
‘Ortadoğu Cehennemi’ Yaşanırken Şiir Yaz(ma)mak!
Dil içinde/dışında bir başka dil olarak hükmünü icra eden şiir şimdi buradadır; ‘cehennem ateşi’nin yandığı, küçücük çocuklara varana kadar insanların katledildiği, sözün ve umudun tükendiği yerdedir.
Hakkı Yücel
[email protected]
1.
20.yüzyılda ekonomik/stratejik bütün ülkeler için vazgeçilmez önem arz eden enerji kaynakları, savaşların/çatışmaların da en temel gerekçesi oldu. Bu kaynaklar bakımından zengin bir coğrafya olan Ortadoğu işte tam da bu nedenle büyük güçlerin iştahlarını kabarttı, onların doğrudan ya da dolaylı sürekli hedefi haline geldi. Bir başka ifadeyle Ortadoğu küresel düzenin (dünyanın) hem siyasi merkezi ve hem de siyasi sorunların merkezi oldu. Aynı coğrafyanın üç semavi dinin (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet) doğum yeri olması, din-mezhep ilişkilerinin/çatışmalarının mazisi göz önüne alındığında, bölgeyi bir bakıma tarihin de merkezi haline getirdi. Ekonomik/stratejik (jeopolitik) gerekçelere tarihsel teolojik gerekçeler de (jeokültür) eklenince Ortadoğu’da yıkım ve ölüm saçan ‘cehennem ateşi’ neredeyse hiç sönmedi, soykırım seviyesinde katliamlar yaşandı. Bu hassas bölge şimdilerde yine alev alev. Ekim 2023’te, ABD destekli İsrail’in Gazze’ye yönelik olarak başlattığı, yeni bir soykırıma dönüşen (14000’i çocuk 74000’e varan ölü) ve bölgeyi enkaz yığını haline getiren saldırıları, aynı mahfillerin pervasız iş birliğiyle şu anda -en azından bu yazının yazıldığı an itibarıyla- İran’da devam ediyor. İran’ın, tahminlerden/hesaplamalardan öte bir güçle karşılık vermesiyle bölge ülkelerine de bir biçimde sirayet eden ve kaçınılmaz olarak bütün dünyayı da olumsuz etkileyen savaşın nasıl sonuçlanacağı, uzmanlar-analistler-yorumcular konuşa/yaza dursun, henüz belli değil. Ancak daha geniş ölçekte hanidir dillendirilen ve şimdi bir kez daha apaçık belli olan, müsebbibi ayan beyan ortada bu dehşet/vahşet tablosu karşısında alınan/alınmayan tavırlarıyla, cari ‘dünya/uluslararası düzen’in (kurum ve kurallarıyla) işlevini ve hükmünü yitirdiği. Aynı zamanda açığa çıkan bir başka gerçeklik ise, insanlığın tarihsel gelişiminde bir üst aşama olarak kabul edilen bugünün ‘tekno-medeniyet’in (son zirvesi ‘Yapay Zekâ’ olan tekno-medeniyetin) hem yakın geçmişte hem de şimdi yaşanan bu dehşetin/vahşetin uygulanmasında kolaylaştırıcı ve de yol gösterici unsur olmasıyla, çok daha sorgulanır hale geldiği. Bu konuda son somut örnek: Saldırının ilk günlerinde YZ yardımıyla İran’da 1000 hedefin, tam isabet, başarıyla vurulduğunun Pentagon tarafından açıklanması. Bu hedefler arasında bir ilkokulun olduğu ve burada 175 kız çocuğunun öldürüldüğü gerçeği ise -bu arada her derde deva bu mucizevi aygıtın yanlış hesaplama(!) yaptığı ve 175 yavrunun yanlışlıkla sebebi olduğuna dair yapılan açıklamaların, bir utancın ifadesi mi, yoksa bir dahaki sefere nelere dikkat edilmesi konusunda bir uyarı mı olduğu meçhul- yüksek teknolojiyle elde edilen ‘kusursuz başarı’nın aynı zamanda ‘kusursuz cinayet’ olduğunu apaçık gösteriyor. Bu arada haklarını yemeyelim, küresel düzenin saygın örgütleri(!) Unesco ve Unicef, 175 çocuğun ölümüyle sonuçlanan saldırıyı, yaşam haklarına yönelik bir saldırı olarak nitelendirdi, bunun suç olduğunu açıkladı ve olayı kınadı. (Yeridir: Büyük tarihçi Hobsbawn’ın ‘Aşırılıklar Çağı’ olarak nitelendirdiği 20.yüzyılda, Birinci Dünya Savaşı’ndan 1980’lerin sonuna kadar geçen dönem için verdiği istatistiki bilgi, bu ‘aşırılıklar’ çağının, kendisinin de kabul edeceği üzere, maliyeti dünden bugüne artarak devam edegelen, ‘barbarlık’ çağı olarak da tescilidir: 187 milyon ölü.)
