1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. TEMMUZ’UN BULANDIRDIĞI ANILAR
TEMMUZ’UN BULANDIRDIĞI ANILAR

TEMMUZ’UN BULANDIRDIĞI ANILAR

Önümde boş bir sayfa ve bir solukta bir roman yazacakmış gibi doluyken yüreğimde kilitlenmiş kelimeler!.

A+A-

    Önümde  boş bir sayfa ve bir solukta bir roman yazacakmış gibi doluyken yüreğimde kilitlenmiş kelimeler!.Oysa hiç zorlanmadan  gider parmaklarım tuşlara ,kelimeler kendiliğinden  dökülür beyaz sayfaya. Ama bugün prangalar taktı anlayamadığım bir el onlara. Oysa tasarlamıştım bugün yazacağım konuyu. Eski dostluklardan, arkadaşlıklardan bahsedecektim çünkü kısa bir süre önce yıllardır görmediğim çok sevdiğim bir okul arkadaşıma rastlamış, onunla eski günlerden, müşterek arkadaşlarımızdan konuşmuş, o günlere ait anıların kapısını aralamıştık. İlkokul yıllarından beri tanıdığım bu arkadaşımla karşılaşmak beni yeniden o günlere taşımıştı. Ama ne yazık ki savaş yıllarını da barındıran zamanlardı onlar ve girdiğimiz Temmuz ayı hem o yılları, hem de bundan otuz yedi yıl önceki savaşı hatırlattı. Memleketimizi ve insanımızı her gün biraz daha çıkmaza ve yokluğa sürükleyen günlerin ve yılların başlangıcı olan o günü!.Bugün yazmakta zorlanışım onları hatırlamak istemeyişimden.Babamın 1964 Mart’ında  Baf’ta  bir havan mermisiyle kolsuz ve gözsüz kalışını kabullenmek istemeyişimden..Çocukluk ve ilk gençlik yıllarıma gölge düşüren, anılarımı bulandıran o kara günleri yok saymak isteyişimden..Ama ne yazık ki o günleri unutmam mümkün değil.

      Babamın kolunu ve gözünü kaybetmesi bizim için bir milattı. Onun sağlıklı zamanları milattan önce; yaralandıktan sonraki zamanlar milattan sonraydı. O neşe dolu, nüktedan adamın o hale gelmesi ruhumda derin yaralar açmış, bilinçaltıma koyu harflerle kazınmıştır. Daha da önemlisi birinci derecede yaralanmış bir malûl gazi olmasına rağmen o zamanın iktidarları(!) kayıtlara onu “malûl”  diye geçirmişlerdi. Babam ölünceye kadar bu haksızlığı düzeltmeye çalıştıysa da maalesef düzeltemedi. Çünkü öyle yazanlar hatalarını kabul ettikleri halde “emsal teşkil eder” bahanesiyle düzeltmek istemediler. Kalp krizi geçirip ölenlere “şehit”, parmağının ucu yaralananlar “gazi” payesi verilirken; kolunu ve gözünü yitiren babam sanki araba çarpmış da yaralanmış gibi “malûl” sayılmıştı. Kısacası, o zamanlardaki iktidarların da şimdikinden bir farkı yoktu.“Al birini, vur ötekine!”

     Korku, yokluk ve zaruret içinde geçen yıllardı onlar. O yılları yaşamış hiçbir Kıbrıslının unutması mümkün değildir. Yine de onca olumsuzluğa rağmen o yıllara ait güzel dostluklarımız ve anılarımız vardır. Göçmen olup evimizi terk ettiğimiz ve bir okul odasına sığınmak zorunda kaldığımız; içecek su bile bulamadığımız, “raşon” denen yiyeceklerle beslendiğimiz zamanlardı onlar.  Kolay değildi hayatımız ama yine de çocukluğun verdiği bazı duyguları savaş bile etkileyemiyordu. Dostluk ve dayanışmaydı bu duygular. O günlerimin arkadaşlarını her zaman bir başka yere koydum yüreğimde ve ömür boyu sürecek sevgiler, dostluklar edindim.

