1. HABERLER

  2. HABERLER

  3. Kötü Olan Zaman mı, İnsan mı?
Kötü Olan Zaman mı, İnsan mı?

Kötü Olan Zaman mı, İnsan mı?

Tuğba Özer yazdı: Kötü Olan Zaman mı, İnsan mı?

A+A-

“Eskiden insanlar daha iyiydi.”

Ne kadar tanıdık bir cümle değil mi?

Belki de en çok kurduğumuz, en çok duyduğumuz, en çok sığındığımız cümlelerden biri…

Eskiden komşuluk vardı deriz.

Eskiden dostluk vardı.

Eskiden insanlar birbirinin derdiyle dertlenirdi.

Eskiden sokaklar daha güvenliydi.

Eskiden…

Hiç bitmez dilimizdeki o “eskiden!”

Peki gerçekten kötüleşen zaman mı?

Yoksa zamanın içinden geçen insan mı?

Çünkü zamanın kendisinin ne vicdanı vardır ne merhameti ne de kötülüğü. Zaman yalnızca akar. Aynı nehir gibi…

İçine düşen taşın da açan nilüferin de boğulan yaprağın da tanığıdır yalnızca.

Belki de biz, değişimin bütün yükünü zamana yükleyerek insanın sorumluluğunu hafifletiyoruz.

Çünkü “zaman kötüleşti” demek kolaydır.

“İnsan değişti.” diyebilmek ise; cesaret ister, öyle değil mi?

Geçtiğimiz günlerde hayatın içinden uzun bir sohbet gerçekleştirirken, çok kıymet verdiğim hocam sevgili Nihal Bayramoğlu ile yine bana yıllardır söylediği bir cümleyi farklı bir yerde yeniden dile getirdi.

“Tuğba’cığım; iyi insanların çokluğu kadar kötü insanların çokluğu da var, denge misali. İnsanları iyilikleri ve kötülükleriyle kabullenmek, kabullenemediğin noktada ise; kendine göre ayrımı yapabilmek önemli, Herkesi aynı görme. Artık kesin çizgi ile görmen gereken yerin burası olduğunu düşünüyorum.”

İlk duyulduğunda sert gelen bir cümle…

Aslında işin özü şu ki hocamın da vurguladığı gibi; önümüze çizgiyi biz koyuyoruz. İnsanlar da yaşanmışlıklarıyla hayatımızda yer ediyor; eksileriyle, artılarıyla ve bize kattıklarıyla…

Peki ne oluyor da o çizgi aşılıyor ya da en başta hiç konulmuyor?

Elbette burada mesele kendimizi kusursuz ilan etmek değil.

Hiç kimse dört dörtlük iyi değildir, ben de değilim!

Ama galiba bazı insanlar sevgiyi ölçüsüz vermeye meyilli oluyor, herkesi kendisi gibi sanıyor.

İyiliği evrensel bir dil zannediyor.

Kalbin aynalama huyu vardır çünkü.

Nasıl hissediyorsan karşındakini de öyle sanırsın.

Belki de en büyük yanılgımız tam burada başlıyor!

Tam bu noktada aklıma, kıymet verdiğim değerli hocam İlksoy Aslım’ın  Felsefe ve Yönetim dersinde vurguladığı filozoflardan ikisi geldi.

İlki, filozof Thomas Hobbes’tur. İnsan doğasını anlatırken şu meşhur sözünü söyler:

“İnsan insanın kurdudur.”

Ona göre insan, çıkarı söz konusu olduğunda merhametini kolayca unutabilir.

Buna karşılık ikinci filozof ise; Jean-Jacques Rousseau’dur. Rousseau bunun tam tersini savunur:

“İnsan doğası gereği iyidir; onu bozan toplumdur.”

Belki de hakikat bu iki düşüncenin tam ortasında duruyor. İnsan ne bütünüyle iyidir ne bütünüyle kötü. İnsan, içinde büyüttüğü şeye dönüşür…

Merhameti beslersen merhamet olur.

