
Yılmaz Akgünlü: Karanlığa Bakmak
Başımıza gelen kötü şeyler için başka güçleri ya da insanları suçladığımızda kendimizi bir kurban gibi görmenin lüksünü yaşıyoruz.
Yılmaz Akgünlü
[email protected]
“Yorgunluk toplumu, düşünme yetisini kaybeden bir toplumdur.”
Byung Chul Han
Beni uzun süredir düşündüren ve içten içe rahatsız eden bir konuyu tartışmak istiyorum. Kendimi ve çevremdeki insanları gözlemlediğimde yaşadığımız sorunlar karşısında kendimizden başka şeyleri daha fazla suçlayan bir zihne sahip olduğumuzu görüyorum. Biz genellikle sorunlarımızın ve onların çözümlerinin kaynağını dışsal etkenlerde görüyoruz. En azından bulunduğumuz coğrafyada çoğumuz için durum böyle.
Bu durum özellikle politik ve sosyolojik konularda geçerli. İçinde yaşadığımız dünyanın adil, sevecen ve eşitlikçi olduğu söylenemez elbette. Ancak nedense genelde kötülük hep dışımızdadır ya komşu ülke ya kapitalizm ya da çevremizdeki bencil insanlar sorunlarımızın kaynağıdır. Bunun çok doğru olduğu da aşikar; gerçekten de bencil, hırslı ve saldırgan bir dünyada yaşadığımız inkar edilebilir mi?
Ben de kişisel olarak bizi tüketim bağımlısı yapan kapitalist düzenden, sosyal bağlarımızı yerle bir eden sosyal medyadan, çevreyi tüketen sanayiden ve duygularımızı sürekli bastırmamıza neden olan nesnel-bilimsel bakış açılarıyla dünyaya bakma alışkanlığımızdan şikayetçiyim.
Ancak şikayet eden zihnim beni mutlu etmiyor. Şikayet etmekle geçen zaman benim zamanım ve dünya değişmeden benim zamanımın tükeneceği de kesin. O halde umutsuzlukla kendimi uyuşturup sorunları unutmaktan başka yapacak bir şeyim yok gibi görünüyor. Çünkü ne kadar çabalarsam çabalayım ne beni kahreden savaşları durdurmak için ne de çöpe dönen çevreyi eski doğal haline getirmek için elimden bir şey gelmiyor.
Aslında burada durumu daha da kötü hale getiren asıl şey bu konuda yazıp çizen insanların, yani aydınların tutumu. Toplumsal bir duyarlılıkla ve gayet iyi niyetlerle olsa da entelektüel uğraşları olan insanlar sürekli analitik bir tutumla toplumu irdelerken ve sistemi eleştirirken bireye düşen payı genelde yeterince vurgulayamıyorlar bana göre. İnsanlar da suçlanmak ve sorumlu tutulmak istemiyor o ayrı ama dünya üzerine düşünüp tartışan ve düşüncelerini kaleme alan çoğu insan halkı, gençleri ve çocukları birer kurban gibi görme eğiliminde oluyorlar.
Oysa ki insan psikolojisini, onun zaaflarını ve gelişmemişliğini ne kadar vurgulasak az. Çünkü bu toplumu yaratanlar işte o psikolojisi yeterince incelenmemiş ve kendini bulamamış, sefil bir ruh hali içinde yaşayan ama dışarıya gayet iyi bir izlenim veren bizleriz.
Neden Suçluyoruz?
Bir kendimize bakalım, dünyayı, toplumu ve kendimizi suçlamadığınız bir ruh haline gelmemiz mümkün görünüyor mu? Buradaki sorun suçlama ediminin kendisinde. Suçlamadan bakmak kolay mı? Suçlamak bir bakıma kolaycılık değil mi? Bir şeyleri anlama ve düzeltme çabasına girmeden suçlamak daha mı rahat? “Vicdanı olan insan, hatasının acısını çeker. İşte bu onun cezasıdır.” der Dostoyevski Suç ve Ceza adlı romanında. O halde birini suçlamak yersiz. Kendini suçlamak da bir noktaya kadar bir anlam ifade eder. Kendini suçlama kefaret ödemeye ve dönüşmeye yol açmadıkça boşunadır.
