
Zamanlardan İnsan Olmayan
Ancak zamanla olan ilişkimizi sıfırlamak ve eşitlikçi bir yaklaşımla evrene ya da daha basiti etrafımızdaki insan olmayan canlılarla uyumlanan bir görüye dönerek, bizim dışımızdaki dünyanın ritmine dahil olmamız gerektiğine inanıyorum.
Salamis Ayşegül Şentuğ-Tuğyan
asentug137@ gmail.com
"Buradan bakmasak mı?" diye başlamak istiyorum söze.
Sorduğunuz soruda yer alan; zamanı insanın sübjektif algısı ile nesnel gerçekliği arasına, yani bilincin müdahalesi ile dış dünyanın işleyişi arasına sıkıştıran o geleneksel dikotomi, belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biridir. Bu ayrım, modern düşüncenin temellerini atan ve bizi doğrudan Immanuel Kant’ın "Transandantal Estetik"ine çıkaran bir eşiktir. Kant, zamanı dış dünyada var olan bir "nesne" değil, zihnimizin deneyimi mümkün kılan apriori bir formu, yani dünyayı içine yerleştirdiğimiz zihinsel bir koordinat sistemi olarak tanımlamıştı. Ancak bu felsefi miras, her ne kadar algılayış biçimimizi temellendirse de bizi zamanı sadece antropolojik bir kafese hapsetmeye itti: İnsan bu dikotomi içinde ya zamanın hâkimi ya da kurbanı. Bu ayrım, insanı zamanın öznesi yaparken, insan dışı varlıkların ve evrensel döngülerin o devasa ritmini göz ardı eder.
Bu noktada Marc Wittmann, Hissedilen Zaman adlı kitabında, geçmişe ve geleceğe dair olan her şeyin daima "şu andaki" deneyimlerle ilgili olduğunu savunarak radikal bir iddiada bulunur: "Biz zamanız." Wittmann’ın çalışması; insanın içsel saatlerine, benlik ve zamansallık arasındaki kopmaz bağa ve beynin nörobiyolojik ritmine dair muazzam bir derleme sunar. Ancak "biz zamanız" iddiası, insanı hem varoluşsal olarak yüceleştiren hem de onu zamanın yegâne taşıyıcısı kılan, türümüzü evrenin merkezine koyan kibirli bir yanılgı illüzyonuna hapseder. Küresel ısınma ve türlerin yok oluşu; aslında insanın kurguladığı o "yapay süre" ile gezegenin "gerçek ritmi" arasındaki senkronizasyonun bozulmasıyken, bizim insan merkezli bakışımız bu yıkımı sadece kendi takvimimiz üzerinden okumaya devam eder.
Türümüz; zamanı fizikselleştirmek, duyumsamak, algılamak ve kontrol altına almak için güneş saatinden atom saatine, kronometrelerden takvimlere kadar sayısız düzenek inşa etmiştir. Ancak zamanla olan ilişkimizi sıfırlamak ve eşitlikçi bir yaklaşımla evrene ya da daha basiti etrafımızdaki insan olmayan canlılarla uyumlanan bir görüye dönerek, bizim dışımızdaki dünyanın ritmine dahil olmamız gerektiğine inanıyorum. Neden zamanı hâlâ doğrusal bir akış, bir "süre" olarak kurguluyoruz? Biyolojik perspektiften baktığımızda; bir günden kısa süren ultradiyen, bir günden uzun olan infradiyen veya bir yıla yayılan sirkanual ritimlerle nefes alan bir biyosferde yaşıyoruz. Bir dinlenme anı ile diğer dinlenme anı arasına sıkıştırdığımız bir "gün" içinde yapabildiklerimiz üzerinden kendimizi değerlendiriyoruz. Bizim o her şeyi sıkıştırmaya çalıştığımız "gün", verimliliğimizi ölçtüğümüz haftalar; dünyanın yaşayan en yaşlı canlısı, 193 yaşındaki kaplumbağa Jonathan’ın gözünden bakıldığında ne anlama gelir?
