
Gerçekçilik Kimin Tekelinde?
İnsanlığın ihtiyacı gücü akılla, hukuku cesaretle ve barışı gerçekçilikle buluşturabilecek liderliktir.
Birikim Özgür
[email protected]
Savaş görüntüleri artık yalnızca savaş bölgelerinin sınırları içinde kalmıyor.
Bombalanan şehirler, yıkılan hastaneler ve enkaz altından çıkarılan çocukların görüntüleri gündelik hayatımızın birer parçasına dönüşüyor.
Böyle zamanlarda savaş insanlığın ortak hafızasına kazınan bir tecrübeye dönüşüyor.
Ortadoğu’da son dönemde yaşanan gelişmeler bu karanlık tabloyu daha da ağırlaştırdı.
İsrail ile İran arasında hızla tırmanan askeri gerilim birçok insanın zihninde aynı soruyu büyütüyor:
Acaba Üçüncü Dünya Savaşı çoktan başladı mı?
Bu soru yalnızca uluslararası ilişkiler uzmanlarının tartıştığı bir mesele olmaktan çıkmış görünüyor.
Sıradan insanların günlük sohbetlerinde bile giderek daha sık dile getiriliyor.
Savaşın gölgesi büyüdükçe bu sorunun yarattığı kaygı da büyüyor.
Tam da böyle bir atmosferde Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşım dikkat çekiciydi.
Erhürman savaş karşısında hukuku, diyaloğu ve diplomasi zeminini savunanların çoğu zaman “romantik” olarak damgalandığını, buna karşılık güç ve çıkar dilini kullananların “gerçekçi” olarak sunulduğunu vurguluyordu.
Bu tespit üzerinde düşünmeye değer.
Ancak bu paylaşımı okurken zihnimde başka bir soru belirdi.
Gerçekçilik gerçekten yalnızca güç ve çıkar diliyle mi tanımlanır?
Daha akademik bir ifadeyle sorarsak, uluslararası ilişkilerde realizm barış arayışını dışlayan bir düşünce biçimi midir?
Uluslararası ilişkiler literatürü bu soruya açık bir cevap verir.
Akademik olarak eğitim bilimleri alanından gelen birisi olarak eğitim felsefesi üzerine çalışırken realizm kavramıyla karşılaştığımda beni en çok etkileyen şey, aynı düşünsel yaklaşımın farklı disiplinlerde şaşırtıcı biçimde benzer bir mantıkla ele alındığını fark etmek olmuştu.
Felsefede realizm, eğitim kuramlarında realizm, uluslararası ilişkiler teorisinde realizm…
Her biri farklı alanlarda tartışılıyor olsa da hepsinin ortak noktası dünyanın olduğu haliyle anlaşılmaya çalışılmasıdır.
Uluslararası ilişkiler alanında çalışan arkadaşlarla yaptığımız sohbetlerden anlayabildiğim kadarıyla realizm, devletlerin çoğu zaman güvenlik kaygıları ve güç dengeleri içinde hareket ettiğini kabul eden bir yaklaşım olarak anlatılır.
Ve bu yaklaşım savaşın maliyetlerini ve yıkıcılığını anlamaya çalışan bir düşünce geleneğini de içerir.
Bu nedenle realizm ile barış arayışı arasındaki ilişki çoğu zaman sanıldığından daha karmaşık bir görünüm taşır.
Belki de bu yüzden barışı savunanların “romantik”, güçten söz edenlerin ise “gerçekçi” sayıldığı bu tartışma bana eksik görünür.
Çünkü dünyayı olduğu gibi görmek ile dünyayı daha iyi hale getirmeye çalışmak çoğu zaman aynı düşünsel zeminde buluşur.
İsrail ile İran arasında son dönemde yaşanan gerilim bu tartışmayı daha görünür hale getirdi.
Ancak bütün bu gerilime rağmen bugün yaşananların henüz bir Üçüncü Dünya Savaşı olarak tanımlanamayacağını gösteren önemli işaretler vardır.
Her şeyden önce bu çatışma küresel ölçekte iki büyük askeri blokun doğrudan karşı karşıya geldiği bir dünya savaşı görünümü taşımıyor.
Bölgesel ölçekte son derece tehlikeli bir askeri kriz söz konusu olsa da birçok ülkenin bu çatışmaya taraf olmamak konusunda dikkatli bir hassasiyet geliştirdiği görülüyor.