Başkasını suçlamanın ötesinde geçip kendimizle dünyanın zihnini ve eylemlerini bir bütün olarak görebilir miyiz? Dünyadaki bir soruna bakarken o sorunu yaratan aynı zihni kendimde bulabilmeliyim. Hükümet maaşlara yeterince zam yapmıyor ve kendi yandaşlarına mı harcıyor parayı, hadi kendimize bakalım, bütçemin ne kadarını kendi bencil isteklerim için harcıyorum acaba, ne kadarını zor durumdaki insanlarla paylaşıyorum? Çevre kirliliğinde şikayetçiyim ama ben eylemlerimde ne kadar duyarlıyım çevre konusunda?
Ancak bu bakış açısı da kendimize yüklenirken toplumsal muhalefeti desteklememek ve kapitalist çıkarlara hizmet etmek olarak eleştirilebilir. Ve bu da haklı bir eleştiri olabilir.
Muhalefetin İki Yönü
O halde muhalefet iki yöne doğru olmalıdır. Dış dünyayı eleştirdiğimiz kadar kendimizi de eleştirebilmeliyiz. Ve dış dünyada bir değişim dönüşüm olmasa da biz kendimizde bir dönüşümü başarabilmeliyiz.
Kendinde dönüşümü başaramayan dışarda, toplumda bir dönüşümü bekleme hakkına sahip midir?
Peki bu neden bu kadar zor?
Çünkü başkasını suçlamak kolaydır ve rahatlatıcıdır. Her uyuşturucu, rahatlatıcı alışkanlık gibi sorunu çözmez ama kısa süreliğine unutturur.
Kendimizi dönüştürmek neden bu kadar zor sorusuna odaklanmak bence daha öncelikli olmalı. Çünkü başımıza gelen kötü şeyler için başka güçleri ya da insanları suçladığımızda kendimizi bir kurban gibi görmenin lüksünü yaşıyoruz. Bir öyküde haksızlığa uğrayan kişiye sempati duyarız, onun için üzülürüz. Bu çevremizdeki insanlar için de geçerlidir. Kötü muamele görmüş, zavallı durumuna düşmüş insanlara sevecenlikle yaklaşmamız kendimiz için de aynı şeyleri ummamıza neden olur. Ayrıca kendimize daha sevecence yaklaşırız ve hem de başkalarının bize yardımsever yaklaşma ihtimalini arttırırız. Aslında prensipte bunda kötü olan bir şey yoktur. Tabii ki zor durumda olduğumuzda, bir şeylerin kurbanı olduğumuzda yardım ve ilgiyle ayağa kalkma duygusunu yaşamamız doğaldır. Ancak genellikle bizler bunu kötüye kullanmaya başlarız, her kötü olduğumuz durumda kendimizi yere atar ve yardım gelmesini bekleriz. Ya da tam tersi kendine yeten ve güçlü insanı oynadığımızda ise yardıma ihtiyaç duyduğumuzu kimseye belli etmeden yaşamaya çalışırız.
Öz şefkat dünyadaki en harika şeylerden birisidir. Bence eğer kendimize şefkat duymasaydık yaşamak mümkün dahi olmazdı. Ancak bu aynı zamanda gerçekleştirmesi çok zor bir tutum gibi görünüyor. Kendimize şefkatli davranarak halledebileceğimiz şeyleri başkalarından gelecek yardımı bekleyerek ötelemek kendimize şefkat duyma becerimizi zedelemez mi?
Başkalarına şefkat duyamıyorsak kendimize de duyamayacağız apaçık bir olgudur. İstesek bile bunu yapamayız. Narsistçe kendimize tapabiliriz ama başkalarını sevdiğimiz sevgiyle sevebiliriz kendimizi gerçek anlamda. Çünkü başka bir şeyi severek kendimi severim zaten. Kendimi bir başka şeyle ilişki halinde, ona tanık olarak, ona katılarak, onunla kaynaşarak var ederim. Onun varlığını besledikçe kendimi beslerim.
