1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Özelleştirme: Amaç, Yöntem ve Sonuçlar
Özelleştirme: Amaç, Yöntem ve Sonuçlar

Özelleştirme: Amaç, Yöntem ve Sonuçlar

İZZETTİN ÖNDER: Tüm kapitalist ekonomilerde uygulamaya sokulmuş olan özelleştirme politikaları şu teorik gerekçelerle savunulmaktadır

A+A-

Özelleştirme: Amaç, Yöntem ve Sonuçlar

 

İZZETTİN ÖNDER

izzettinonder@yahoo.com

 

 

1970’lerde önceleri gelişmiş ekonomilerde ortaya çıkan, zaman içinde tüm ekonomilere yayılan özelleştirme politikası, “Yeni Sağ”, “Arz Yanlı İktisat” ya da “Neoliberal” adı verilen ekonomi-politik akımın bir uygulama ayağıdır. Sözü edilen ekonomi-politik akım, ilke olarak, devletin faaliyet alanının küçültülmesini ve mülkiyet ilişkisinden uzaklaştırılmasını amaçlamaktadır. Bu politikalar çerçevesinde geliştirilen özelleştirme uygulamaları, kamu mülkiyetindeki malvarlıklarının satış yolu ile özel kesime devri, kamu kesimince üretilen kamu hizmetlerinin, kamusal sunum şekli değişmeden, üretiminin özel kesime aktarılması ve bazı kamu hizmetleri için hizmet satın alımı gibi çok farklı alanlarda farklı yöntemlerle gerçekleştirilmektedir. Tüm kapitalist ekonomilerde uygulamaya sokulmuş olan özelleştirme politikaları şu teorik gerekçelerle savunulmaktadır.

 

—Verimsiz kamu işletmeleri özelleştirilme neticesinde (asil/vekil=principal/agent) uygulaması altında etkin piyasa denetimi içine sokularak,  kârlılığının artırılması sağlanır. Bu iddiaya göre kamu işletmeleri borsada işlem görmediğinden ve kamu desteğine dayalı olarak iflas riski ile karşı karşıya bulunmadığından, genellikle zarar ederek bütçe üzerinde yük oluşturmaktadırlar. Bu sav geçerli değildir. Zira kamu işletmeleri de anonim şirket statüsünde borsada işleme sokularak şirket üzerinde performans denetimi kurulabilir. Ayrıca, verimlilik ve kârlılık kavramlarının da birbiri ile karıştırılmaması gerekmektedir. Verimli olan bir işletme kamu kesiminde işletme dışı sosyal gerekçelerle zarar ediyor olabilir. Tersi de doğrudur; şöyle ki, özel kesim işletmeleri verimsiz oldukları halde piyasa koşullarına bağlı olarak kâr ediyor olabilir. Teorik olarak, işletmenin mülkiyet biçimi ile verimliliği arasında ilişki kurulmamaktadır.

—Kamu işletmelerinin hisseli olarak satışının sağlanması yoluyla sermayenin tabana yayılması sağlanabileceği ve borsa işlemlerinin genişleyeceği iddia edilmiştir. Bu iddia da geçerli değildir. Zira uygulamada genellikle hisseli satışlar değil, blok satışlar yapılmaktadır. Zaten yoksul kesimin hisse alması söz konusu olmadığından, bu yolla borsanın derinleşmesinin beklenmesi söz konusu olmaz. Türkiye uygulamasında bu iddia doğrulanmadığı gibi, gelir düzeyinin Türkiye’dekine göre çok daha yüksek ve dağılımın daha adil olduğu İngiltere’de dahi özelleştirme sonrasındaki yıllarda, zaman içinde hemen tüm satış işlemlerinde hissedarlar sayısında sistematik azalma gözlenmiştir.

—Kamu işletmelerinin zararlarından kurtulmuş ve özelleştirmeler sonucu gelirleri yükselmiş olan hükümetlerin bu gelirlerini asıl kamu hizmetlerinde miktar ve kalite yükseltme yönünde kullanacağı iddia edilmiştir. Bu iddia kesinlikle geçerli değildir, zira iddia neoliberal politikaların kamu kesiminin küçültülmesi ana tezi ile çatışmaktadır. Özelleştirmelerle sağlanan gelirler kamu borçlarının azar azar ödenerek kapatılmasında kullanılmaktadır. Türkiye’de de süreç böyle çalışmıştır.