Evet, sır değil, artık bir dönemin/çağın sonuna gelindiği hemen herkesin kabulü. Nitekim bağımsız entelektüel/akademik akıldan; sağından-solundan-ortasından siyasal/ideolojik vb. akıllara kadar, bir geçiş dönemi olarak nitelendirilen mevcut kaotik ortamın nasıl aşılacağına ve nasıl bir gelecek inşa edileceğine/edilmesi gerektiğine dair meşrebine göre çözümlemeler, önermeler gündemin, daha da devam edeceği belli olan, vazgeçilmez konuları. Ancak bütün bunların derde deva olmadığı da ortada, aklın bu türlerinin hâlâ hükmedemediği yerler var ki savaşlar/yıkımlar devam ediyor ve en vahimi çoluk çocuk demeden insanlar ölüyor. Bu yazı doğrudan bir siyasi analiz yazısı değil, asıl işaret etmek istediği, meselenin çok daha fazla önemsenmesi gereken insani boyutu.
Buradan bakınca açığa çıkan, sabah akşam tanığı olduğumuz ve bir o kadar da ürkütücü olan tablo, bugünün gelişmiş(!) ‘tekno-medeniyet’inin yaşanan vahşeti, ‘’insanları ve kötülüğü seyirlik nesneler’’ haline dönüştürerek, bir an için görünüp kaybolan ve yenileriyle ikame edilen görüntüler çokluğu (hem de her türlü manipülasyona açık) halinde sunmakta olduğu. Görüntülerin hızlı akışının, olayları duygu ve anlamdan yoksun kıldığı, tam da bu nedenle sıradanlaştırdığı/kanıksanır hale getirdiği; mağdurlarını yaşayan, hikâyeleri olan varlıklar değil, adeta cansız nesneler konumuna indirgediği. Böyle olduğu içindir ki olaylar da mağdurlar da hafızalarda yer etmiyor; ömürleri görüntülerin görünme süreleriyle (anlık) sınırlı kalırken, bu dehşete tanık olanların verdikleri insani(!) tepkiler de çoğunlukla bir an için parlayıp sönen kıvılcım kadar oluyor. Sonra yaşananlar unutuluyor ve derken bir felaketi bir başka felaket, vizyona giren ve değişen filmler misali, ardı sıra izliyor. İzlenen film boyunca birkaç damla gözyaşı, biraz iç çekiş, biraz yazıklanma… derken film bitiyor, perde iniyor, ışıklar yanıyor, salon boşalıyor ve izleyiciler dışarıya çıkarak normal(!) hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyor. Büyük fotoğrafın sadece bir bölümünü oluşturan Ortadoğu’da yaşanan felaketin bir başka ürpertici yanı ise, bu dehşet tablosunun iki failinden biri olan İsrail’in, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman faşizminin soykırımına uğrayan halkın (Yahudilerin) devleti olması ve dahası bu devletin/dinin mensupları olarak şimdi artık onların çocuklarının, torunlarının, bizatihi soykırım suçlusu, ölüm çığlıkları atan iktidara/anlayışa büyük oranda destek olmaları (Bu katil ruhlu güruh içinde hele biri var ki, üstelik akademisyen ve kadın, İran’a yönelik saldırılarda altyapı yerine çocukların hedef alınması gerektiğini önerecek kadar kendinden geçiyor). Büyük bir felaket olarak Yahudi soykırımının (6 milyon ölü) , bir daha böylesi trajedilerin yaşanmaması adına çok boyutlu/paradigmatik eleştirel bir hesaplaşmayı/sorgulamayı teşvik ettiği ve bu yönde kurumsal/kuramsal adımların atılmasına vesile olduğu bir dönemden; o mazlumların torunlarının bugünün zalimleri haline dönüştükleri ve benzer felaketlerin (soykırımların) yeniden yaşanmasına vesile oldukları bir zamana gelinmesi, gelecek adına, ‘nereden nereye, neden, nasıl’ sorularıyla yüklü bir hafıza yolculuğunu da dayatıyor. Tam da burada o felaketten yola çıkarak gündeme gelen, -dillere pelesenk olacak veciz cümlesi ileride yaşanacak benzer olaylarda analoji kurmak adına sıklıkla baş vurulacak olan-, mahiyeti farklı (söz, dil, şiir, sanat, estetik…giderek ahlâk, vicdan…Yoksa ‘aklın(türlerinin)’ hükmedemediği yerler mi!?) bir tartışmaya ait fragmanlar o hafızadan dışarıya sızıyor.