O yüzden madalyonun öteki yüzü olarak, kimseden yardım almamak gibi bir saplantıya kapılmak da başkalarına bize yardım etme fırsatı vererek onların içlerindeki sevecenliği geliştirmelerine engel olur. Sevmemek ve sevilmeye izin verememek değil midir bütün suçların kaynağı?
Paylaşılan Yanılgılar
Bir toplumun içinde doğup büyümek onun bütün yanılgılarını da içselleştirmek demek çoğu zaman. Çevremiz aynı yanılgılara sahip insanlarla doluyken de bu yanılgılardan kurtulmak daha da zor hale gelebiliyor. İşte başkalarını ya da kendimizi suçlamada aşırıya kaçmak da bu yanılgılardan birisi. Mutsuzsak mutlaka bunun bir nedeni olmalı. Acaba bu bizden mi kaynaklanıyor yoksa içinde bulunduğumuz yozlaşmış toplum ve insanlardan mı?
Eğer mutsuzluğumuza açlığımız neden oluyorsa ve yaşadığımız toplumda gelir dağılımında eşitsizlik varsa toplumsal yapıyı sorumlu tutmamız yanlış olamaz.
Ancak çağımızda karnımız toksa bile kendimizi mutlu hissedemiyoruz. Çünkü mutlu olmak için çok daha yüksek beklentilere sahibiz. Byung-Chul Han “Disiplin toplumu, yasakların toplumuydu; performans toplumu ise projelerin, girişimlerin ve motivasyonun toplumu.” diyor. Kendimizi gerçekleştirilecek bir nesne haline getirdik. İnsanın herhangi bir konuda öz bilinçli olduğunda o konudaki performansı azaldığı bilinen bir olgudur. Örneğin toplum önünde konuşurken bir yandan ne kadar başarılı olduğunu ölçmek için kendini izleyen insan takılmaya ve verimsiz konuşmaya başlar. Konuşmaları doğallığını ve yaratıcılığını kaybeder, o anda neyi söylerse konuşmasının beğenileceğini hesap ederken kendi gerçek, orijinal düşüncelerinden kopar.
Bu bir insanın kendisini bir proje haline getirmesi durumunda daha da korkunç bir mutsuzluk kaynağı olur. Çünkü bu durumda insan kendi hayatı hakkında toptan takıntılı bir öz bilinçlilik geliştirir. Kendini Byung Chul Han’ın dediği gibi sürekli disipline etmeye çalışır. Kendine uyguladığı baskı toplumun ona uyguladığı baskının kat kat üzerindedir artık.
İnsan en azından günümüzde kendi acısının en büyük sorumlusu gibi görünüyor. Çünkü toplumun size yön verme girişimini kabul etmek ve kendinizi parlatılacak bir nesne olarak görmek sizin seçiminizdir.
Karanlığa Bakmak
Dünyanın mutsuzluğu bizim mutsuzluğumuzdan ayrılabilir mi? İnsanların neyi niçin yaptıklarını bilmeden sürekli kendilerine yabancılaşarak yaşadıkları hayat yaşanan birçok trajedinin kaynağı değil mi?
İşte bu yüzden karanlığa bakmayı öğrenmek zorundayız yani mutsuzluğumuzun artık görünmez hale gelmiş, otomatikleşmiş, kanıksanmış kaynağına. Karanlığa bakmak her şeyi durdurup, zamanın akışının önüne geçmek demek. Bu zor bir sanat. Her şeyden önce insanın kendini bağlayan birçok gereksiz işten kurtarması ve kendine bomboş olabileceği bir zaman ayırabilmesi demek bu. Sonrasında ise zihnindeki aşırı düşünce yükünü boşaltması gerekir insanın zamanın akışının önüne geçebilmesi için. Burası sıradan düşünceyle kavranabilen bir alan değildir. Eylem ve düşünce durduğu ve yaşam öz-benliksiz olarak yaşandığı için kişi artık zamanın boyunduruğundan çıkmış, ölüm ve yaşam döngüsünü aşmıştır.
Burada ne suç var ne de suçlanacak biri. Ama daha iyi bir dünya için en umut verici zihin ve duygu durumu da buradan yaşanabilir.






















