1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Niyazi Kızılyürek: Bir Kitap: “Βize Benzeyen Yabancılar”
Niyazi Kızılyürek: Bir Kitap: “Βize Benzeyen Yabancılar”

Niyazi Kızılyürek: Bir Kitap: “Βize Benzeyen Yabancılar”

“Kimliğin konuşulduğu yerde kavga vardır. Çünkü kavga veya mücadele kimliğin doğal evidir. Kimlik, mücadele ortamında doğar ve kavga sesleri durulunca uykuya dalar, sessizliğe bürünür.”

A+A-

Niyazi Kızılyürek
[email protected]

Yazının başlığı gazeteci-yazar Yorgos Frangos’un kitabının başlığıdır. Frangos, “Bize Benzeyen Yabancılar” kitabında Kıbrıslı Türk şairlerin ve yazarların çalışmalarından seçtiği örnekleri inceliyor ve Yunanca konuşan okuyucuların erişimine sunuyor. Böylece, iki toplum arasında kültürel bir köprü kurma çalışmalarına yardımcı oluyor. Bu ülkenin bu tür çalışmalara fazlasıyla ihtiyacı olduğu aşikârdır, çünkü adamızda iletişimsizliğin uzun bir tarihi vardır. 1950'lerde başlayan ve sonraki on yıllarda devam eden etnik çatışmaların, Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türk toplumlarını hayatın her alanında karşı karşıya getirdiği biliniyor. Bu dönemde, kültürel ve diğer alanlardaki işbirliği ve her türlü temas neredeyse bütünüyle sona eriyor ve toplumlar adeta birbirlerine karşı mevzileniyor.

1974 yılında Türkiye Kıbrıs’ı coğrafi ve demografik olarak ikiye bölünce, iki toplum arasında uzun yıllar hiçbir iletişim kurulmadı. Çatışma kültürü, güvensizlik ve ötekinden korkma baskın hale geldi. Korku nefreti körükledi. Sivil haklar aktivisti Martin Luther King'in ünlü konuşmalarından birinde söylediği gibi: ‘’İnsanlar birbirlerinden nefret ederler, çünkü birbirlerinden korkarlar. İnsanlar birbirlerinden korkarlar, çünkü birbirlerini tanımazlar. İnsanlar birbirlerini tanımazlar, çünkü iletişim kurmazlar.’’

Taraflar arasında iletişimsizlik, çatışmanın devam etmesini isteyenlerin elinde önemli bir silahtır. Çünkü, çatışma dili, sadece diyaloğa kapalı olmakla kalmaz, "ötekini" peşinen dışlar. Çatışmacı mantığa göre, bireyler homojen bir grup halinde ötekilere karşı olmalıdırlar. Karşısındakinin acılarına ve sorunlarına şu ya da bu şekilde duyarlılık gösterirlerse, “hain” olarak damgalanırlar.

Gerçek şudur ki, çatışmacı yaklaşımlar ve milliyetçi eğilimler kültür alanına da yansır. Nitekim milliyetçilik ve ulus-devletlerin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte kültür, "ulusal amaçlara" hizmet etmek üzere araçsallaştırılmıştır. Stefan Zweig'ın dediği gibi, milliyetçilik ve ulus-devletler hümanizmi ortadan kaldırarak kültürü millileştirmişlerdir. Fakat milliyetçiliğin güdümlediği kültüre karşı, yine kültür baş kaldırmaktadır. Çünkü kültür, özellikle de sanat, empati yoluyla evrensel değerlere ulaşma becerisini kendi içinde taşır. Ukraynalı yazar Andrey Kurkov'un dediği gibi, "gökyüzü dışında, tüm insanlara açık olan, devlet sınırları tarafından kesintiye uğramayan, sınırlarla bölünmeyen tek alan kültür alanıdır." Gerçekten de kültürler arası diyalog empatiye alan açar ve iletişimin önündeki engelleri kaldırır. Yeter ki, ürettiğimiz kültür demokratik ve kapsayıcı olsun... Kültürün önemli bir parçası olan sanat, etnik kökeni ne olursa olsun, insanların ortak varoluşsal kaygılarına dokunduğu için evrensel iletişim yolları açar ve ortak alanların oluşmasına yardımcı olur. Sanat eserlerinin en önemli özelliklerinden biri, bireyler ve halklar arasında empati duygusunu geliştirme potansiyeline sahip olmasıdır.

