
Ecrin Bulut: Çeşitliliğin Sömürüsü: Etnosentrizmin Altyapısı Olan Nüfus Homojenliği
Ayçiçekleri güneşe yani kendi standartlarından başka bir şeye bakmazlar, kaçınılmaz akşam geldiğinde ve güneş battığında (kendi standartlarının yanlış olduğunun farkına vardıklarında) boyunları aşağıya bükülür.
Ecrin Bulut
[email protected]
Kıbrıs adası etnosentrizmin en büyük kurbanlarından biridir; insanlar çalkantılı tarihlerinin arkasındaki kompleks sosyolojik çalkantılardan kurtulabilmek için etnosentrizmi başka formlarda bir kaçış mekanizması olarak kullanagelmişlerdir. Etnosentrizm ise zenofobiye (yani yabancı düşmanlığına) ve zenofobik davranışlara, deyimlere ve değerlere zemin hazırlar. Etnosentrizm “onlar ve bizler” mentalitesini yaratır ardından bu farkı zenofobi artırır. (Etnosentrizm kendi kültürünü diğer kültürlerden daha üstün görmek, bir nevi kendi ırkını ve kültürünü diğerlerine karşın tanrılaştırmaktır. Etnosentrik topluluklar başka kültürlerin normlarını ve değerlerini kendi kültürlerinin alışılmış standartları altında yargılar.)
Etnosentrizm antik Yunan ve antik Mısır’dan günümüze kadar asırlardır var olmasına rağmen bu terimi ilk defa 1906’da William Graham Sumner kullanmıştır. Etnosentrizm denen bu “hastalık” asırlardır vardı, lakin globalleşme ve göç gibi sebeplerden çağımızda ondan daha çok etkilenmeye başladık.
Etnosentrik bir toplum tartışmasız şekilde bir nüfus homojenliği sağlamaya çalışır. Etnosentrizm ve homojen bir nüfus birbirleriyle dayanışma halindedir. Bir toplumdaki bireylerin etnik köken, din, dil, değerler, normlar ve yaşam tarzları gibi kriterler bakımından aynı ya da benzer oldukları zaman zenofobinin engelleneceğini düşünebiliriz, lakin bu topluluk aslında zaman geçtikçe daha da zenofobik hale gelir. Bu tür toplulukları ben aslında karınca kolonilerine çok benzetiyorum. Bir karınca vardır, kocamandır, her sözü geçer, o ne derse o olur (romantize edilmiş bir diktatör sanki). Öbür yandan, diğerleri ise hepsi birbirine benzeyen küçük mü küçük, bütün gün uyumadan çalışan ve baştaki için her şeyi yapabilecek karıncacıklardır. Beraber yaşadıkları bir yeraltı sarayları vardır ama bu sarayın tadına asla işci karıncalar bakamaz, sadece bir ve tek olan kraliçe karınca bu bolluğun rahatlığını yaşar. Karıncalar ne kadar dışarı çıkarlarsa çıksınlar her zaman o yeraltı sarayının bireyi olarak kendilerini tanımlarlar. Başka kolonilerden olan karıncalar kendi kolonisindekilere çok benzese de onlara hep düşman kesilirler. Hayatlarını kendilerini ya bir kez ya da hiç görmemiş bir kraliçenin ahlak anlayışı çerçevesi içinde yaşarlar, onlara yabancı gelenleri öldürürler, bu da yetmezse değerlerine “ihanet etmemek” için kendileri ölürler.
Peki nüfus homojenliği ve etnosentrizm nasıl birbirlerini besler? Tıpkı karıncalar gibi homojen insan topluluklarında da bireyler arasındaki farklılık az olduğu için bireyler kendi toplumlarına ait değerleri üstün görmeye veya genel geçer standartlar olarak görmeye daha eğilimlidir. Standartlar belirlendikten sonra o toplum herhangi bir devrimi veya basit bir değişikliği bile kendi kültürlerine karşı bir tehdit olarak algılar. Bu standartlar iç gruplarda halkın birbirine olan güvenini beslerken ve dış dünyaya bağımlılığı azaltırken aynı zamanda da tek tip olmayı hedef haline getirir. Her iki durumda da gene kapılar etnosentrizm ve zenofobiye açılıyor.