Avrupa ülkeleri, bölge ülkeleri… Türkiye… Hatta Çin bile İran’la yakın ilişkilerine rağmen askeri müdahaleye destek vermekten kaçınmakta ve krizin diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini savunmaktadır.
İran’ın söyleminde de dikkat çekici bir çerçeve kurulmuş durumdadır.
Tahran yönetimi yürüttüğü askeri faaliyetleri İsrail ve ABD’nin saldırılarına karşı yürütülen bir varoluş mücadelesi olarak tanımlamaktadır.
Bu söylem elbette tartışmaya açıktır. Buna rağmen İran’ın retoriğinde de çatışmanın küresel bir savaşa dönüşmemesi gerektiğine dair bir hassasiyetin izleri görülmektedir.
Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde ortaya karmaşık bir tablo çıkıyor.
Son derece tehlikeli bir bölgesel gerilim.
Ama aynı zamanda birçok ülkenin bu gerilimin küresel bir savaşa dönüşmemesi için temkinli davranmaya çalıştığı bir uluslararası ortam.
Bu nedenle bugün yaşananları aceleyle bir Üçüncü Dünya Savaşı olarak tanımlamak yerine tehlikeli bir bölgesel kriz olarak görmek daha gerçekçi görünüyor.
Bu tablo geleceğin bütünüyle güvenli olduğu anlamına gelmez.
Ortadoğu’da büyüyen her askeri kriz enerji hatlarını, ticaret yollarını ve küresel ekonomik dengeleri etkileyebilecek potansiyele sahiptir.
Enerji fiyatlarında yaşanan dalgalanmalar üretim maliyetlerini yükseltir, enflasyonu tetikler ve özellikle dışa bağımlı ekonomiler üzerinde ağır baskılar oluşturur.
Küresel krizlerin yarattığı bu baskılar ekonomik dayanıklılığın ve sağlam kamu maliyesinin ne kadar hayati olduğunu yeniden hatırlatır.
Ekonomik yapısı kırılgan olan toplumlar bu tür şokları çok daha ağır hisseder.
Bu nedenle iç yapının güçlendirilmesi yalnızca ekonomik bir tercih olarak görülmez ve aynı zamanda toplumsal güvenliğin ve siyasal istikrarın önemli bir unsuru haline gelir.
Sistemimizin kırılganlığını azaltacak yapısal reformların hız kazanması, kamu maliyesinin güçlendirilmesi ve ekonomik dayanıklılığın artırılması giderek daha hayati bir önem taşımaktadır.
Ekonomik dayanıklılık yalnızca teknik bir ekonomi politikası meselesi olarak görülemez.
Aynı zamanda güçlü bir siyasi yönelim ve kararlı bir liderlik gerektirir.
Tam da bu nedenle içinde bulunduğumuz dönem güçlü bir siyasi akıl ve kararlı bir liderlik gerektiriyor.
İşte gerçekçiliğin ve rasyonelliğin bam teli tam da burada yatıyor.
Dünyada ve bölgemizde krizler art arda yaşanırken, içerde yapılabileceklerin en iyisini yapma iddiasını korumak ve varlığımızı güçlenerek sürdürme iradesini göstermek zorundayız.
Ekonomimizi sağlamlaştıran, kurumlarımızı güçlendiren ve toplumsal dayanıklılığı artıran her adım bu mücadelenin parçasıdır.
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın savaş karşısında hukuku, diyaloğu ve diplomasiyi savunan paylaşımı bu açıdan ayrıca anlam kazanıyor.
Çıkar ve güç dünyasının gerçeklerini bilen ama buna rağmen hukuku ve barışı savunabilen bir siyaset dili üretmek kolay değildir.
İnsanlığın ihtiyacı gücü akılla, hukuku cesaretle ve barışı gerçekçilikle buluşturabilecek liderliktir.
Ve bu nedenle böylesi bir dilin bizatihi Cumhurbaşkanımız tarafından temsil ediliyor olması, içinde yaşadığımız zor coğrafyada değerini bilmemiz gereken önemli bir siyasal imkândır.
Gerçekçilik savaşın kaçınılmazlığını ilan eden bir teslimiyet değildir.
Gerçekçilik insanlık adına barışı savunabilecek aklı ve cesareti ortaya koyabilme iradesidir.
Aynı zamanda sık sık yaşanan krizlerle başa çıkabilmek için içerde ciddiyetle reformları savunma sorumluluğudur.
Belki de Kıbrıslı Türkler için “bir başka dünya” tam da bu iradenin güç kazandığı ölçüde mümkün olacaktır.




