Kini büyütürsen diken olur.

Bugün bizi yoran şey yalnızca kötülük değil.

Samimiyetin azalması.

Bir dostun başarısını içten kutlayamamak…

Birinin sevincine gerçekten ortak olamamak…

Bir “tebrik ederim” cümlesinin bile bazen boğazdan değil, yalnızca dudaktan çıkması…

“Bir şeye ihtiyacın var mı?”

“Nasılsın?”

“Yanındayım.”

Bu cümleler hâlâ söyleniyor.

Ama çoğu zaman ruhları eksik.

Sanki yalnızca sosyal bir görev yerine getiriliyor.

Kalp olmadan, ses var.

Kelime var, ama duygu yok.

Birimiz okul bitiriyor, yılların emeğini tamamlıyor, kutlamak yerine sessizlik…

Ya da hemen ardından gelen kıyas: “Biz de başlayacağız.”

Birimiz ödül alıyor.

Sevinç paylaşılacağına neden aldığı konuşuluyor.

Birimiz yeni bir şey alıyor.

“Güle güle kullan.” demek yerine fiyatı hesaplanıyor.

Birimiz başarıyor, başarının kendisi değil, eksik bulunacak tarafı aranıyor.

Sanki alkışlamak yerine eksiltmek daha güvenli geliyor.

Çünkü bazen insanlar, başkasının ışığını görünce kendi karanlığını daha fazla hissediyor.

Friedrich Nietzsche, insanın en derin çatışmasının başkasıyla değil, kendisiyle olduğunu söyler.

Belki de kıskançlık dediğimiz duygu tam burada doğuyor.

Başkası bizden bir şey çalmıyor.

Yalnızca bizim eksik gördüğümüz yere ışık tutuyor.

Oysa hiçbir insan diğerinin tamamlayıcısı değildir.

Hiçbir  hayat diğerinin kopyası olamaz.

Hiçbir başarı başka bir başarının düşmanı değildir.

Aslında insanlar kötü demektense belki şöyle demek daha doğru olur:

İnsanlar, içlerindeki eksikliği başkasının hayatında tamamlamaya çalışıyor.

Başkasının başarısını kendi başarısızlığı sanıyor.

Başkalarının mutluluğunu kendi mutsuzluğunun kanıtı gibi görüyor.

Oysa yapbozun eksik parçası hiçbir zaman komşunun kutusunda değildir.

İnsanın eksik parçası, yine kendi ruhunun içinde saklıdır.

Burada aklıma, kıymet verdiğim değerli hocam Bülent Evre’nin Yönetim Psikolojisi dersinde vurguladığı “aynalama tekniği” geldi. Çünkü insanın içinde ne varsa, karşısındakinde de onu görmeye meyillidir; iyi ya da kötü…

Öyle değil mi?

Bence aynalama tekniği, anlattığımız bütün bu düşüncelerin tam merkezinde yer alıyor.

Öte yandan, yine kıymet verdiğim, babacan yaklaşımıyla bizlere her zaman öğüt veren Salih Egemen hocam şu cümle de aklıma geliyor: “İnsan, hangi mevkide ya da hangi konumda olursa olsun, önce insan olmalı ve o insani duygularını asla kaybetmemelidir.”

Aslında bugün en çok özlemini duyduğumuz şey de tam olarak budur: Merhamet, empati ve işin özünde insan kalabilmek.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.” der.

Bugün belki de en büyük yoksulluğumuz budur.

Duygularımız aynı dili konuşmuyor.

Kalplerimiz aynı frekansta atmıyor.

Siyaset kuramcısı Hannah Arendt, kötülüğün bazen büyük canavarların değil, sıradan insanların kayıtsızlığından beslendiğini anlatır.