 

                                                ***

   Yıllar çok çabuk geçiyor ama çocukluk anıları nedense hiç unutulmuyor.Dün ne yaptığımı unutuyorum da çocukluğuma ait bazı kareler belleğimde taptaze, en ince ayrıntısına kadar duruyor.Hele çocukluk arkadaşlarım!.Yaş ilerledikçe onlar kardeşten farksız oluyorlar.Bütün arkadaşlarımız, tanıdıklarımız için bunları söylemek tabii ki mümkün değil hatta bir zaman geçtikten sonra o yıllara ait bazı yüzleri ve isimleri unutmamız da doğal.Ancak eskiye ait bazı isimler, yüzler ve anılar belleğimizden tamamen silinirken bazıları da dün gibi canlı dururlar.Araya giren zaman ve ayrılıklar bizi farklı iklimlere, farklı mekanlara ve farklı hayatlara savursa da onlarla karşılaşınca o günlere döneriz yeniden.Yaşımız kaç olursa olsun, hayatımız hangi mecralardan geçmişse geçsin birbirimizi okul önlüğümüz ve yakalığımızla, örülmüş veya at kuyruğu yapılmış saçlarımızla ve en mühimi çocuk saflığımızla görürüz. O günlere ait anıların bir kısmı canlanır daha dün yaşanmış gibi gözlerimizde. Kaygısız ve uçarı günlerimiz geçit resmine durur. Çocuk  kahkahalarımız yankılanır kulaklarımızda. Müşterek bir anımızı anlatırken tıpkı o günlerdeki gibi söz yarışına gireriz kimin daha çok hatırladığını ispat etmek istercesine. Sınıf öğretmenimizin bizi azarladığı, utandığımız, üzüldüğümüz o günleri komik bir hikâye gibi anlatırız. Platonik sevdalarımız gelir takılır aklımıza. O zamanlar en mahreminiz olan konular sıradan sohbetlere döner, güleriz o zamanki mahcubiyetlerimize.

     Hayat denilen yolculukta çok insan tanırız. Arkadaş, dost, sevgili!. Bunların bir kısmı geçen yıllara yenilir çeker gider, hayatımızdan silinir. Bazen ayni mekânı, ayni zamanı paylaşmak, görüşmek bile bir insanı unutturmamaya yeterli değildir. Buna karşılık aylar, yıllar boyunca görmemek ve konuşmamak da bir insanı unutmaya sebep değildir.

    Peki, nedir unutmamızın veya unutmamamızın sebebi? Bazı insanları bize unutturan, bazılarını da her şeye rağmen unutturmayan etken nedir? Bugüne kadar hayatınıza giren insanları düşünün. Eş, dost, akraba, komşu, sevgili.. Bugün bunların kaçını hatırlıyorsunuz? Belki bazılarının yüzü geçiyor önünüzden ama anlık bir esinti gibi, etkilemeden. Bazılarını hatırladığınızdaysa  zaman yetmiyor canlanan hatıralarınızın geçit resmini seyretmeye..

     Unutmanın veya unutmamanın sebebi akıl ve yürek olabilir mi?  Neden olmasın ki?. Aklımızın bazı insanları ve anıları unutması normaldir. Çünkü onun bir kapasitesi vardır. Yeni insanlara ve olaylara yer vermek için eskilerini siler ve unutur. Bize dostlarımızı, arkadaşlarımızı unutturan fail yüreğimizdir.             Unutmak, yolların, yılların araya girmesinden çok yüreklerin birbirine duygusuzluğudur. Her gün gördüklerimizin bazılarına yüreğimizin kılı kıpırdamazken yıllar önceki bir dostumuza, arkadaşımıza,  komşumuza hep yer veririz hatırlayışlarımızla. Yüreğimizin hala unutmadığı kaç kişi var? Kaç kişiyi görünce yüreğimiz dalgalanır, içimiz sıcacık olur? İşte unutulmayanlar onlardır. Yürek kendine göre bir ayıklama yapar; bazılarını yıllara, yollara meydan okuyarak koynunda bugünlere, hatta yarınlara taşır, bazılarının da kaydını bile yapmaz. Yüreğimizde misafir etmediğimiz kişiler ve anılar, belleğimizden de silinmeye mahkûmdurlar.