Yorgos Frangos, Kıbrıs Türk toplumunda edebiyat alanında üretilen bazı eserleri inceleyip Kıbrıslı Rumların bilgisine sunarken, kültürler-arası diyaloğa önemli bir katkı yapıyor.

Frangos, “Bize Benzeyen Yabancılar” olarak adlandırdığı Kıbrıslı Türk yazarlarla Kıbrıslı Rum yazarlar arasında önemli benzerlikler olduğunu söylüyor. Bunda şaşılacak bir şey yok. Sonuçta aynı ülkenin, aynı toprağın ve aynı coğrafyanın yazarlarından söz ediyoruz. Fakat, Frangos’un da bildiği gibi, her edebiyat eseri, ortaya çıktığı koşullara has özellikler taşır.

Tam da bu nedenle, 1974 sonrasında Kıbrıslı Türklerin ürettiği sanat eserleri Kıbrıslı Rumlarınkinden bazı farklılık gösterir. Örneğin, 1974 sonrasında Kıbrıs Rum edebiyatında nostalji ağır basar. Silah zoruyla ülkesinin yarısından kovulan Kıbrıslı Rumların yurt özlemiyle eserler üretmeleri anlaşılır bir durumdur. Fakat, Kıbrıslı Türkler açısından baktığımız zaman, 1974 öncesinde nostalji duyacakları bir “asrı saadet” yoktur. Dolayısıyla, 1974’ten sonra Kıbrıs Türk edebiyatı “şimdiki zamandan” hareketle geleceğe bakan bir edebiyattır.

 

Kimlik ve Yurt Kavgası

1974’e kadar büyük ölçüde milliyetçi şiirler yazan Kıbrıslı Türk sanatçılar, 1974’ten sonra farklı bir yöne saparlar. Eserlerine 1974’dün yarattığı “şimdiki zaman” ya da zamanın ruhu damga vurmuştur. Bölünmüş bir ülkede izole olarak sürdürülen yaşam, Türkiye’nin Kıbrıslı Türklere dayatmaya çalıştığı emrivakiler ve Kıbrıslı Türklere karşı sürdürülen kültür-savaşı, Kıbrıslı Türklerde yurt ve kimlik kaybı endişesine yol açar. Bu endişe, hem tarih çalışmalarına, hem de siyaset ve edebiyat alanlarına yansır.

İlk estetik hamle, "74 Kuşağı" olarak bilinen yazar ve şairlerden gelir. "74 Kuşağı", şiirleriyle Kıbrıs'ın bölünmesine, militarizme ve şovenizme karşı çıkar ve iki toplumun barış içinde bir arada yaşamasını savunan eserler üretir. Bu şairlerin 'Kıbrıs merkezci' olarak adlandırılmaları tesadüf değildir. "74 Kuşağı" sadece Neşe Yaşın, Mehmet Yaşın, Filiz Naldöven ve Hakkı Yücel gibi 1974’ten hemen sonra yetişen şairleri değil, aynı zamanda onlardan yaşça daha büyük olan Fikret Demirağ gibi şairleri de kapsar. Çünkü söz konusu olan şiirlerin taşıdığı anlamlardır.

Bu kuşağın şairleri Kıbrıs'ın kalıcı olarak bölünmesini amaçlayan resmi Türk politikasına tepki gösterirken, “Kıbrıslılık” temelinde yeni bir "biz" algısı geliştirmeye çalıştılar. Onların algısında Kıbrıs bütün sakinlerinin ortak vatanıdır. Öyle olmalıdır. Şiirlerinde derin bir empatiyle Kıbrıslı Rumların mağduriyetini de dile getirirler. İlk başta Türkiye'deki ilerici dergilerde yayınlanan bu şiirler dikkatleri üzerine çeker ve Kıbrıslı Türkler arasında heyecan yaratır. Bu kuşağın sanatsal çalışmalarının milliyetçi, ayrılıkçı çevrelerden tepki görmesi, yazarların karalanması kimseyi şaşırtmaz.