2.
Düşünce/kültür insanı Adorno’nun 1949 tarihli ‘’Kültür Eleştirisi ve Toplum’’ adlı denemesinde, İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan Yahudi soykırımına ve o soykırımın en dehşetengiz sahnelerinin yer aldığı Auschwitz kampına dikkat çekmek adına, sonradan çok tartışılacak, farklı biçimlerde yorumlanacak veciz bir cümlesi yer alır: ‘’Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır.’’ (Gerçek adı Theodor Ludwig Wiesengrund olan -‘Frankfurt Okulu/eleştirel teori’ mensuplarından-, ünlü düşünce/eleştirmen/kültür insanın, mutat olduğu üzere, Yahudi babasının değil Katolik annesinin kızlık soyadı Adorno’yu kullanması, Nazizm rüzgârının kasırga halinde estiği dönem Almanya’sında yaşamanın ‘dayanılmaz ağırlığını’ ifade ediyor olsa gerek). Bu arada hatırlatmak gerekir, daha çok bu cümlesi ve de münhasıran şiir öne çıkıyor olsa da Adorno pergelin ayağını felsefeye/düşünceye kadar genişletmiş, yaşanan vahşet karşısında felsefenin/düşüncenin de yetersiz kaldığını ifade etmiştir. Sonraları yine Adorno’nun kendisi, onaylayanlar ve karşı çıkanlar olarak saflaşma yaratacak, kendince de maksadını aştığını düşündüğü veciz cümlesini, farklı tarihlerde iki kez, ‘’Acının da dile gelme hakkı vardır’’ ve ‘’Uzun süreli ıstırabın kendini ifade etme hakkı vardır; bu nedenle Auschwitz’den sonra artık şiir yazılamayacağını söylemek yanlış olabilir’’ diyerek revizyona tabi tutmuştur. (Bu arada, aynı Adorno’nun Yahudi soykırımına gösterdiği ilgiyi, Cezayir’in bağımsızlık mücadelesinde Müslümanların yoğun şekilde katledilmeleri karşısında göstermediği suçlamalarına maruz kaldığını da not edelim). Şiirin dili olan ‘imgelerin/imgelemin’ yaşanan gerçekliği anlatmakta yetersiz kalacağı/aksine tam da şimdi o dile ihtiyaç duyulduğu ve de yaşananları bihakkın ifade edebilecek olanın da şiirin/şiirin dilinin olması gerektiği tespitleri etrafında oluşan ayrışma ve bu hat üzerinden ilerleyen tartışma, son kertede söz konusu felaketin büyüklüğünü ve de daha iyi daha yaşanır bir geleceğin inşasına yönelik yerine getirilmesi gereken sorumlulukları işaret ediyor olmak bakımından dikkat çekicidir. Yaşanan felaket aynı anda hem ‘sözün bittiği yer’ hem de ‘sözün yenilenerek/yeniden başlamasını gerektirecek yer’ olacak kadar dehşet vericidir. İmkânları ve sınırları çok geniş, ‘dil içinde/dışında bir başka dil’ olarak şiirin/sanatın, işte tam da burada ön alması gerekmektedir. ‘Anlam’ olarak gösterenin gösterilenle sınırlı kalmadığı (bu, dilin ötekini/farklı olanı da kuşatan ‘anlama’ serüvenidir); ‘duygu’ olarak duyumsanın taşıdığı duyguyu çok daha yoğunlaştırdığı, (bu da dilin ahlâki ve vicdani boyutu ve de empatik gücüdür) tam da bu nedenle aklın eksik kaldığı yerde, ona eklemlenerek, işlevsel olabilecek olan bu dil, şiirde zirvesine ulaşıyorsa da, genel anlamda sanatın özgün dilidir. Şüphesiz bu dil (şiir/sanat) dünyayı tek başına değiştirmeyecektir ama imkân ve ihtimal çokluğu içeren zenginliğinin, o değişimin gerçekleşmesinde, etkileme gücünün olacağı/olduğu da aşikârdır.