Hiç mi (olası) faydası yok bu nüfus homojenliğinin? Yoksa niye bu kadar süredir bunun toplumlarda işlediğini görüyoruz? Nüfus homojenliğinin bize en tanındık örneği 1923’teki Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’dir. Hedeflenen homojenlik türü burada din idi. Lozan Antlaşması’na ek olarak imzalanan bu sözleşme ile Anadolu’daki 1.2 Milyon Ortodoks (Hristiyan) Rum ile Yunanistan’daki 500 bin Müslüman (tahminen Sünni müslümanlar) zorunlu olarak ülke değiştirmek, evlerini, hayvanlarını ve topraklarını arkada sadece dinleri yüzünden bırakmak zorunda kalmışlardır. Bu mübadelenin (nüfus değiş-tokuşu) amacı her iki ülkede din temelli bir homojenlik yaratmaktı böylece günümüzde hala daha şahit olduğumuz Batı-Trakya Türkleri gibi bir azınlık kaynaklı anlaşmazlıkların ve çatışmaların yaşanma riskini azaltmaktı. Günümüzde de Batı-Trakya geçmişte olduğu kadar trajik ve hüzün dolu bir vaka olmaya devam etmektedir. Özellikle Mart ayında aşırı sağcı “Spartakos” (yunanca: Σπάρτακος) belediye listesi/siyasi oluşum (parataxi) Gümilcine’deki devlet hastanesindeki Türk hemşireler ve doktorlara başörtüsü ve Türkçe konuşma yasağı getirilmesini bir dilekçe ile birlikte talep etti. Dilekçede başörtüsünün varlığının “dini tarafsızlığa” ve “seküler değerlere” karşı geldiğini ve çalışanlarında aralarında Türkçe konuşması “iletişimsizliğe” yol açacağını belirtildi. Lakin esasında bu demokratik değerlere karşı gelmek değil midir? Bir nevi tektipleştirme çabası değil midir?
Aynı dönemlerde Kıbrıs’ta 1958’den 1960’a (Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık günü 1 Ağustos 1960) kadar olan çeşitli kampanyalar vatandaşları belirli bir dili (Türkçe veya Rumca) konuşmaya davet ediyordu. Aslında bu kampanyaların iyi yanı olsa da, kötü yanları da vardı. Örneğin; Rum köyünde büyümüş bir Türk kendini Rumca konuşarak daha iyi ifade edebilirken bu tür kampanyalardan dolayı kendini etnik kökeninden veya dininden uzak hissetmesine, kendi duygularını aktarmak ve konuşmak yerine içe kapanmayı tercih edebiliyordu. Veya bir Maronitin, Kıbrıs Maroniti veya Sanna Arapçası arasında kalıp bir kimlik krizi yaşaması beklenmedik bir durum değildi. Homojenleşme dini ve dili ile daha birçok farklı şekilde elde edilmeye çalışılabilir, lakin en önemli faktör bu homojenliğin aslında ilerdeki jenerasyonlarda zenofobi yaratacağı ve etnosentrik bir akıl yapısına sahip olacak olmalarıdır.
Etnosentrizm ve Vatanseverlik: İkisi aynı şey mi?
“Etno-merkezcilik olgusunda, vatanseverlik olgusunda olanın aksine; etnisit toplumun, milliyetçi değerlere özdeşleşmesi vatandaşlık bilinci ve toplum yararına çalışma algısı ile beraber gerçekleşmemektedir. Vatanseverliğin aksine etno-merkezcilik, vatan sevgisi ve vatana bilinçli bağlılıkla ifade edilemez. Vatanseverlik, insanların, kendi toplumlarının ekonomik, sosyal ve kültürel olarak gelişmesi için çaba harcamasıyken etno-merkezcilik; diğer halklar karşısında ben-merkezci bir anlayışı içinde olmak ve diğer etnik toplumların sosyal değerleri hakkındaki anti-rasyonalist algılara yol açan ileri bir milliyetçi duygu kanserine yakalanmaktadır.”- Kiriakos Cambazis (Kıbrıs Siyasetinde Milliyetçilik)
Cambazis’in yazdığı yukardaki paragrafı okuyana kadar vatanseverliğin yoğunluğunun veya tutkulu bir biçimde yaşanmasının, etnosentrizme yol açtığını düşünürdüm. Cambazis bize aslında vatanseverliğin ve etno-merkezciliğin arasındaki çizgiyi hayal etmemizde yardımcı oluyor. Öncelikle bize her ikisinin diğer etnik gruplara olan tutumları arasındaki farklılığı vurguluyor. Etno-merkezcilik yapısı gereği şiddet içerir, yıkıcı ve bencilcedir, lakin vatanseverlik kişinin yaşadığı ülkenin toplumunun ekonomik ve kültürel gelişmesini destekleyen yapıcı bir tutumdur. Etno-merkezcilik kendisininkini tanrılaştırır iken vatanseverlik toplumun iyileşmesini hedef alır, bu hedef farklılığı ikisinin de yabancılara ve süreçlere olan bakışlarını farklılaştırır. Vatanseverlik sağlıklı bir ekosistemdir, etno-merkezcilik ise nefretle hayatta kalan bir ayçiçeği tarlasıdır, ayçiçekleri güneşe yani kendi standartlarından başka bir şeye bakmazlar, kaçınılmaz akşam geldiğinde ve güneş battığında (kendi standartlarının yanlış olduğunun farkına vardıklarında) boyunları aşağıya bükülür, görme yetilerini kaybederler. Bir sonraki gün doğumuna kadar kendilerini kör olmaya mahkum bırakırlar. Sona geldiğini fark ettiğinde (fikirleri çürüdüğünde) çekirdeklerini bir miras gibi yere döker ve bu standartlaştırılmış norm ve değerler bir sonraki nesile aktarılır, bu kısır bir döngüdür.
