1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Güvenli Limanın Muhafızları
Güvenli Limanın Muhafızları

Güvenli Limanın Muhafızları

"İnsan, kendi ruhunun kapısını usulca kapatıp anahtarını yine kendi cebinde taşıdığında anlar; her geleni içeri almak merhamet, herkese yer açmak erdem değildir."

A+A-

İnsan, hayatının bir yerinde kendi kıyısına varır. Kalabalıkların sesinden uzaklaşıp, başkalarının kendisi için çizdiği sınırların ötesinde asıl sınırların insanı hapsetmek için değil, kendini koruyup inşa etmek için var olduğunu anlar.

Belki de gerçek olgunluk, tam o anda başlar: İnsan kendi değerini başkalarının aynasında aramaktan vazgeçip, kendi ruhunun kapısında nöbet tutmayı öğrendiğinde…

Tıpkı Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm eserindeki Aschenbach’ın içsel çözülüşü gibi, bu yüzleşme de insanın kendi içine dönmesiyle başlar.

İnsan, kendi hamlığının gürültüsünden sıyrılıp 40’lı yaşlara doğru ilerlerken hayatın ritmindeki o radikal değişimi hissediyor. Olgunluk bence; kalabalıkların sahte alkışlarından çekilip, insanın kendi heykeltıraşı olmaya soyunmasıdır.

 

Oysa günümüz dünyası bu olgunlaşma sancısını sığlıkla sabote ediyor!

Flört uygulamalarının sonsuz kaydırma simülasyonunda kurulan ilişkiler, “tüketilebilir” evlilikler, örtük akran zorbalıkları ve yüzeysel sosyal ağlar aynı değersizlik duygusundan besleniyor. İnsanların birbirini hızla harcadığı bu çağda, herkesle hemhal olduktan sonra kendi mahremiyetine, o dingin dairesine çekilebilmek hayati bir sanat. Ruhun berraklığını korumak ise insanın kendi sorumluluğu.

Fakat bu tavizsiz duruş, yüzeysel kalabalıklar için çoğu zaman anlaşılmazdır. Sizi “kırılgan”, “fazla keskin” ya da “fazla ciddi” ilan etmek kolaydır. Çünkü insan, kendi değerini başkalarının onay aynasında aramaya alışmıştır!

Carl Gustav Jung’un “Kendini kabul etmek, bütün varoluşun en cesur eylemidir” sözü, tam da burada anlam kazanır.

 

Asıl mesele duvar örmek değil; mahrem alanınıza kimi kabul edeceğinizi bilmek, hakiki dostluğu kalabalığın niceliğinde değil, azlığın samimiyetinde aramaktır bence. İnsan aradığı huzuru başka kolların sahte sıcaklığında değil, kendi iç dünyasının sarsılmaz duvarları arasında bulabilmelidir.

Bu duruşun en çok yanlış anlaşılan tarafı ise, o gürültüsüz gidişlerdir…

Karşınızdaki insan sizin bir gecede vazgeçtiğinizi sanır. Oysa o gidiş, içeride sessizce biriken ve tükenen şansların sonucudur.

Stefan Zweig’ın Bilinmeyen Bir Kadının Mektubundaki o trajik hakikatte olduğu gibi: “Sana dair hiçbir şeyim yoktu, ama sen benim her şeyimdin… Ve sen hiçbir şey fark etmedin.”

İş yerindeki toksik rekabette, evliliklerin pasif-agresif rutininde de durum değişmez. Zarif uyarılara kulak tıkayan birine bağırıp çağırarak değer öğretemezsiniz.

Zorlamayla elde edilen hürmet, ilk rüzgârda düşecek sahte bir maskedir.

Lev Tolstoy’un o unutulmaz sözü burada dimdik durur: “Varlığı bir şey ifade etmeyenin, yokluğu da bir şey kaybettirmez.” Kadim halk irfanı ise meseleyi daha yalın söyler: Varlığınızla anlamayanı, yokluğunuzla ödüllendirin.

Bu benim yolculuğum, benim sakinliğim ve kendi ellerimle inşa ettiğim güvenli limanım. O limanın suyunu bulandıracak hiçbir sığlığa müsamaham yok.

Gürültüsüzce çekilmek bir yenilgi değil; insanın kendi öz değerine sunduğu en yüce armağanlardan biridir. Çizgiler netleştiğinde hayat da berraklaşır. İnsan anlar ki kendi değerini iç kaynaklarında bulan, kendi aynasında barışık olan bir ruhun başkalarının sahte görüntülerine ihtiyacı yoktur.

Karakter, yaşlarla değişen geçici beğenilerin aksine insanın pusulasıdır; fırtınada sığınacağı yegâne limandır.

Geceyle dost olmak, bir deniz kenarında saatlerce kendi sessizliğini dinlemek, mısralarda kendini aramak ve yalnızlığın dingin sularında yeniden doğmak…

İşte insanın kendiyle kurduğu hakiki arkadaşlık, dış dünyanın kargaşasını çözen kadim anahtardır. Varsın bu lekesiz çizgilerin bedeli, kalabalıklar arasında “çılgın”, “kırılgan” ya da “ulaşılmaz” ilan edilmek olsun. Onların koyduğu isimler gürültüden ibarettir; asıl olan sizin kendi sınırınızda nasıl durduğunuzdur.

Zira insan, önce kendi kimsesizliğiyle barışabildiği ölçüde özgürdür öyle değil mi?

Kendiyle arası iyi olan bir ruh, dışarıdaki gürültü ne kadar büyürse büyüsün, içindeki kadim hakikatin sesini dinleyerek yoluna mağrur ve lekesiz devam eder.

Belki de hayatın en büyük huzuru, artık kimseye kendini anlatmak zorunda kalmadığın o sessiz kıyıda başlar.

İnsan, kendi ruhunun kapısını usulca kapatıp anahtarını yine kendi cebinde taşıdığında anlar; her geleni içeri almak merhamet, herkese yer açmak erdem değildir.

Bazen en büyük sadakat, kendine sadık kalmaktır. Varsın bazı yollar yalnız yürünsün, bazı sofralarda sandalye boş kalsın, bazı isimler zamanla hafızanın kıyısından silinsin…

Önemli olan, gece başını kendi sessizliğine yasladığında içinde bir huzursuzluk değil, derin bir sükûnet bulabilmektir. Çünkü insanın kendine ait o küçük, berrak limanı vardır; dışarıda fırtınalar koparken bile ışığı sönmeyen, kapısı herkese açık olmayan ama sahibine daima yuva olan…

Ve belki de gerçek özgürlük, hayatın sonunda kimlerin kaldığını saymak değil; kendi içinde hâlâ kim olduğunu bilebilmek, en önemlisi de kendine duyduğun özsaygıyı her şeye rağmen koruyabilmektir.

Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…

Bu haber toplam 734 defa okunmuştur