3.
İran’a yönelik saldırılarla Ortadoğu’da, ne zaman, nasıl söneceği, sonuçlarının ne olacağı belli olmayan ‘cehennem ateşi’, bir kez daha ‘sözün bittiği yer’/’sözün yenilenerek yeniden başlaması gereken yer’ diyalektiğini içkin bir başka büyük felaket olarak yanmaya devam ediyor. Her zaman olduğu, olması gerektiği gibi akademik-siyasal-ideolojik-entelektüel aklın bütün türleri devrede. Dar (Ortadoğu) ve geniş (dünya) ölçekte olmakta olanlar, olması muhtemel olanlar, olması istenenler ve de büyük fotoğraf olarak mevcut küresel düzenin nasıl bir küresel düzenle ikame edileceği/edilmesi gerektiği üzerine çözümlemeler/yorumlar yapılıyor, çıkarsamalarda bulunuluyor. Bu noktada şunu söylemek gerekir: Reel politik -‘güç ve çıkar’ eksenli politika olarak etkin ve geçerli olan ne yazık ki hâlâ budur- esas olduğu sürece uluslararası ilişkiler kâr/zarar; ‘kazanan/kaybeden’ ve benzeri hesapları üzerinden yürütüleceğinden, yani güç amaç olacağından, varlık olarak insan ve hayatı bu amaç karşısında ikincil kalmaya devam edecek, yeni çatışmaların/felaketlerin yaşanması ise her zaman için mümkün olabilecektir. Yine salt reel politik sınırları içinde kaldığı sürece aklın bütün türleri de o zemin üzerinden konuşacak, burada umut olabilecek, amaç ve ilke olarak ne denli ideal olursa olsun düzeni kuşatacak kurum ve kuralların bu idealleri ne kadar yerine getirecekleri ise -şu anda o kurum ve kuralların nasıl işlediği, ne kadar işlevsiz ve çaresiz oldukları örnekleriyle göz önündeyken- hep şüphe ile karşılanacaktır.
İşte tam da burada, güç ve çıkar esaslı reel politik karşısında, genelde temenni ve niyet olarak dile getirmekle yetinilen, değerleri önceleyen, bir başka ifadeyle varlık olarak hikâyesiyle insanı ön plana çıkaran -çünkü artık burada adalet vardır, ahlâk vardır, vicdan vardır…- ‘moral politik’in de bir biçimde devreye girmesi önem arz etmektedir. Bunun olabilmesi, reel politik içine sıkışmış aklı özgürleştireceği gibi, potansiyel olarak yeni imkân ve ihtimaller çokluğunu/zenginliği içkin diliyle, o aklın eksikliğinin giderilmesi yönünde katkılar da sağlayacaktır. Dil içinde/dışında bir başka dil olarak hükmünü icra eden şiir şimdi buradadır; ‘cehennem ateşi’nin yandığı, küçücük çocuklara varana kadar insanların katledildiği, sözün ve umudun tükendiği yerdedir. Tükenen sözü yenileyerek/yeniden kurmak ve yer ile yeksan olan umudu yeniden ayağa kaldırabilmek için.




