İkinci olarak, vatanseverlik bilinçli bir bağlılık iken etno-merkezcilik bencil bir algıdan ibarettir. Vatanseverliğin nedeni herhangi bir şey olabilir, mesela ülkendeki kadınların erkeklere kıyasla daha az eğitim materyaline sahip olduğunun farkında olup bunu değiştirmeye çalışmak için bir kampanya veya organizasyon başlatmaktaki birliktelik ve bilince sahip olmak gibi.
Fakat, etno-merkezciliğin nedeni genellikle belli bir gruba, topluma veya etnik topluluğa karşı gelmektir. Etnosentrizm nefret, kızgınlık ve kıskançlığı tekrar eden bir albüm gibidir, şarkılar aynı nedenden dolayı yazılmıştır ve hep tekrar eder, bir çözüm aranmaz çünkü çözüm aramak sistemi yıkmak, bir nevi “yabancılaşmak” veya geldiğin yere/ kendi köklerine/ atalarına karşı gelmek onlara ihanet etmek gibi algılanır. Bunun Kıbrıs’taki en büyük örneği aşırı milliyetçi ve sağcı bir öğrenci organizasyonu olan EFEN’dir (Yunanca:: Εθνική Φωνή Ελλήνων Νέων/Ethiniki Foni Ellinon Neon, Türkçe: Yunan Gençliğinin Ulusal Sesi). Vatansever bir öğrenci organizasyonunun aksine EFEN maalesef lise ve üniversite çağındaki gençleri bünyesine katarak onları radikalleşmeye zorlamaktadır. Bu genç yaşta sadece ekstremist propagandaya (özellikle ENOSİS) düşmekle kalmıyorlar aynı zamanda suça da sürükleniyorlar (yabancı plakalı araçlara saldırmaktan insan darp etmeye kadar). Çocuğunuzun okuldan sonra sokakta bir grup faşist ile beraber mide bulandırıcı sözler haykırdığını hayal edin. Bu tür organizasyonların ironik tarafı aynı zamanda kendilerinin ve üyelerinin de dindar olmasıdır.
“Kişinin uzlaşmadığı inançlar mantığa uzak olarak yansımaktadırlar. İnançların kendi etnik grubunu ilgilendirdiği durumlar kişiyi doğrudan etno-merkezciliğe iter. Kişide “yabancı” toplumlarla ilgili olumsuz inançlar, milliyetçi önyargıların yaratılmasına yol açmaktadır. Çünkü insanda beyincikle doğrudan ilişki içinde olan duygular egemen olmaktadır. İnançlar, etno-psikolojik oluşumları, milliyetçilik ideolojisini, siyasetini ve sosyal pratiğini besleyen, verimli bir yapıya dönüştüren mekanizmalara hizmet etmektedir.”-Kiriakos Cambazis (Kıbrıs Siyasetinde Milliyetçilik)
Andonis Andoniu’nun “2003-2015 Yılları Tanıklığımda İngiliz Okulu” adlı kitabında (ki bu durumu [dinin kullanımını ve etnosentrizmin önemini] oldukça güzel açıklıyor) EFEN’in (EFEN:National Sound of Hellenic Spirit Youth) ve İngiliz Okulu arasındaki yaşanan gerginliği anlattığı bir bölümde 2011 mezunu K. ile gerçekleştirilen söyleşide şöyle yazıyor:
“Okulda EFEN’e bağlı öğrenciler olduğunu biliyorduk. Ayrıca çok sayıda sempatizanı da vardı.EFEN, sıradan öğrencilere de hitap edecek şekilde milliyetçi söylemlere başvuruyor ve din istismarı yapıyordu. Haç hadisesinden sonra EFEN, İngiliz Okulunda güç toplamay başladı. Öğrenciler EFEN’i bu yoldan öğrenmişti.”