—İddia edilmiştir ki, piyasaların işleyişinde kamusal kararların rolü hafifletilip veya tamamen ortadan kaldırılıp ekonomide piyasa kuralları hakim kılınarak kaynak dağılımında optimal koşullara ulaşılmış olacaktır. Bu iddia da doğru değildir, çünkü özel kesim giderek tekelci yapıya bürünerek kaynak dağılımında optimalite koşullarından uzaklaşma eğilimi taşımaktadır. Böyle ortamlarda kamu işletmelerinin piyasada bulunması temel kamu görevi olan “rekabetçi piyasa koşullarının sağlanması” (creation of contestible markets condition) açısından önemlidir.

 

Görülüyor ki, özelleştirme politikasını meşrulaştırmak için ileri sürülen teorik gerekçelerin tutarlılığı söz konusu olmadığı gibi, kapitalizmin işleyiş dinamiklerinin çözümlenmesi de asıl nedenin çok daha farklı yerlerde olduğunu göstermektedir. Kapitalist toplumlarda devletin sınıfsal yapısı çerçevesinde kamusal faaliyetler alanının kısıtlanması politikası ve kamusal mülkiyet altındaki varlıkların özel alana devri girişimleri ekonomideki güç dengeleri ve bu dengelerdeki değişimlerle açıklanır. Zira günümüzde yaşanan kamu kesiminin daraltılması, özelleştirme ve devletin mülksüzleştirilmesi politikaları, tersinden yaklaşım yapıldığında, geçmişte de bu sürecin tersinin yaşandığı gerçeğini vurgular. Bu yaklaşımdan anlıyoruz ki, toplumsal güç dengeleri ve özellikle de başat güç, bir zamanlar kamu kesimi alanının genişletilmesi yönünde karar oluştururken, günümüzde bu politikasını değiştirmiş ve eski uygulamalara tam ters bir politikanın uygulanmasını siyasî çevrelere dayatmaktadır.

        

Günümüzün küreselleşme politikaları bağlamında ekonomileri izole karar üniteleri olarak ele almak doğru ve geçerli bir yaklaşım olarak kabul edilemez. Zira günümüzün çok gelişmiş ekonomik araçlar ve ekonomiler arasında yaşanan süreçlerle güçlü ekonomiler görece güçsüz ekonomileri baskı ve denetimleri altına alarak kendi çıkarlarına hizmet edici kararlar almalarına zorlayabilmektedir. Hal böyle olunca,  bir ülkede yaşanan ekonomik olayları ve alınan ekonomik kararları salt o ülke yöneticilerinin ve başat gruplarının kendi insiyatifleri ile almış kararlar olarak görmek, resmin tamamını görmemek demektir. Tüm resmi görebilmek için görüşümüzü, küreselleşmeye uygun olarak, küresel boyutta geniş tutmamız gerekmektedir.

        

Arz yanlı politikalar ya da neoliberal politikalar, kapitalist sistemin içsel dinamikleri bağlamında yaşadığı krizi, uluslararası politikalar alanında Sovyetler’in çöküşü ve sosyalizmin derin krizinin oluşturduğu elverişli ortamdan da yararlanarak, çevreye yayma araçlarıdır. Başka bir deyişle, soğuk savaş ve sosyal devlet politikalarının yaygın olduğu dönemde hayli borçlu olarak süreci yaşayan çevre konumlu gelişmekte olan ekonomiler, soğuk savaş sonrası dönemde derin kriz yaşayan merkez kapitalist ekonomilere çeşitli alanlarda hizmet ve destek sunma koşulu ile karşı karşıya getirilmişlerdir. Neoliberal politikaların çevre ekonomilere de yayılması sonucunda, bir yandan çevre konumlu ekonomiler bir dereceye kadar ve geçici olarak rahatlama yanılgısı yaşarken, diğer yandan ve asıl olarak merkez konumlu kapitalist ekonomiler yaşadıkları krizin yükünü diğer ekonomilere aktarmış olmaktadır.

