Artık yeni şeyler düşünme ve söyleme zamanı. Bunu, güç ve imtiyaz dengesizliklerini de samimi bir kırılganlıkla, cesaretle ve olgunlukla önümüze alarak, ciddiyetle konuşmamız gerekiyor.
Ekranlarda Beraber, Hayatta Kopuk
“Değişimi herkes istiyor ama kimse bunun için bir şey yapmak istemiyor” deniyor. Bana kalırsa bu da çok çelişkili bir varsayım. Genellemek her ne kadar mümkün değilse bile, bence bazılarımız nereden başlayacağımızı bilmiyoruz veya bu yeni şeyleri söylemek için yeni bir dilden yoksunuz. Sosyal medyanın da artan olumsuz etkisiyle gerçek bir diyalog içinde olmak hepimiz için her geçen gün zorlaşıyor. Ekranlar aracılığıyla “bağlıymış gibi” görünüyoruz, ama hayatımızda hiç bu kadar kopuk olmamıştık. Bu da yeni bir aidiyeti tasarlamayı ve imar etmeyi eskiye göre çok daha zor kılıyor.
Ben şahsen, kimsenin bağlılık ya da ilişkiler uğruna kendinden vazgeçmek zorunda kalmadığı müşterek bir varoluş halinin veya mücadelenin, hareketin mümkün olduğuna inanıyorum. Bu inancım için kanıt sorarsanız, bunu çok kez hayatı insan merkezli görmeyen, doğaya ve diğer canlılara değer veren, bitkiyle, sanatla, müzikle temas hâlinde olan insanların yanında deneyimledim ve hissettim diyebilirim. Güç sahibi olarak hükmetmeyi arzulayanların yanında değil.
Değişime inananlardan, birçok şeyin daha farklı olabileceğine inananlardansanız, siz de o hem lanetli hem sihirli azınlıktansınız. Birbirimizden öğrenerek ve güç alarak önümüzdeki dere tepe ilerlemeye devam edeceğiz. Bir zamanlar, Macar asıllı İngiliz gazeteci, yazar ve mizahçı George Mikes, Kıbrıs ile ilgili ‘Kıbrıs dünyanın ana sorunu olmayı başaramadı ama yürürken dünyanın ayakkabısındaki taş olmayı başardı’ gibi bir cümle söylemişti. Artık ne Kıbrıs eski Kıbrıs ne de dünya eski dünya. Bu farkı fark etmek ve buradan başlayarak, şimdiye kadar sessiz kalmayı tercih ettiğimiz birçok rahatsız edici konuyu konuşmaya başlamak için artık vakit geldi sanki. (3)
Veda ederken, bu yazıyı, ilk denememe kalpten geri bildirim veren Burak Erkut'a ve yazımı her zamanki içtenliği ve dürüstlüğüyle okuyup “dağınık” diyebilen mimar meslektaşıma armağan ediyorum. İkisi de farkında olmadan, bu ikinci denemenin hem ilhamı hem nedeni oldu.
Bir sonraki yazıda yeniden görüşmek üzere.
Sevgilerimle,
m
Notlar:
1. Evrim Kuran ve Murat Yeşildere, “Çalışan Bağlılığı Fantazisi: Yeni Dünyada Bağlılık Yanılsaması”, Kitabın Ortası, 3. Bölüm, 5 Mayıs 2024. https://youtu.be/i8HycWigC10
2. ‘Yeşil’ benim metaforum değil: 1998’de partinin logosu ve tanıtım görselleri belirgin biçimde yeşil renk etrafında tasarlanmıştı. Bugün, 6 Aralık seçimleri öncesinde bakıyorum – logoda da, sosyal medyada da, web sitesinde de kırmızı geri gelmiş: yeşil neredeyse hiç kalmamış.
3. Bu zor görevi yerine getirebilmek için ben şahsen güvendiğim kişilerin yazdığı kitaplardan ilham ve güç alıyorum. Bu ay yeni satın aldığım bazı kitaplar için heyecanlıyım. İşte bazıları: Henri Lefebvre – The Production of Space; Daron Acemoğlu — Hangi Liberal Demokrasi; Naomi Klein — Doppelganger; Yanis Varoufakis – Technofeudalism: What Killed Capitalism. Sizce hangisinden başlamalıyım? Peki bir sonraki yazıda ne yazmamı, aidiyetin mimarlığı ile ilişkili olabilecek hangi kavram(lar)a değinmemi isterdiniz?
Görsel: Yazarın yönlendirmeleriyle ChatGPT ve Gemini AI kullanılarak oluşturulmuştur.


