Savaşa karşı olan bir İsa ve ona inanan bir grup faşist ironik değil mi? Üzücü olan inandıkları tanrı figürün aslında yaptıklarını kınamasıdır.
Son olarak, vatanseverlik bir ilaç gibidir, bir halkı ileriye taşıma amacı taşır, tutku ve azim ile doludur. Bir bireyin kendi kültürünü sevmesi, arka planı ile barışık olması, aksanını, deyimlerini ve dahası insan olma sanatıdır. Globalleşmenin tartışmasız birçok faydası bulunurken, en çok da bu nedenden dolayı globalleşmeden nefret ediyorum. Konuştuğumuz lehçe, saçlarımızın şekli, ellerimizi kendimizi tarif etmek için nasıl kullandığımız, dinlediğimiz şarkılar, danslarımız, hikayelerimiz… Bizi biz yapan, bizi hayatta tutan, insanlığı yaşayan ve evrim geçiren bir sanat haline getiren özelliklerimizden vazgeçmemeliyiz. Öbür yandan, etno-merkezcilik bireylerin milliyetçi duygularını propaganda gibi günümüzde normalleştirilmiş manipülasyon yöntemleri ile ele geçirip istediği gibi kullanır. Yayılmasını durduramadığınız bir kanser gibidir. Çünkü bir kere o propagandaya düşmüşseniz geri çıkıp tekrardan hür düşünmek çok zordur, duygularınız sizi en küçük bir anlaşmazlıkta ele geçirmeye çalışır. Buna alışıp adapte olmak çok fazla disiplin ve içsel barış gerektirir.
Kıbrıs’ta Etnosentrizm
Kıbrıs’ta etnosentrizm “biz ve onlar” algısının gelişmesiyle ilerlemiştir. Eskiden olmayan “Türk” ve “Rum” algısının yerine “Müslüman” ve “Ortodoks” vardı. Burada da gene din ayrımı görebiliriz, lakin eskiden etnik köken veya millet algısının azlığından dolayı insanlar kendilerini dini kimlikleri üzerinden tanımlıyorlardı.
Kıbrıs Üniversitesi'nin 2024’te yayımladığı European Social Survey (ESS) 2022 verilerine göre, Kıbrıs Avrupa'nın en zenofobik ilk 10 ülkesinden biridir. Üstelik, ankete göre Kıbrıslıların %65’i farklı etnik kökenden gelen insanların göç etmesine karşı çıkıyor, %48’i ise göçmenlerin Kıbrıs’ı daha “kötü” bir yere dönüştürdüğüne inanıyor. Etnosentrizm lakin sadece göçmenlere karşı olmakla da bitmez, turistler, karma evliliğin çocukları ve bir iki kilometre ötede yaşayan insanlar içinde geçerlidir.
Peki Kıbrıs'taki etnosentrizm nelere yol açıyor? Etnosentrizm başlı başına bir toplumun üzerinde sayısız negatif etkisinin olması dışında, bazı özellikleri Kıbrıs'taki günlük hayatımızda bir yaşam stili haline gelmiş şekildedir. Bunlardan en çok rastladığımız ve kullandığımız dildir. Çünkü dil bizi şekillendirir ve aslında zihin yapımızı etkiler, dil bizim düşünme biçimimizin altında yatan sırdır. Örneğin "Gavur bile bunu yapmaz!" aslında komik veya eğlenceli gibi duyulup Kıbrıs ağzında önemli bir yeri olsa da aslında "Gavur" diye hitap edilen toplumun bireyini gözümüzün önünde şeytanlaştırır, insandan daha az bir varlık olarak önümüze koyar. Bu deyimin zaman içinde kullanışının artması karşı tarafa bir nefret uyandırıp onu bir bireyden daha az görmesine sebep olmaz mı?






