 

Neoliberal politikalar ve bu politikaların bir uygulama ayağı olan özelleştirme yöntemi merkez kapitalist ekonomilerden kaynaklandığına göre, öncelikle merkez kapitalist ekonomilerin sorunlarına eğilmemiz gerekmektedir. Merkez kapitalist ekonomilerde yaşanan ekonomik krizin belirtileri, bir yandan reel yatırım alanlarında kâr oranlarının gerilemiş olması, diğer yandan da, bu sebebe bağlı olarak, aşırı birikimlerin reel yatırım alanlarına yönelme eğiliminin görece zayıflığı şeklinde belirmiştir. Merkez kapitalist ekonomilerde yaşanan bu sıkışıkları hafifletmenin yolu ise, yaşanan sorunlara koşut olarak, bir yandan çevre ekonomilerde kârlı reel yatırım alanlarının oluşturulması, diğer yandan da olağanüstü yüksek boyutlardaki finansal kaynaklara yüksek ve güvenli faiz geliri sağlayacak piyasaların bulunması şeklinde gelişmiştir. Bu durumda, merkez sermaye dokusu, çevre konumlu ekonomilerde hem reel yatırım alanlarına yayılacak, hem de finansal alanda spekülatif kazanç ve yüksek faiz geliri sağlamaya yönelecekti. Bundan dolayı bir zamanlar “gelişmekte olan ekonomiler” olarak tanımlanan çevre ekonomileri günümüzde “yükselen piyasalar” olarak nitelendirilmektedir. Özelleştirmeler yasalara bağlı olarak yapılıyor olmakla beraber, yine de bu tür mülkiyet değişimleri hakkaniyet kurallarına aykırı olarak, potansiyel piyasa değerlerinin çok altında işleme tâbi tutulmaktadır. Hatta özelleştirmelerin ilk aşamalarında yasal alt yapı dahi yeterince kurulmamış olabilmektedir. Nitekim Türkiye’deki özelleştirmelerde ilk dönemlerde böylesi bir yasal alt yapı kargaşası yaşanmıştır. Örneğin Arjantin, Brezilya, Meksika ve Şili’deki özelleştirmelerde, söz konusu ekonomilerin içinde bulundukları elverişsiz konumundan yararlanan, başta ABD olmak üzere, gelişmiş merkez ekonomiler Dünya Bankası’nın da aracılığı ile bu ekonomilerin değerli kuruluşlarını oldukça ehven fiyatla ele geçirmişlerdir. Dünya Bankası  (borç/öz sermaye değişimi = debt/equity swap) olarak bilinen bir proje geliştirmiş ve bu projeyi uygulayarak Latin Amerika ekonomiler dışında daha bir çok çevre konumlu ekonominin öz varlıklarının dış yatırımcılara oldukça ucuz satışını sağlamıştır. Bu proje şöyle çalışmıştır. Herhangi bir ülkede bir kamu kuruluşunu almak isteyen yatırımcı Dünya Bankası aracılığı ile pazarlığa oturmakta ve pazarlık sonucunda beliren fiyatı Dünya Bankası’na ödemekte ve malvarlığını ele geçirmektedir. Dünya Bankası ise varlığını satmaya hazır olan ülkenin kendisine olan borcun ödenen değer kadar kısmını silmektedir.