Neden zamanı bir "dış gerçeklik" olarak değil de tüm türlerin paylaştığı bir "içkinlik" alanı olarak okuyamıyoruz? Henri Bergson, zamanı rasyonel ve ölçülebilir bir nicelik olmaktan çıkarıp içsel bir akışa yerleştirirken, onu bilincimizin en derin, bölünemez bir parçası haline getirir. Bergson’a göre saatlerin ölçtüğü zaman bir kurgudur; gerçek olan ise zihnin kesintisiz akışı, yani kendi iç süremizdir (durée). Ancak Bergson’un bu içsel zamana yaptığı vurguyu bir adım öteye taşımak gerekiyor: Zaman tüm canlılarla birlikte içinde titreştiğimiz bir var oluştur. Biz aslında zamanla değil, ona kendi ellerimizle giydirdiğimiz o mekanik "süre" ile kafayı bozmuş durumdayız. Süre, zamana uyguladığımız yapay bir basınçtır; onu bölümlere ayıran, verimlilikle ölçen ve nihayetinde bizi strese hapseden o toplumsal saatin ağırlığıdır. Kendimize koyduğumuz duygusal, fiziksel ya da toplumsal sınırlar çerçevesinde bu basınçtan azade olmak, o daralmış vakit algısından kaçmak için "farkındalık" seminerlerine sığınıyoruz. Oysa Marc Wittmann'ın bahsettiği "hissedilen zaman", eğer Bergson’un işaret ettiği o saf akıştan koparılıp sadece izole bir insan bilincine hapsedilirse, kendi başına bir hapishaneye dönüşür. İnsan, kendi içsel saatine bu kadar odaklandığında, aslında dışarıdaki o evrensel ritimden daha da kopar. François Y. Doré, Hayvanların Kafasından Neler Geçiyor? kitabında periyodik zaman ve hayvan davranışı üzerine çarpıcı örnekler sunar: Boz ötleğeninin besin kaynaklarının aralığına göre uçuş vaktini hassasça ayarlaması veya kara gözlü junko kuşunun ebeveyn davranışlarında tahmine dayalı zaman ölçümlerinde bulunması, biyolojik saatin kusursuz işleyişini kanıtlar.
Ancak biyolojik zamanla uyumlanma, çoğu zaman şu kültürel ikilemi beraberinde getirir: Carpe diem! Yarını düşünme, bir daha mı geleceğiz dünyaya, anı yaşa! Muhtemelen insanın zamanla en büyük sınavı da budur; gelecekte daha iyisi, daha fazlası veya daha güzeli için "sabretmek" ile anı yaşayan itkisel bir varoluşa sürüklenmek arasındaki o gerilim. Uzun yıllar bu "gelecek tahayyülü" kapasitesinin insanı diğer canlılardan ayıran bir özellik olduğu düşünüldü. Oysa Animal Cognition dergisinde yayımlanan ve Yeni Kaledonya kargaları ile çocukların hazzı erteleme yeteneklerini kıyaslayan çalışma (Delayed gratification in New Caledonian crows and young children, 2019), karga ve kuzgunların, beklediklerinde daha iyi bir yiyecek elde edeceklerini bildiklerinde içgüdüsel arzularını bastırabildiklerini, hazzı erteleyebildiklerini yani "beklemeyi bildiklerini" ortaya koymuştur. Güvercinler ve tavuklar sadece birkaç saniye sabredebilirken; şempanzelerin ve kargagillerin "zaman miyobu" olmadıklarını, anın itkisel dürtülerine hapsolmayıp geleceğe dair bir "yatırım" yapabildiklerini görmek, aslında insanın zaman üzerindeki mülkiyet iddiasını çürüten en güçlü örneklerden biridir. Karga geleceği simüle edebiliyorsa, kendisi de kendi Corvus diyarında zamanın kendisi olduğunu iddia ediyor mudur?
İnsanın zamanla olan karmaşık ilişkisini anlamak istiyorsak, önce zamanın diğer canlılarla olan ilişkiselliğine bakmalıyız. Burada Thomas Nagel’in Bir Yarasa Olmak Neye Benzer? adlı eserinde savunduğu o aşılmaz duvarda olduğu gibi, gerçekten bir yarasa olamayacağımızın ve dünyayı onun duyularıyla deneyimleyemeyeceğimizin farkındayım. Nagel, bir insanın "yarasanın bakış açısını" hayal etmeye çalışsa bile, bunun yine sadece bir insanın yarasa olma hayali olacağını, öznel deneyimin aktarılamayacağını savunur. İşte bu noktada bizi diğer türlerden ayırdığı iddia edilen o "homo imaginatus"a, yani hayal gücümüze başvurabiliriz. Bu çaba yine "insanca, pek insanca" kalacaktır; ancak insanın ötesinde bir zaman algılayışını imgelem pratiklerine yerleştirmek bile devrimsel bir adımdır.