Adanın iki yarısının bir uçurumla ayrıldığı bu dönemde, sıfır iletişim nedeniyle Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türklerin birbirlerine mektup bile göndermelerine izin verilmediği bir ortamda, iki toplumun yazarları arasında ilk şiir çevirileri, şair Mehmet Yaşın'ın girişimiyle gerçekleşir. Kıbrıslı Rum şairlerle yapılan karşılıklı çeviriler o dönemde barışseverler arasında birlik ruhu yaratır. Kıbrıs Türk toplumundaki militarist ortamın boğucu atmosferi altında barış etkinliklerinde okunan bu şiirler, toplumun birçok kesiminde şaşkınlık ve ilgi uyandırır. Resmî ideolojiyi ve ayrılıkçı tarih anlatılarını hem kendi şiirlerinde, hem de Kıbrıslı Rumlarla yaptıkları işbirliğinde eleştiren şairler, zaman zaman baskı ve tehditlere maruz kalırlar.

 

Şairlerin Kimlik Kavgası

74 Kuşağı şairleri, kimlik ve yurt gibi kavramları tartışmaya açtılar. Türk milliyetçiliğinin etnik-determinist bir anlayışla Kıbrıslı Türkleri “Kıbrıs Türk’ü” olarak adlandırmasına, Kıbrıs’ı da Türkiye’nin “yavru vatanı” olarak kurgulamasına baş kaldırdılar. Kimliklerin sosyal, kültürel ve politik şartlarda şekillendiğini, her zaman değişime açık olduğunu, doğal bir kategori ve değişmeyen bir “öz” olmadığını düşünürsek, kimlikler etrafında oluşan tartışmaların ideolojik ve siyasi boyutları olduğu daha iyi anlaşılır. Bu tartışmaları tetikleyen ana faktör hegemonya ve karşı-hegemonya itkisidir. Buradan bakınca mevcut hegemonyanın devam etmesini isteyenler, başka bir hegemonya oluşması için uğraşanlarla karşı karşıya gelirler. Zygmunt Bauman dediği gibi, “kimliğin konuşulduğu yerde kavga vardır. Çünkü kavga veya mücadele kimliğin doğal evidir. Kimlik, mücadele ortamında doğar ve kavga sesleri durulunca uykuya dalar, sessizliğe bürünür”. Kıbrıslı Türk şairlerin kimlik mücadelesi tam da Bauman’ın söylediği gibi bir kavga ortamında gerçekleşmiştir. Kavga, hayatın bütün alanlarını belerilemeye yönelen Türk milliyetçiliğine karşı Kıbrıslı Türklerin yerel ve ülkesel özelliklerini, “Kıbrıslı” olduklarını ve yurtlarının “yavru vatan” değil bütün Kıbrıs olduğunu öne çıkaran bir kavgadır.

Bu mücadelede önemli bir dönüm noktası, 1987 yılında Londra’da gerçekleştirilen “Edebiyatta Kıbrıslı Türk Kimliği” adlı konferans olmuştur. 74 Kuşağı şairlerinin örgütlediği ve konuşmacı olduğu bu konferansta ben de yer aldım. Konferans büyük ses getirir. Daha sonra Türkçe ve İngilizce dillerinde kitap olarak yayınlanan konferans bildirileri, Kıbrıslı Türkler tarafından büyük bir ilgiyle karşılanır. Denktaş Rejimi bu girişimden çok rahatsız olur ve sert tepki gösterir. Bütün konuşmacılar neredeyse vatan haini ilan edilirler.

Fakat gerçek şudur ki, Türk milliyetçiliği bu kültür savaşında kaybeden taraf olmuştur. Kıbrıslı Türkler giderek daha büyük oranda kendilerini “Kıbrıslı” olarak tanımlamaya ve Kıbrıs’ın bütününü yurtları saymaya başladılar. 1990’lı yılların sonunda ve 2000’lerin başında Kıbrıslı Türkler ayrılıkçı Denktaş Rejimine karşı başkaldırmalarının arkasında uzun bir süreç vardır ve bu sürecin öncü aktörleri arasında sanatçıların ayrı bir yeri söz konudur.

İşte, Yorgos Frangos’un büyük bir titizlikle hazırladığı bu kitap, o şair ve yazarların eserlerinden bazı örnekleri Kıbrıslı Rum okuyucularla buluşturuyor. Böylece, iki toplum arasında var olan hafıza-boşluğunun bir nebze olsun kapatılmasına katkı koyuyor... 

Bu haber toplam 302 defa okunmuştur
Gaile 528. Sayısı

Gaile 528. Sayısı