 

Özelleştirmenin en tipik uygulama biçimi kamu iktisadî işletmelerinin özel kesime satışı şeklinde gerçekleştirilmektedir. Kamu iktisadî teşebbüsleri zarar ediyor ya da piyasa işleyişinde devlet müdahalesinin engellenmesi gerekçeleri ile söz konusu kamusal malvarlıklar genellikle blok satış sistemi ile yerli ve yabancı şirketlere satılmaktadır. Çok Uluslu Yatırım Anlaşmaları çerçevesinde bu tür özelleştirmelerde ulusal sermayenin yabancı sermaye karşısında hiçbir üstünlüğü söz konusu değildir. Türkiye’de de TÜPRAŞ ya da PETKİM gibi çok değerli ve kâr eden güzide kamu kuruluşları yerli sermaye ile işbirliği içinde yabancı sermayeye satılmıştır. Bu tür satışlarda olması gereken fiyat, satışa sunulan işletmenin hayatı boyunca gerçekleştireceği üretimin bugüne indirgenmiş kapitalize değere eşit olması beklenirken, bir yandan blok satış nedeniyle potansiyel alıcı sayısının azalması, diğer yandan da bazı olumsuz piyasa koşulları nedeni ile satış değeri söz konusu teorik değerin çok altında gerçekleşmektedir. Bu tür satışlarda sermaye ile hükümet arasındaki ilişki düzeyi de fiyatın belirlenmesinde önemli olmaktadır. Türkiye’deki uygulamalarda bazı kamu kuruluşlarının satış fiyatı bu kuruluşların birkaç yıllık karını geçmediği ve işletmenin mevcut stoklarının değerini dahi karşılamadığı görülmüştür. Satışlar genellikle vadeli, hatta devletten sağlanan kredilerle yapılmaktadır. Tüm bu satış koşulları dikkate alındığında, özelleştirmelere satış olarak bakmaktan çok, kamusal birikimlerin belirli iç veya yabancı sermaye gruplarına güçlü mali destek aktarımı olarak görmek daha uygun olur. Bu tür özelleştirmelerin yabancı sermayeye yapılması durumunda, özelleştirme anında ekonomiye döviz girişi olurken, işletme kâr ettikçe ve merkeze kâr transferi yapıldıkça ekonomiden döviz çıkışı olur. 

 

Bazı durumlarda işletmenin satışı yapılmadan, belirli süre için işletme hakkı özel sektöre devredilmektedir. Satışı yapılmayan bazı kamu işletmelerinin iyileştirilerek işletilmesi koşulu ile özel kesime işletme hakkı devredilmektedir. Bunun anlamı, ileriki dönemlerde sağlanacak gelirlerin kapitalize edilmesi, yani işletme hakkının devri karşılığında gelecekteki gelirlerin bir anda elde edilmesidir. Bu uygulama genellikle bazı kamu yatırımlarının “yap-işlet-devret” modeli ile bütçeye yük yıkılmadan gerçekleştirilmesi amacıyla geliştirilmiştir.  

 

Bir diğer özelleştirme şeklinde bazı kamu hizmetlerinde üretim özel sektöre devredilmekte, ancak hizmet sunumu kamusal olarak sürdürülmektedir. Teorik olarak “özel üretim-kamusal arz” (private production and public provision) olarak bilinen bu uygulamada, çöp toplama örneğinde açıkça görüldüğü gibi, hizmetin arzı kamu kesimi içinde tutulmakta, yani hizmetin topluma sunumunda bir bedel söz konusu olmamakta, ancak üretim özel kesim tarafından gerçekleştirilmektedir. Çoğu kamu imar faaliyetleri de “ihale sistemi” olarak bilinen bu yolla gerçekleştirilmektedir. Karayollarının yapımı, çeşitli imar faaliyetleri “emanet sistemi” ile kamu ajanları tarafından değil, müteahhitlere ihale edilerek özel kesim içinde üretilmektedir. Özel kesimde gerçekleştirilen üretimde tüm üretim faktörlerine ilaveten müteşebbis faktörü de devreye girdiğinden dolayı, üretimin miktar ve niteliğinde bir değişiklik yapılmaması koşuluyla, özel kesimde yürütülen üretimin kamu kesiminde oluşan fiyattan daha pahalı olacağı açıktır. Bu farkı kamuoyunun gözünden kaçırabilmek için özel kesimin kamu kesiminden daha verimli çalıştığı savı geliştirilmiştir. İddiaya göre, özel kesimde müteşebbis de kendi payı olan kârı almakla beraber yine de maliyetler kamu kesiminden daha düşük olur, çünkü özel kesim daha verimli çalışır. Pratikte bu iddia doğrulanmaktadır. Ancak iddianın doğrulanması özel kesimin kamu kesiminden daha verimli olması koşuluna değil, özel kesimin emek istihdamında ve malzeme kullanımında genellikle kamu kesiminden farklı olarak yasal koşul ve usullere uymamasından ileri gelmektedir. Bundan dolayı, doğa koşulları karşısında genellikle kamu binaları özel kesim binalarına göre daha az mukavim olmaktadır.   

