
Kapitalizm Barış Üretir mi?
Nasıl ki savaşların maddi bir temeli varsa, barışın da maddi bir temeli olmak zorundadır. O temel sınıf mücadelesinde yatmaktadır. Barış gökyüzünde asılı bir ideal değil, yeryüzünde inşa edilmesi gereken somut bir ilişkiler bütünüdür.
Umut Ersoy*
[email protected]
Öncelikle şunu belirtmek lazım ki birinci ve ikinci paylaşım savaşları emperyalist-kapitalist sistemin kendi iç çelişkilerinin zorunlu sonuçlarıydı. Eşitsiz gelişim ve çıkar çatışmaları, hammadde ve yeni pazarlara açılma ihtiyacı emperyalistler arasında hali hazırda paylaşılmış olan dünyanın yeniden paylaşılmasını gerektirdi ve bu halkların boğazlanması pahasına gerçekleşti. Bugün de benzer bir tarihsel eşikte duruyoruz. İnsanlık, bir yandan kanla yazılabilecek, hatta kitlesel bir yok oluş olasılığını de barındıran yeni bir paylaşım savaşının ihtimaliyle, diğer yandan “barış içinde, daha adil bir başka dünya” ihtimaliyle yüz yüze. Bu iki ihtimal birbirinden kopuk değil. Tam tersine aynı tarihsel sürecin hem birbirlerine bağlı hem de iki zıt yönü olarak karşımızda duruyor. Sonucun ne olacağını ise sınıf mücadelelerinin seyri belirleyecek.
Bugün “Üçüncü Dünya Savaşı başladı mı?” sorusuna verilebilecek net bir cevabımız yok. Savaş belki Suriye’de başladı, belki Ukrayna’da başladı, belki İran’a yönelen saldırılarla yeni bir evreye girdi. Belki bugün yaşanan çatışmalar, yarının büyük savaşının ön hazırlıkları, tahkimatlarıdır. Buna en iyi cevabı tarihçiler verecek. Ama önümüzde duran çıplak gerçek değişmiyor: Emperyalist güçler arasında yeniden paylaşım kavgası kızışıyor ve bu kavga genişleme eğiliminde. Çünkü kapitalizm barış üretmez. Kapitalizmde barış dediğimiz şey olsa olsa geçici bir ateşkestir. Sermaye sürekli büyümek zorunda olan, eğer büyümezse ölecek olan bir devdir. İktisadi rekabetin düğümü ise askeri zor yollarını kullanmaktan geçer. Kapitalizmin temel hareket yasası sermaye birikimidir ve bu yasa önüne çıkan her engelin aşılmasını şart koşar. Savaş bu anlamda sadece bir sonuç değil, aynı zamanda bir araçtır, hatta bir birikim modelidir. Düşen kâr oranlarını yükseltmek, yeni pazarlar açmak, kaynaklara el koymak için savaş sistematik olarak devreye sokulur. Savaşlar kapitalizmin hem yakıtıdır hem de kaçınılmaz sonucu.
1945 sonrası kurulan ve ABD’nin jandarmalığını yaptığı dünya düzeni "barış çağı" olarak sunuldu ama bu dönemde yaşanan savaşlarda on milyonlarca insan hayatını kaybetti. Askeri müdahaleler, ekonomik yaptırımlar ve eşitsiz ticaretin iç içe geçtiği bir düzendi bu. İsrail’in daha kuruluşuyla birlikte yürüttüğü sürekli savaş politikası bir varoluş biçimi halini aldı. SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte "tarihin sonu" masalı devreye sokuldu. Liberal demokrasinin insanlığın ulaştığı en yüksek aşama olduğu, küreselleşmenin tüm dünyaya refah ve barış getireceği söylendi. Ulus ötesi dev dünya şirketleri ve iç içe geçen ekonomiler savaşları engelleyecekti. Oysa bugün geldiğimiz noktada gümrük duvarları yükseliyor, eşitsizlik derinleşiyor, sosyal devletin kalıntıları bile tasfiye ediliyor. Sosyal politikalara ayrılan bütçe daralırken, savunma ve savaş bütçesi sürekli artıyor. Evrensel barış vaadi, yerini kalıcı bir savaş düzenine bırakmış durumda.
Bugün ABD hegemonyasının zayıfladığı, Çin’in ekonomik yükselişiyle dengelerin sarsıldığı bir dönemdeyiz. Kapitalizmin içsel çelişkileri birikiyor ve kaçınılmaz olan krizleri tetikliyor. Bu durum ABD’yi daha saldırgan, kendi koyduğu kuralları bile tanımaz bir çizgiye itiyor. Maduro’nun kaçırılması, Küba’ya uygulanan insanlık dışı abluka, Grönland ve Panama tehditleri ve son olarak İran saldırısı, hepsi birbirine bağlı. Uluslararası hukuk denilen şeyin aslında bir yanılsama olduğu, Gazze’deki soykırım başta olmak üzere defalarca gözler önüne serildi. Bir medeniyet projesi olarak sunulan AB’nin Avrupalı emperyalistleri, sadece soykırımcı İsrail’i politik olarak desteklemekle kalmadı aynı zamanda İsrail’e silah satarak soykırımdan kazanç da sağladı. Artık dünya düzenin haydutları kendi gerçekliklerini saklama gereği duymuyorlar. Maskeli balonun sonuna geldik. Egemenler için liberal demokrasilerin modası geçiyor. Irkçılık, yabancı düşmanlığı ve faşizm yükseliyor. Sistem kendi krizinin faturasını halklara kesmeye hazırlanıyor. Almanya tren ve araba fabrikalarını tank fabrikasına çeviriyor. ABD ise savunma bakanlığının adını savaş bakanlığına çevirdi. Kriz derinleştikçe yöntemler sertleşiyor ve çıplak güç uluslararası düzenin esas belirleyicisi olarak ön plana çıkıyor.
Bu olumsuz tablo aynı zamanda başka bir dünya ihtimalini bizzat kendi içinde taşıyor. Çünkü bu yapısal krizler aynı zamanda büyük altüst oluşların, büyük kırılmaların da zeminidir. Tarih, en büyük toplumsal dönüşümlerin çoğu zaman en büyük krizlerin ve yıkımların içinden çıktığını gösterir. Ama bu kendiliğinden gerçekleşecek bir ihtimal de değildir. Nasıl ki savaşların maddi bir temeli varsa, barışın da maddi bir temeli olmak zorundadır. O temel sınıf mücadelesinde yatmaktadır. Barış gökyüzünde asılı bir ideal değil, yeryüzünde inşa edilmesi gereken somut bir ilişkiler bütünüdür. Bugün insanlık keskin bir yol ayrımında duruyor. Bir yanda emperyalist barbarlık dünyayı yeniden paylaşım uğruna kana bulamaya hazırlanıyor. Diğer yanda ise bu barbarlığa son verebilecek bir toplumsal dönüşüm ihtimali var. Bu ihtimal, ancak halkların kendi örgütlü mücadelesiyle, işçi sınıfının tarih sahnesine tekrardan bağımsız bir güç olarak çıkmasıyla dönüşebilir. Bu yüzden mesele savaşın başlayıp başlamadığı değil. Asıl mesele, bu gidişata nasıl yanıt verileceğidir. Barışı soyut bir dilek olarak mı bırakacağız, yoksa onu mümkün kılacak maddi koşulları yaratmak için mücadele mi edeceğiz? Çünkü gerçek barış, ancak emperyalist savaşlara karşı sınıf savaşını yükseltenlerin ellerinde kurulabilir.
*Bağımsızlık Yolu Dış İlişkiler Sekreteri




