Hayvanın zamanla ilişkisini ele alan edebiyatın önemi tam da burada doğar. The New Yorker’da yayımlanan "Kurgu Bize Hayvanların Nasıl Düşündüğünü Gösterir Mi?" başlıklı makalede tartışıldığı üzere, edebiyatın hayvan zihnine sızma çabası aslında bir temsil meselesidir. Edebiyat temsillerinde hayvanların zamanı nasıl duyumsadığı, Wittmann’ın "biz zamanız" dediği o kapalı devre insan bilincini kırmaya yardımcı olabilir mi? Örneğin, modern edebiyatın en büyük zamansal kırılmalarından biri olan Kafka’nın Metamorfosis’inde Gregor Samsa’nın dönüşümü, bir alarm saatinin sesiyle başlar. Samsa, zamanla olan mekanik bağlarından ve mesai disiplininden özgürleşmeden hemen önce, insan zamanının o en keskin baltasını, alarm sesini işitir. Wajdi Mouawad ise Anima adlı eserinde bir kadının cinayetini evdeki kedinin, camdaki kuşların ve doğadaki diğer canlıların gözünden anlatırken bizi Wittmann’ın "biz zamanız" diyen insan merkezli bilincinden uzaklaştırıp hayvanın ontolojik mağrurluğuna çağırır. Mouawad, hayvanın dilinden şunu fısıldar: "Süre diye bir şey yoktur, anlardan başka bir şey yoktur; anların peş peşe sıralanması süre yansımalarını yaratır." Max Porter, Tüylü Bir Şeydir Şu Yas’ta bu ritmi "yas" üzerinden kurar. Eve gelen karga, "artık ihtiyaç duyulmayana dek" orada kalacağını söyler. Porter’ın kargası, yasın o doğrusal olmayan, takvimlere sığmayan doğasıdır. Byung-Chul Han’ın Zamanın Kokusu adlı kitabında bahsettiği gibi, beklenti alanlarından biri olan yas aralığı, sadece bir aralık olduğu için bile ıstırabın topolojisine aittir. İnsan-zaman ilişkisindeki en büyük kırılma yas anında yaşanır; saatler ilerlerken acının donup kalması, nesnel ve öznel zaman arasındaki o devasa uçurumu doğurur. Ancak Porter’ın kargası, bu uçurumu hayvansal bir mevcudiyetle kapatır. Karga orada olduğu sürece zaman "yas"tır; karga gittiğinde acı hafiflemiş değil, zamanın ritmi değişmiş olur. Edebiyat, hayvanın bakışını ödünç alarak insanı kendi zamansallığının mutlaklığından kurtarır.
Wittgenstein’ın dünyayı anlamak için farklı bakış açılarına ihtiyacımız olduğuna dair o meşhur vurgusu, burada hayvansal zamandan öğrenecek çok şeyimiz olduğunu hatırlatır. Zaman ne sadece sübjektif bir algıdır ne de bizden tamamen bağımsız bir dış gerçeklik; zaman, bizi yaşayan bir oluş ritmidir. Ve bu ritim, bizim irademizden çok daha kadim, çok daha içkindir. Wittmann’a katıldığım bir nokta varsa o da şudur: deneyimlediğimiz her şey şu andadır; ama o 'an', sadece insana değil, tüm bir biyosferin ortak nabzına aittir.
Belki de sorunun cevabının insan koşullanmış zaman algısından kaymış olması, şu anda yazmakta olduğum tiyatro oyunumdaki baş karakterin bir türlü ölemeyen, 12 bin yıldır aramızda yaşayan bir hipopotam olmasından kaynaklıdır. Belki de bunlar şu anda içimde yaşayan hipopotamın cevaplarıdır. Ancak cevabımı şu soruyla bitirmek isterim: Bir insan için değil, bir karga için değil, bir hipopotam için değil, bir sinek için değil, bir fosil için zaman nerede birikir?
Kaynakça:
· Bergson, H. (1910). Time and Free Will: An Essay on the Immediate Data of Consciousness. (Trans. F. L. Pogson). London: George Allen & Unwin.
· Byung-Chul Han. (2018). Zamanın Kokusu: Bulunma Sanatı Üzerine Felsefi Bir Deneme. İstanbul: Metis Yayınları.
· Doré, F. Y. (2021). Hayvanların Kafasından Neler Geçiyor?. İstanbul: Alakarga Yayınları.
· Dufour, V. (2019). "Delayed gratification in New Caledonian crows and young children: Influence of item quantity and quality". Animal Cognition, 22(3), 297-312.
· Kafka, F. (2014). Dönüşüm. İstanbul: Can Yayınları.
· Kant, I. (1998). Critique of Pure Reason. (P. Guyer & A. W. Wood, Eds. & Trans.). Cambridge: Cambridge University Press.
· Mouawad, W. (2012). Anima. Montréal/Arles: Leméac/Actes Sud.
· Nagel, T. (1974). "What Is It Like to Be a Bat?". The Philosophical Review, 83(4), 435–450.
· Porter, M. (2015). Grief is the Thing with Feathers. London: Faber & Faber.
· Wittmann, M. (2018). Hissedilen Zaman: Zamanı Nasıl Algılarız?. İstanbul: Metis Yayınları.


