Belki de bugün bizi yaralayan tam da budur, büyük kötülüklerden önce küçük ilgisizlikler…

Küçük sessizlikler, küçük kıskançlıklar, küçük umursamazlıklar…

Sonra bunların toplamına “zaman değişti” diyoruz.

Ben ise; hâlâ bir bahçeye inanıyorum.

Çünkü hayat bana en çok bahçeleri öğretti.

Bir bahçede yalnızca kırmızı güller açsaydı, güzellik bir süre sonra tekdüzeliğe dönüşürdü.

Orada sarılar vardır, pembeler, morlar, beyaz yaseminler, mavi ortancalar…

Hepsi farklıdır.

Hiçbiri diğerine benzemeye çalışmaz.

Sarı çiçek kırmızı olmak istemez.

Kırmızı çiçek beyaza özenmez.

Çünkü her biri kendi renginin hakkını verir.

İnsan da böyle olabilseydi!

Başkası gibi olmaya çalışmadan, başkası eksilsin diye uğraşmadan…

Kendi rengini çoğaltabilseydi.

Belki dünya gerçekten daha güzel olurdu. Belki de mesele kötü insanların varlığı değil; iyi insanların birbirini bulmakta zorlanmasıdır.

Çünkü iyilik sessizdir.

Gösteriş yapmaz.

Manşet olmaz.

Ama insanın ömrüne iz bırakır.

Ve yıllar sonra dönüp baktığında hatırladığı şey çoğu zaman büyük başarılar değil; yanında kalan birkaç güzel insandır.

Belki de Nihal hocam haklıydı, insanları olduğu gibi görmek gerekiyordu!

Sevgiyi de biraz daha bilinçle vermek…

Kalbin kapısını herkese aynı ölçüde açmamak…

Çünkü sevgi sınırsız olabilir.

Ama emanet edildiği yer, her zaman sınırsız güveni hak etmeyebilir.

Yine de bütün bunlara rağmen, kalbimin tamamen sertleşmesini istemiyorum.

Çünkü kötülüğün en büyük zaferi, iyi bir insanı kendisine benzetebilmesidir.

Ben buna razı değilim…

İnsanların eksik bıraktığı yerlerde iyiliğin küçük bir cümle olarak kalmasını istiyorum.

İçten söylenmiş bir “tebrik ederim.”

Samimiyetle kurulmuş bir “nasılsın?”

Hiç hesap yapmadan uzatılmış bir el…

Belki dünyayı değiştirmez ama, bir insanın dünyasını değiştirebilir.

Ve bazen bir insanın dünyası, bütün bir zamandan daha büyüktür.

O yüzden artık biliyorum…

Kötü olan zaman değil.

Zamanın içinden geçerken kalbini kaybeden insandır.

Ama yine biliyorum ki; bir tek iyi insan bile, çağının bütün karanlığına karşı yakılmış bir kandildir.

Belki dünya o kandiller sayesinde hâlâ tamamen kararmadı.

Sizce?

Satırlarımı burada sonlandırırken, yazımızın ana temasında da vurguladığım  gibi, insan olmak ve iyi bir insan olarak var olabilmek; bir gün bu dünyadan göçüp gittiğimizde ardımızda hoş bir seda bırakabilmek sanırım hayatın en güzel kazanımlarından biridir.

Bunu başarabilen nadir insanlardan biri de geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz değerli büyüğümüz Sevgül Uludağ oldu. Acıda da sevgide de iki toplumu birleştiren, insanlığa dokunan bir isimdi. Kendisine Allah’tan rahmet; ailesine, sevenlerine ve tüm yakınlarına başsağlığı ve sabır diliyorum.

Sevginin, insan olmanın ve kalplere dokunabilmenin; ardında böylesine büyük bir sevgi bırakarak anılmanın en güzel örneklerinden biri olarak hafızalarda yaşamaya devam edecektir.

Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…

Bu haber toplam 1107 defa okunmuştur
Etiketler : ,