     Gün gelir yüreğimizde yer verip belleğimize de kazıdığımız dostlarımızı, sevdiklerimizi ve onlara ait anılarımızı bazı nedenlerden dolayı unutmak isteriz.  Yüreğimizi de, beynimizi de ne kadar zorlasak nafile. Acı duyarız ama unutamayız. Hayatımızdan çıkarabiliriz belki onları ama yüreğimizden  ve anılarımızdan asla!.Dileyelim ki sevdiklerimiz, onları unutmak isteyeceğimiz vesileler yaratmasınlar.Çünkü dostluk kardeşlik kadar değerlidir.

     Geçen gün yıllar sonra karşılaştığım arkadaşım, “unutmak ve unutmamak” kavramlarını irdelememe neden oldu. Ne derece doğru saptamalarda bulundum bilmiyorum ama yıllar önce onunla ve başka çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşımla yaşadığımız bir anımı anlatmaya can attığımı biliyorum…

                                       ***

      Ortaokula yeni başlamıştık. O zamanlar Cumartesi günleri de okul vardı ve biz Cumartesi gününü iple çekerdik. Çünkü haftada iki gün Türkçe film gösterilirdi Yeşilova sinemasında. Hiç kaçırmazdık. Hatta iki gün üst üste ayni filmi seyrettiğimizi hiç unutmam.  Başka eğlencemiz de hemen hemen yok gibiydi zaten. Sinema arkadaşım ayni mahallede oturduğumuz Özden’di. Bazen Özay’ı da ayarlar üçümüz giderdik. Aslında Özay’dan çok abisinin gönlünü etmeye çalışırdık ona izin versin diye. Benim abim Salih de sinemaya gitmemi istemezdi ama ben galiba biraz asi ruhluydum. Annem babam izin verince abimi dinlemezdim ama yine de ondan gizli giderdim sinemaya. Sinemaya gitmek yanlış bir şey değildi ve esasen kendisi hiçbir filmi kaçırmazdı. O zaman ben de ondan gizli de olsa giderdim. O günlerde sinema en büyük tutkumuzdu. Abim evden ayrıldıktan sonra çıkardım ben. Özdenle buluşurduk. İki şilindi sinema bileti. Fena para sayılmazdı o zamanlar. Harçlığımdan biriktirirdim veya yeni öğretmen olan ablam verirdi sinema parasını. Hiç unutmam, bir seferinde abisini ikna etmiş ve Özay’ı da alabilmiştik ama geç kalmıştık. Bu yüzden koşarak gidiyorduk. Filmin başını kaçırabilirdik aksi halde. Aksilik bu ya yağmur yağmaya başladı ve kısa sürede sağanağa dönüştü. Dükkân kepenklerinin altına sığına sığına sırılsıklam bir vaziyette sinemaya ulaştık. Biletlerimizi aldık ve salona girdik ama her taraf zifiri karanlıktı. Film başlamıştı. Oturacak yer arıyorduk ama her taraf doluydu. Zaten o karanlıkta boş yerleri de seçemiyorduk. Bir süre bakındıktan sonra birkaç boş sandalye görebildik ve hemen oturduk. Filmi anlamaya çalışıyorduk. Hiç unutmam “Bülbül Yuvası” ydı film. Başrollerde Belgin Doruk, Göksel Arsoy. Öyle kaptırdım ki kendimi filme yanımda kimin oturduğuna bakmak neden sonra geldi aklıma.  Gözümün ucuyla dönüp baktığımda bir de ne göreyim! Perdeden gözünü ayırmayan biri! Salih abim!. Dirseğimle hemen yanımda oturan Özdeni dürttüm ve ona abimi gösterdim. Neyse o fark etmeden kalkıp başka bir yere geçtik. Filmin sonuna doğru da kaçarcasına sinemayı terk ettik. Salih abime yakalanmaktansa filmin sonunu görmemek daha hayırlıydı.

    

    

          

Bu haber toplam 1162 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler