1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Dil(im)in Uzakyakın Sınırları…
Dil(im)in Uzakyakın Sınırları…

Dil(im)in Uzakyakın Sınırları…

İnsan bir dil içine doğar, oradan beslenir, orada yaşar, kendini orada bulur ve oradan aşar.

A+A-

Hakkı Yücel
[email protected]

“Yazma zevkini keşfedebilmem için yurtdışına çıkmam gerekti…. Kendi dilimi kullanma imkânsızlığı içinde bulunurken, dilimin bir yoğunluğu, bir kıvamı olduğunu, soluduğumuz hava gibi olmadığını, aksine kendi yasaları, kendi kestirme yolları, dehlizleri, çizgileri, yokuşları, yamaçları, girinti çıkıntıları, kısacası bir fizyonomisi olduğunu, bir peyzaj oluşturduğunu ve bu peyzajda kelimelerle cümleler etrafında dolaşılabileceğini, özetle önceden göremediğim bakış açıları olduğunu fark ettim.

Bana yabancı olan bir dili konuşmak zorunda olduğum İsveç’te, o birden dikkatimi çeken fizyonomisiyle kendi dilimin, yabancı ülke veya gurbet dediğimiz yer’siz yerde kalırken mesken tutabileceğim en gizli ama en emin yer olduğunu anladım. Sonuçta tek gerçek vatan, insanın ayağını basabileceği tek toprak, başını sokabileceği, sığınabileceği tek ev çocukluğundan itibaren öğrendiği dildir.” (‘Güzel Tehlike’. Metis Yayınları. M.Foucault.)

 

1.

Unesco 17 Kasım 1999 tarihinde aldığı bir kararla 21 Şubat’ı ‘Dünya Anadili Günü’ olarak kabul ve ilan etti. Kararın gerekçesi dünyada mevcut, çoğunluğu Asya ve Afrika kıtasında yer alan 7000’i aşkın dilden 3000 kadarının yok olduğu ya da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı, bu sayının geçen zaman içinde giderek daha da artıyor olmasıydı. Kültürel çeşitliliği ve çok dilliliği korumak adına alınan kararda 21 Şubat tarihinin anma günü olarak seçilmesinin nedeni ise, 1952 yılının 21 Şubat’ında Bangladeş Üniversitesi öğrencilerinin ‘Bengal Dili’nin korunması adına yaptıkları eylemlerinin polis tarafından kanlı bir şekilde bastırılmasıydı.

Özellikle uluslaşma/ulus devletleşme sürecinde, kurulan yeni devlet sınırları içinde ulusal bütünlüğü sağlamak adına ideolojik/monolitik güç olarak hâkim majör dilin, azınlık diller -minör diller- üzerinde, yasaklayıcı/engelleyici bir baskı aracına dönüştüğü; keza, sömürgecilik döneminde benzer şekilde sömürgecinin sömürgesi üzerinde hegemonik güç oluşturmak adına yerel dillere yönelik açık-gizli aynı zorba tavrı sergilediği bilinen tarihsel bir gerçeklik. Bir başka gerçeklik ise, baskıya maruz kalan dillerin kültürel/ideolojik/politik karşı direniş hareketlerinin temel unsuru haline gelebildikleri. Evrensel ölçekte tarihsel gelişim ve yaşanan deneyimler de göz önüne alındığında malûmun ilâmıdır: ‘Dil’ salt bir iletişim aracı olmaktan öte, kültür inşa eden ve aktaran, varoluşsal/yaşamsal önemi ve değeri haiz, canlı bir organizmadır. İnsan bir dil içine doğar, oradan beslenir, orada yaşar, kendini orada bulur ve oradan aşar.  Her dem gündemde olması da bu yüzdendir. Buradan bakınca Kıbrıslı Türkler olarak içinde yaşadığımız ve yurt bellediğimiz bu sorunlu küçük adada ‘dil’in -bizatihi bu sorunun da tetiklediği-, bilhassa ‘kimlik-özne’ olma kapsamında zaman zaman alevlenen tartışma konusu haline gelmesi, bu konuda spekülatif açılımların ortaya konması da anlaşılır bir durumdur. Baştan söylemeliyim bu yazı, genel anlamda ‘dil’ ve özel olarak da Kıbrıslı Türklerin ‘dili’ üzerine, yazarının irade/zihin/bilinç kapasitesiyle sınırlı yazılmıştır.   

 

2.

‘Dil(ler)’in ne zaman ve nasıl ortaya çıktığına dair görüşler, teoriler muhtelif: Bu konuda teolojik açıklamalar da var (Ör. Babil Kulesi: Başlangıçta yeryüzünde tek bir dilin konuşulduğunu, sonrasında dillerin parçalanmasını/çoğullaşmasını kendinde simgeleyen, Tanrı’ya ulaşmak için inşa edilen kule; mitik/teolojik bir söylence), seküler/bilimsel açıklamalar da. Genel bir ifadeyle şu söylenebilir: Biyolojik/anatomik olarak doğuştan gelen ve de çevresel/kültürel sonradan oluşan faktörlerin birlikteliğiyle ortaya çıkan diller, önce ses olarak, işaret ve sembollerle, sonrasında sözcüklerin devreye girmesiyle daha da gelişerek başta iletişimi sağlamaya yönelik işlev görürken, zaman-mekân ölçekli dinamik bir seyir halinde ilerleyen gelişim süreci, insanlığın tarihsel gelişimiyle/talepleriyle ilişkili aşamalar kaydeden bir nitelik kazanarak yoluna devam eder. Özetle, somut-sınırlı ihtiyaçları karşılamak üzere başlayan, ilk etapta nispeten basit halden, nesneleri adlandırmaya/temsil etmeye, anlamlandırmaya ve de hayatı/dünyayı anlamaya varana dek daha komplike, giderek daha çok kolektif mahiyet kazanan bir seyir olacaktır bu. Salt iletişim aracı işlevinden (dış-sal/yüzeysel), varoluşsal anlamda (iç-sel/derin/düşünsel) kurucu/yapıcı unsur olmaya; kültür inşasından aynı zamanda onun taşıyıcısı olmaya; ayrı ayrı bilimin konusu olmaktan bizatihi kendi bilim (kurallarını kendinin belirlediği) olmaya; onu mucizevi kılacak, dil içinde başka bir dile dönüştürecek sözcüklerin metaforik/imgesel mahiyet kazanmalarına (işte edebiyat -bilhassa şiir-, işte sanat, işte estetik; ‘’Kelimelerin mucizesi: Miracullum litterarum’’) varana kadar, duygu ve bilinç yükü artarak devam edegelen dinamik/doğurgan, bir seyir.

 

3.

Modern dönem ve beraberinde milliyetçilik ideolojisi temelinde uluslaşma/ulus devletleşme süreci dilin bu tarihsel seyrinde, kazandığı mahiyet ve sonuçları itibarıyla, ciddi bir yol ayrımıdır. Şöyle ki, bu dönemde dil, ağırlıklı olarak, sınırları belirli bir coğrafyanın (devlet) ve orada yaşayanların (ulusal topluluk) adı ile anılan/çoğullaşan (Türkçe, İngilizce, Yunanca, Almanca vb.) ve bu sınırlar dahilinde başta etnisite olmak üzere temel belirleyenler çerçevesinde bütüncül (tek tip) kimlik, ortak kültür, duygu, bilinç oluşturma işlevi üstlenmeye yönelik bir nitelik kazanır. Bu bağlamda, içindeki ayrık otlardan/yabancı unsurlardan arınmak da dahil, yapısal-kurumsal hayatın bütün alanlarında, amacına uygun, devletin ideolojik aygıtı olarak çalışır. Belirli sınırlar ve müktesebat çerçevesinde şimdi dil, içine doğanların doğal olarak öğrendiği, onunla beslenip büyüdüğü, kendini onunla ifade ettiği, varoluşsal olarak onunla anlam kazandığı, kuşaktan kuşağa aktarılan, bireysel-kolektif hafızaya dönüşen bir ‘anadil’ olarak tanımlanır/benimsenir. (Uluslaşma öncesi dönemde de aynı dili paylaşan kolektif topluluklar için dil içine doğulan ve oradan beslenen ‘ana’ olma hüviyeti taşımıştır; uluslaşma sürecinde bu tanımlamanın güç ve resmiyet -resmi dil- kazanması ise dilin işlevi, misyonu ve yüklendiği anlam yoğunluğuyla ilgilidir.) Bu süreçte ‘anadil’lerin her birinin kendi kuralları olacak ve de oluşum/gelişim serüvenleri kendilerine özgü farklılıklar gösterecektir.

Burada tartışmalı olan kritik bir husus, saflık, yabancı olandan arınmışlık halleri bakımından ‘anadil’lerin ne kadar saf, yabancı olandan arınmış, oldukları/olabilecekleri/olmaları gerektiğidir. Şundan: Bu diller birdenbire ortaya çıkmış ya da sil baştan doldurulacak boş levhalar (tabular rasalar) değillerdir. Değillerdir, çünkü, maddi zeminini/alt yapısını geçmişten gelen ve elan devam eden kültürel süreklilik teşkil etmektedir ve o kültürel süreklilik de saflık ve monolitik bütünlükten yoksun bir çokluğu/çeşitliliği içkindir. (Örneğin 1789 tarihinde ulus-devlet Fransa’da nüfusun yarısı Fransızca bilmekte, geri kalanlarda Bask lehçesi, Almanca, İtalyanca etkili lehçe/diller olarak öne çıkmakta; benzer durum ulusal-siyasi birliğin sağlandığı Almanya’da Almanca bilenler ve İtalya’da İtalyanca bilenlerin oranlarında -burada çok daha düşük- da gözlenmektedir). Haliyle ‘anadil’in saflık/bütünlük oluşturma iddiası ve bunda ısrar, tarihsel arka planı oluşturan ve de çokluk/çeşitlilik içeren kültürden radikal kopuşları gerektiren sorunlu bir ilişkiyi ve de bunun ağır sonuçlarını gündeme getirecektir. Tarihsel seyir içinde öyle de olmuştur zaten.

Keza yeni bir siyasal/kültürel yapı olarak sınırları çizilen coğrafyaların da (ulus-devletlerin de) bu bütünlük/saflık iddialarını karşılayacak tek tip toplumsal dayanaktan yoksun olmaları (imparatorluk geçmişinin bakiyesi farklı etnik, dinsel, kültürel unsurları içermeleri), bu iddiada ısrarın, ‘anadil’in oluşma sürecinde kopuşlar yanında, yukarıdan aşağıya buyurgan politik/ideolojik dayatmaların/baskıcı uygulamaların yöntem olarak kullanılmasına yol açacak, bunun da, örnekleri bugün hâlâ görülen, dramatik sonuçları olacaktır.

Yaşanan gelişim sürecinin mahiyeti, kapsamı ve muhtevası açısından anadillerde niceliksel/niteliksel fark yaratacağı bir başka kritik husus ise şudur:
-Bu süreci, çeşitliliği içkin geniş zamana yayılan kültürel sürekliliği gözeterek sürdüren; az ya da çok, yaşam pratiği içinde bu çeşitlilikten kendine pay çıkaran, kendinde karşılığı olanları sahiplenen, böylece dilin sınırlarını niceliksel olarak genişletirken niteliksel olarak derinleştirenler, yoğunlaştıranlar. Burada ‘anadil’ mensuplarında duygu/bilinç/anlam zenginliği yaratacak potansiyeli mündemiçtir.
-Bu süreci -özellikle geç kalınmış modernleşmenin söz konusu olduğu devletlerde- o gecikmişliği bir an önce aşmak adına, hızlı ve aceleci bir seyir halinde yaşayanlar. Burada ulus inşa edilirken, bütünlük/saflık oluşturma talebi/çabası, dilde keskin/radikal bir arınma faaliyeti olarak tecelli eder ki bu da, bir yandan dilin fakirleşmesi, sınırlarının daralması sonucunu doğururken, bir yandan da bu bütünlüğü/saflığı bozduğu düşünülen dillere (azınlık dillerine) karşı saldırgan/baskıcı tutumlar sergilenmesine yol açar. Buna dair somut bir örnek Osmanlı İmparatorluğu sonrası kurulan ve modernleşme yolunda geç kalmışlığını radikal uygulamalarla aşmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yürüttüğü ‘dil politikası’ ve bunun dramatik sonuçlarıdır. Şöyle ki; ulusal bütünlüğü ve saflığı sağlamak adına dili yabancı sözcüklerden arındırmak için yapılan ve de geçmişten radikal bir kopuşu ifade eden dil devrimi, sonuç olarak resmi dil/anadil Türkçeyi dar alana sıkıştırır, fakirleştirir. Mukayese etmek açısından, 1890 tarihli Türkçe-İngilizce Redhouse sözlüğünde 93000 olan kelime sayısı, dil devrimi sonrası (arılaşma/sadeleşme) 1945’te hazırlanan Türkçe sözlükte 15000 kelimeye geriler. Radikal kopuşun bir yanıyla niceliksel zafiyet göstergesi olan bu gerileme, diğer bir yanıyla kültürel sürekliliğin engellenmesi, buna bağlı olarak kuşaklar arasında ciddi bir kopuşu ifade ediyor olmak bakımından da niteliksel zafiyet göstergesidir aynı zamanda. (Ahmet Hamdi Tanpınar Türkiye’de üç kuşağın aynı kitabı okuyup anlayamadıklarını söylerken işaret ettiği bu sorunlu dil politikası ve onun vahim sonucuydu. Oysa örneğin İngilizcede, bütün kuşaklar 500 yıllık Shakespeare eserlerini -Almanlar Goethe’yi; İtalyanlar Dante’yi- okumakta ve anlamakta çok fazla güçlük çekmemektedirler.)

Bütün bu gelişmeler sonucu ortaya çıkan tablo, canlı bir organizma olan, sürekliliği, sınırsızlığı ve doğurganlığı bu canlılığından ve de doğallığından kaynaklanan dilin, iradi müdahaleleri kaldırıyor olması bir yana, amacı kendisiyle sınırlı mühendislik hesabı yapan ‘ideolojik iradi’ müdahalelerle nereye varacağını açığa çıkarıyor olması kadar, aynı abartılı ideolojik iradi müdahalenin öteki dillerle olan ilişkisini de sorunlu kılacağını/kıldığını ortaya koyması bakımından da çarpıcı bir örnektir. (Ör. Kürtçe üzerinde bugün hâlâ devam edegelen baskılayıcı/yasaklayıcı uygulamalar.) Hülasa, özellikle modern dönem itibarıyla girdiği yol ayrımında dünden bugüne dil(ler) kapsamında yaşanan gerilimli gelişim süreci, majör dil(anadil)-minör dil (azınlık dilleri)-dilin türevleri (lehçe, diyalekt, ağız) ilişkisinde çeşitli biçimlerde karşılık bulacak ve son kertede bunun, günümüzde elan devam edegelen ve de ciddi bir problematik olarak açığa çıkan, dillerin varlığını korumak/yok olmak ikileminde dramatik sonuçları olacaktır.

 

4.

Buraya kadar ‘dil’e dair serdedilen genel bakıştan sonra, özel olarak Kıbrıs ve ‘dil’ (daha çok Kıbrıslı Türklerin dili) konusuna dönecek olursak özetle şunları söylemek mümkün: Kıbrıs tarih sahnesine, modern dönemin yaygın klasiği milliyetçilik temelli, tek ulus ve tek ‘dil birliği’ gözeterek oluşan ulus-devlet modelinde bir devlet olarak çıkmadı. Bu rüzgâra (milliyetçilik-uluslaşma-ulus devletleşme rüzgârına) kapılana kadar coğrafya olarak ardı sıra farklı imparatorlukların istilasına uğradı, farklı etnik/dinsel/kültürlerle tanışarak hemhal olduğu bir tarihsel gelişim seyri izledi. Bugün itibarıyla adanın ağırlıklı iki toplumu Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler bu süreçte zamanın ruhuna uygun olarak milliyetçilik ideolojisinin belirleyiciliğinde geleneksel dinsel cemaatten modern ulusal topluluğa dönüşürlerken, siyasi/ideolojik güç dayanakları/kerteriz noktaları, ulus devlet olarak önceden kurulan, aralarında tarihsel olarak, Ibn-i Haldun’dan mülhem, asabiyye yakınlığı/ortaklığı bulunan, Yunanistan ve Türkiye oldu. Milliyetçi ideolojinin çatışmacı doğasının keskinleştirdiği, ötekini düşmanlaştırdığı ve bu nedenle toplumlar indinde kabulünü görece kolaylaştırdığı siyasi hedefi ise, kahir ekseriyetle, Kıbrıslı Rumlar için Yunanistan, Kıbrıslı Türkler için Türkiye ile birleşmek olarak belirlendi. Bu bağlamda Yunanistan ve Türkiye, her iki toplumda da idealize edilen, kavuşma hasreti çekilen ‘ana-anavatan’ mertebesine çıkarıldı. Dil de tarihsel süreç içinde Kıbrıslı Türkler için Osmanlı’dan başlayarak Osmanlıca-eski Türkçe, sonrasında ulus-devlet Türkiye ile eş zamanlı olarak harf devrimiyle alfabesi değişerek Türkçe, Kıbrıslı Rumlar için Yunanca oldu.

Ancak yaşayan, değişimi içkin canlı bir organizma olarak dilin adadaki gelişim süreci, ulus-devlet merkezli menşelerinden (anavatanlardan) daha farklı seyir izledi. Aynı anda, ayrı bir ülkede, farklı tarihsel kültürel arka plana sahip olarak varlığını sürdürmek, ‘ana’ ile olan farklılıkların maddi temelini oluşturdu ve de bunun somut karşılığı dilde, özellikle gündelik konuşma/iletişim dilinde, farklı ağız, lehçe, diyalekt, ses, vurgu ve kimi özgün kelimeler olarak açığa çıktı. Bu noktada, daha anlaşılır olmak adına, ‘dil serencamı’nı biraz açmakta yarar var: Her dilin kendine özgü, tarihsel gelişimiyle de ilintili olarak iç(sel) ve dış(sal) muhtevası, karakteristiği söz konudur. Burada iç(sel) olan, anlam/düşünce/edebi yükü fazla, kuralları, sınırlarının genişliği, sözcük yoğunluğu/derinliği ile düşünsel yanı öne çıkan, öğrenmeye, bilmeye, anlamaya yönelik, ağırlıklı olarak dilin varoluşsal/ontolojik olan yanıdır ve de önemli, belirleyici olması da bu yüzdendir. Dış(sal) olan ise, dilin gündelik iletişimi önceleyen, konuşma ağırlıklı, kimileyin kuralları bozan, muhteva olarak yüzeysel/ekonomik, sınırları daralmış, görece tali olan yandır. ‘Dil serencamı’ bir bütün olarak bu iki yan -asli ve tali olan iki yan- ile birlikte varlık gösteren özgün bir maceradır.   