 

Başka bir özelleştirme türü ise, bazı alanlardaki kamu hizmetlerinin görülmesinin özel sektörden hizmet satın alınması yolu ile yapılmasıdır. Neoliberal politikalar çerçevesinde kamu kesimi de özel kesim gibi verimlilik ölçütüne göre çalıştığından, istihdam politikası tedricen iş koşuluna bağlanmaktadır. Şöyle ki çeşitli kamu hizmetlerinde devamlı kamu personeli istihdamı yerine, iş durumuna bağlı olarak özel kesimden hizmet alma yoluna gidilmektedir. Bunun en tipik örneğini sağlık alanında görmekteyiz. Çeşitli laboratuar ve görüntüleme işlemlerinin kamudaki hastanelerde yapılması yerine bu hizmetler özel kesimden alınmaktadır. Bu süreçle kamusal fonlar özel kesimde ilgili hizmet birimlerine aktarılmaktadır. Bu uygulamanın başka bir örneği de “geçici istihdam” ya da “sözleşmeli personel” yöntemidir. Yine sağlık ve eğitim alanında sıkça rastlanan bu uygulamada, hizmet arzı geçici eleman istihdamı yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Örneğin, eğitim kurumlarında eğitim süresinde sözleşmeli eleman istihdamı ya da bazı devlet hastanelerinde ihtiyaç olduğu durumlarda ve ihtiyaç kadar sözleşmeli eleman istihdamı yoluna gidilmektedir. Devamlı istihdam yerine geçici sözleşmeli personel kullanımında hizmet sunumu bütçeye daha hafif yük yıkmaktadır.  

 

Kamu hizmetlerinin alanının daraltılması şeklindeki özelleştirmelerde ise,  teknik olarak olanaklı olan durumlarda hizmet karşılığında belirli miktarda bedel talebi yoluna gidilmektedir. Eğitim ve sağlık hizmetleri bu alanda da en tipik örnekleri oluşturmaktadır. Eğitimde harçların giderek yükseltilmesi, sağlıkta belirli oranda bedel talep edilmesi kamu sunum alanlarının daraltılması anlamına gelmektedir.

 

Özelleştirme felsefe ve uygulamasını şu temel noktalarda toplamak olanaklıdır:

·        Özelleştirme, merkez kapitalist ekonomilerde sermaye krizinin aşılabilmesi amacıyla ulusal ekonomilerin dış dünyaya açılması, devletin küçültülmesi ve piyasa ekonomisinin işler kılınması politikalarını kapsayan “neoliberal” ya da “arz yanlı” olarak bilinen iktisat akımının uygulama aracıdır.

·        Merkez ekonomilerde yoğunlaşan aşırı birikimler bir yandan çevre ekonomilerde yüksek kârlı kamu işletmelerini ele geçirme, diğer yandan da yüksek spekülatif kazanç sağlama yollarını zorlayarak, sağladığı yüksek kârlar ve spekülatif kazançları merkez ekonomilere transfer etmektedir.

·        Gelişmekte olan ekonomilere verilen malî yardımların ya da dış ticaret yolu ile bu ülkelerin yüksek carî açıklarının risksiz itfa edilebilmesi için bu ülkeler kamu bütçesinin denk olması, hatta faiz borçlarının ödenebilmesi amacıyla  “faiz dışı fazla”, diğer bir deyişle “birincil fazla” vermesi gerekmektedir. Bunun sağlanabilmesi için kamu harcamalarının kısılması, devletin küçültülmesi ve “bütçe disiplini” (!) kuralına uyulması önerilmektedir.

 

 

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 529 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler