
İran hep bugünü beklemiş gibi…
Görünen o ki, sonuçları pek de iyi hesaplanmamış bir hamle olarak ortaya çıkan bu savaş İran’daki molla rejiminin sağlamlaşmasına neden olacaktır.
Hasan Güngör*
[email protected]
İran ile ABD arasındaki husumeti ABD’de yaşayanların dışında bilmeyen var mı emin değilim. Televizyonun siyah beyaz olduğu dönemlerde belleğimde kalan şey 1979’daki İran – ABD rehine kriziydi. Henüz ilkokul 5. sınıfa gidiyordum ve ABD’nin Tahran Büyükelçiliğinde çalışan 66 kişi İran İslam Devrimi’nin olduğu yıl İranlılar tarafından rehin alındı. Son rehineler ancak 1981 yılında serbest bırakıldı. ABD başkanı Jimmy Carter ABD özel kuvvetlerine rehineleri kurtarma emri verdi. Ancak operasyon 24-25 Nisan 1980 tarihinde büyük bir fiyasko ile sonuçlandı. Fark edilmeden İran içindeki bir çöle inmeye çalışan ABD askerleri kum fırtınası ile karşılaştı. Operasyon iptal edildi. Ne var ki geri çekilmeye çalışılırken bir helikopter ile bir nakliye uçağı çarpıştı ve 8 ABD askeri öldü. O gün bugündür İran’daki rejim ABD’ni büyük düşman olarak ilan ederken, ABD’de İran’ı her fırsatta, bazen doğrudan, bazen de dolaylı olarak sabote etti. Ancak zaman zaman İran ile ABD ortak düşmanlarına karşı da perde gerisinde iş birliği yaptı. Örneğin 2002 yılında İran, Afganistan’daki Taliban ve El Kaide’yi hedef tahtasına oturtup onları yıpratmak için gizli gizli ABD ile görüşmeler yürüttü.
İran’daki rejim İslam devriminden itibaren kendi varlığını sürdürmenin yolunu İran’ın dış dünya ile olan tüm bağlantılarını ya keserek ya da zayıflatarak götürmeyi seçti. Bununla birlikte batının uyguladığı ambargolar bu izolasyonu fazlasıyla artırdı. Bu da ekonomik olarak sürdürülmesi zor bir seçeneğe dönüştü. 90 milyonluk bir nüfusa sahip olan İran OECD ülkeleri arasında üçüncü büyük petrol ve Rusya’nın ardından dünyada ikinci büyük gaz rezervine sahip olan ülkedir. İlaveten, endüstriyel metaller olarak bilinen, dünyanın en büyük çinko, ikinci büyük bakır ve dokuzuncu büyük demir rezervine sahiptir. Verimli topraklara sahip olması ile birlikte Hazar Denizi’nde yüksek kaliteli havyar üretimi yapmaktadır. Özellikle petrol ve doğal gaz zenginliği İran’ın bugüne kadar düşük profilli, gelişemeyen ve refah düzeyini artıramayan bir ülke olarak hayatını sürdürmesine sadece yardımcı olabilmiştir. 2024 yılı itibarı ile (Dünya Bankası) İran’daki fert başına milli gelir 4771.40 USD olarak ölçülmüş olmasına rağmen tüketim gücü paritesine göre bu rakam 16,224 USD olarak gerçekleşmiştir. İran ekonomisinin bu günkü durumu petrol ve doğal gaz gelirlerine bağımlı, 2020’den bu yana ortalama %40 enflasyon ile yaşayan ve gelir dağılımı bozulmuş bir görüntü çizmektedir.
Sahip olduğu petrol ve doğal gaz rezervleri İran’ı küresel sistem içerisinde önemli bir yere yerleştirmesine ilaveten coğrafik konumu bu önemi daha da artırmaktadır. İran dünya petrol üretiminin %20sine denk gelen bir miktarın ihracatının yapıldığı en önemli deniz geçiş yolu olan Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmektedir. Söz konusu boğaz ağırlıklı olarak Asya’da yer alan Çin, Hindistan, Güney Kore ve Japonya’nın petrol ve gaz ihtiyacını karşılayan bir özelliğe sahiptir.