Kıbrıslı Türklerin dili/Türkçesi de dilin bu ikili özelliğini taşır. Dış(sal) muhtevası/karakteristiği, beslendiği tarihsel/kültürel/coğrafik arka plandan kaynaklanan kendine özgü mahiyetiyle gündelik dilde özgün ağız, lehçe, diyalekt, kimi kelimeler olarak karşılığını bulur; iç(sel) muhtevası ise Türkçenin genel kurallarını gözeten niceliksel/niteliksel yoğunluğu, anlam zenginliğiyle varoluşsal bir mahiyet arz eder. Kıbrıslı Türkçesi’nin ‘majör-anadil’ Türkçe’den farklı bir dil olup olmadığı ya da ne kadar farklı olduğu hükmüne varılırken temel gerekçelendirmenin, dilin bu iki yanına yapılan vurgu, yüklenen anlamla ilgili olduğu söylenebilir. Şöyle ki; Kıbrıslı Türkçesi’nin ayrı bir dil olduğu tespitinde bulunanlar, dilin ‘dış(sal)’ yanını, yani gündelik hayatta ağırlıkla hâkim olan özgün karakterini (ağız, lehçe, diyalekt, kelime kümesi; yüzeysel dil) öne çıkarırken ve de bunun iç(sel) olanı da kuşattığını/kuşatması gerektiğini söylerken, bir başka ifadeyle ‘asli’ unsur olarak kabul ederken; buna karşıt olarak, cari dilin kendine özgü dış(sal) yanını, arka planını tamamen göz ardı ederek, salt ‘bozuk/uydurma’ dil olarak nitelendirip inkâr ya da reddedenler de ‘doğru Türkçe’ adına ‘iç(sel)’ yanını öne çıkarmaktadırlar. Bir ifrat ve tefrit hali. Buradan bakınca Kıbrıs özelinde her iki yaklaşımda da, daha çok ideolojik saiklerin ağır bastığı, tanımların bu çerçevede yapıldığı, dilin sınırlarının her iki yaklaşımın kendi bakış ufuklarıyla çizildiğini, haliyle kendileriyle sınırlı olmanın, bütünü görememenin, zafiyetini taşıdıklarını söylemek mümkün. Parantezi kapatmadan şunu da ilave etmek gerekir: Yıllardır çözülemeyen kronik siyasi sorunun varlığı; tanınmayan, uluslararası sistem dışında kalan bir devletin mensubu/mağduru olmanın çaresizliği ve güçlü belirleyen olarak bağımlılık dozu yüksek Türkiye-KKTC ilişkinin tetikleyici rolüyle gündemden düşmeyen ‘kimlik-özne ol(ama)ma’ halinin, ‘dil’’e yaklaşımda, bu kapsamda yapılan tartışmalarda ve de tartışmaların elan sürmesinde güçlü ve zorlayıcı etmenler oldukları, bunun da  keskin ideolojik müdahalelere zemin hazırladığı, göz ardı edilemeyecek bir gerçekliktir. Sona gelirken, bu yazının bu tartışmalardan hareketle, dilin -ve özel olarak da Kıbrıslı Türklerin dili Türkçenin- başta varoluşsal/ontolojik olmak üzere her seviyede büyük özeni gerektirdiği inancı ve bu özeni vurgulamak amacıyla yazıldığını ve de bu konuda ‘son söz’ olma iddiasında olmadığını bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Evet, ‘dil’, içine doğduğumuz, konuşmayı onunla öğrendiğimiz, onunla büyüdüğümüz, onunla yaşayıp iletişim kurduğumuz, duygu ve bilinç olarak sahiplendiğimiz ve de onunla var olduğumuz, canlı bir organizmadır. Felsefesinin temel konusu varlık olan Heidegger, varlığın özüne ulaşmanın dil ile -niceliksel/niteliksel yoğunluğu yüksek dil ile, ki o bu dili ‘şiirsel’ olarak betimler ve de bu dil onun için Almancadır- mümkün olduğunu söyler ve bunun önemini ‘’Dil varlığın evidir’’ veciz cümlesiyle vurgular. Yine bir başka filozof Wittgenstein ‘’Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır’’ derken, düşünce ufkumuzun/anlam dünyamızın bu sınırların genişliğiyle doğru orantılı olarak mucizevi şekilde arttığını, dilin sınırlarının daralmasının/fakirleşmesinin bu yolda ciddi engel oluşturacağının altını çizer. Kıbrıslı Türklerin dili üzerine konuşur ve düşünürken öncelikle hatırlanması gereken de niceliksel/niteliksel olarak dilimiz ve sınırlarının genişliği/yoğunluğu kadar var olduğumuz; kendisiyle sınırlı ideolojilerin keskin kılıcıyla dili kesip biçmenin, hedeflediğinin aksine,  niceliksel/niteliksel bir zafiyete ve son kertede varoluşsal bir krize yol açacağı gerçeğidir.

Bu haber toplam 356 defa okunmuştur
Gaile 525. Sayısı

Gaile 525. Sayısı