28 Şubat 2026 tarihinde ABD İran’ın muhtelif şehirlerine bir hava harekâtı düzenleyerek saldırmıştır. Hepimiz İran’ın cılız kalacak bir karşılık vereceğini beklerken, İran inanılması zor büyüklükte bir güç ile bir hafta içerisinde çatışmayı bölgesel bir seviyeye çekerek öncelikle bölgedeki Amerikan üslerini ve eş zamanlı olarak da İsrail’i vurmaya başlamıştır. İran, sanki 1979’dan bu yana böyle bir çatışmaya hazırlanmaktaymış gibi bir görünüm sergilemektedir. 22 Mart gecesi İran’ın İsrail’e düzenlediği saldırıyı İsrail başbakanı “çok zor bir gece geçiriyoruz” diyerek İran’ın saldırıları sonucu İsrail’deki durumun vahametini özetlemiştir.
Bu çatışmanın küresel ekonomi üzerinde ciddi sonuçları olacaktır. Özellikle bölgedeki enerji altyapısının hedef alınması ve ilk nazarda petrol fiyatlarının 72 dolardan 103 dolar seviyesine (23.03.2026 itibarı ile), bilahare 112 USD’ye tırmanmış ve tekrar 104 USD’ye gerilemiş ve temel enerji girdisi halinde olan hem petrol hem de doğal gazın fiyatlarındaki artış tüm dünyaya enflasyonist bir baskı dalgası olarak yayılmaktadır. Buna ek olarak bu fiyatlar daha da yükselme potansiyeli barındırdığı halde ekonomik büyümenin de yavaşlamasını sağlama potansiyeline sahiptir. Bugün itibarı ile petrol fiyatlarının geldiği nokta henüz gelmesi gereken noktanın takriben 50 USD altındadır. Petrol fiyatlarının daha da artması sermaye piyasalarında daha büyük bir baskı oluşturacaktır. İlaveten faiz indirimi olasılıkları böylelikle ötelenecek ve sıkı para politikası uygulamaları uzayarak devam edecektir. Savaşın uzaması durumunda yayılan ekonomik belirsizlik politika yapıcıların elinin daha da zora girmesine neden olacaktır. Küresel ticaret, artan enerji maliyetlerinden olumsuz etkilenecektir. Dolayısıyla küresel ticaret, enerji ve finansal piyasaların aktarım mekanizmaları bölgesel olan bu çatışmanın etkilerini küresel sistem içerisinde yer alan her ülkeye ulaştıracaktır.
Görünen o ki, sonuçları pek de iyi hesaplanmamış bir hamle olarak ortaya çıkan bu savaş İran’daki molla rejiminin sağlamlaşmasına neden olacaktır. Bundan sonra göreceğimiz İran bu günkü durumundan çok daha fazla silahlanmış, savunmasını güçlendirmiş bir İran olacaktır. İsrail ise söylenenin aksine orta doğuda bir kaplan değil, daha çok bir kedi kadar güçlüdür ve bu imajı düzeltmesi pek olay olmayacaktır. Bu savaşa doğrudan dahil olmayan iki büyük güç olan Rusya ve Çin ise bu savaştan en karlı çıkacak iki ülke olarak görülmektedir. Yüksek seyredecek petrol fiyatları Rusya’nın Ukrayna faturasını petrol satışları üzerinden finanse etmesine olanak sağlayacaktır. Diğer yanda Çin ilk nazarda diplomatik platformlarda bir itibar artışı sağlamış durumdadır. Orta vadede bu itibar artışı ticari bir gelir şekline dönüşecektir.
*Prof. Dr. Doğu Akdeniz Üniversitesi Ekonomi Bölümü




















