1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Tehlikenin Kaynağına Bakmak
Tehlikenin Kaynağına Bakmak

Tehlikenin Kaynağına Bakmak

Bu dünya insanı sisli bir ormanın içine sokar ve sonra da oraya buraya bazı tabelalar, yol işaretleri koyar. Bu yol işaretleriyle kişi istenen yere doğru sürülür.

A+A-

Yılmaz Akgünlü
[email protected]

  1. Konuşurken Tökezlemek

“Şeyleri adlandırmak onları öldürmenin en güvenli yoludur.”
Rainer Maria Rilke

Konuşma becerimiz insan türü olarak bizim belki de en önemli yeteneğimiz olsa gerek. Dil olağanüstü gizemli bir konu. İnsanoğlu nasıl oldu da çıkardığı sesleri iletişim olarak kullanmanın ötesine geçip dil denen bu muazzam olguyu yarattı? Ancak yarattığımız dilin düşüncemizi ve böylece de dünyamızı belirlediği de bir gerçek. O halde kendimizi tanımanın ve acılarımızın kökenine bakmanın ilk adımı olarak Wittgenstein’ı deyimiyle dünyamızın sınırlarını belirleyen dile bakmak lazım.

Günümüz dünyasında teknolojik gelişmelerin zirvesinde yer alan yapay zeka olgusu, taşıdığı inanılmaz güçle birlikte yoğun tartışmaları da beraberinde getirdi. Aslında yapay zekayla şaşırtıcı bir ivme kazanan bilimsel ve teknolojik gelişmelerin temelinde insanlığın konuşma becerisi yatıyor demek abartı olmaz. Ernst Cassirer “İnsan, simgesel bir hayvandır” derken bu gerçeğe işaret ediyor. Dil simgesel bir koddur, tıpkı matematik gibi ve bütün bilimin temelinde bu sembolleştirme edimi yatar.

Yapay Zeka aslında bizim binlerce yıldır geliştirdiğimiz simgesel anlatım aracı olan dil yetimizin son teknolojik ürünüdür. Asıl tehlike insanın yaşamaması daha çok düşünmesidir. Yaşam canlılığını kaybetmiş, düşünce ve dil yoluyla yaşamın sadece gölgesini yaşar hale gelmişizdir. Bu donuk, iki boyutlu dil dünyası hakimiyetin arttırdıkça insanlar için mutsuzluk ve ekosistemlerin çöküşü de kaçınılmaz olacaktır.

Bu yüzden bu yazıda dil yetimizin, bilincine varıp kontrol edemediğimizde bizi hem kişisel düzeyde hem de dünyanın bütününde nasıl korkunç bir yok oluşa sürükleyebileceğini tartışmak istiyorum. Yapay zekadan duyduğumuz korku aslında kendi yarattığımız bir aracın bize hakim olabileceğine duyduğumuz bilinçaltı korkudur. Tıpkı gelenek, para, din ve ideolojiler gibi teknoloji de bizi ele geçiriyor. Onu bizim yarattığımızı ve neden yarattığımızı unuttuk. Çözdüğünden daha çok sorun üreten bir yapı haline geldi teknoloji. Çevresel yok oluş bunun bir kanıtı, bunun daha da derin ve görünmez etkileri teknolojinin düşüncemizde ve yaşantılarımızda yarattığı köklü değişimde saklı. Jacques Ellul’un çok yerinde tespiti gibi: “Teknik, artık insanın hizmetinde değildir; insan, tekniğin hizmetindedir”

Bizler yarattığımız şeylere benzemeye başlayan bir türüz. Tanrımızı kendi varlık imgemize uygun olarak tasarlıyoruz elbette ama sonra o tasarladığımız tanrı, ideoloji ya da dil bizim varoluş halimizi sabitliyor. Örneğin Avrupa ve orta doğu dinlerinin kökenleri yıldırımlar çakan erkek tanrı Zeus’a kadar gidiyor. Gökyüzünde ikamet eden bu öfkeli tanrılar dünyayı tehditler ve cehennem korkularıyla denetim altında tutuyor. Batı’nın binlerce yıldır dünyaya kan kusturan uygarlıklarının ardında işte bu Tanrılarla güdülen bir toplumsal yapı var. Öte yandan toprağa daha yakın olan Asya kültürlerinde ise daha ılımlı Tanrılara ya da insan tanrı ikilemini aşmış olan Buda’ya rastlıyoruz. Bu dinlerde korkudan çok sevgi ve aydınlanma ön plana çıkıyor.

Teknoloji tanrımız olduğunda ve bize dünyaya hakim olma olanağı veren aletlere taptıkça dünyayı yanlış anlıyoruz ve onunla çocukluğumuzda kurduğumuz sevgi ilişkimiz bir çıkar ve hakimiyet ilişkisine dönüşüyor. İlkel toplumların da bizim bebek bilincimize benzer şekilde doğaya daha yakın ve daha masum olduğunu düşünebiliriz. Biz bu masumiyeti kaybettik, zeki bir manipülatör olmayı en önemli hayatta kalma aracı olarak görüyoruz. Çevremizi yok ederek hayatta kalıyoruz ama hayatta kalmak var olmaya, insan olmaya yetiyor mu?

Ve sonra da korkmaya başlıyoruz tıpkı yarattığımız tanrıların bizi sonsuz cehennem azabına mahkum edeceğinden korktuğumuz gibi. Belki de bir tarafımız yaptığımız kötülüğün bize geri döneceğini, kimsenin çevresini yok ederek değerli olamayacağını biliyor.

Yeni tanrımız Yapay Zeka. O bizden daha da güçlü, hatta öylesine güçleniyor ki O bir gün her şeyi, gören, bilen ve duyan olacak. Tıpkı Tanrı gibi!  O andan sonra artık durdurulamaz bir güç olacak. Ve bu şekilde dünyanın sonu gelecek!

 

Yeni Peygamber Harari

Tarih boyunca sayısız defa insan toplulukları kısa bir zaman sonra dünyanın sonunun geleceğine inanmışlardır. Genellikle on beş yirmi yıl kadar bir süre sonra dünyada büyük felaketlerin olacağı düşünülmüş, kahinler ve falcılar dünyanın ya da insanlığın yok oluşuna dair dehşet verici kehanetlerde bulunmuşlardır. Ancak günümüzde kehanette bulunma işini bilim insanları devralmış görünüyor. Bilime duyulan ve güven ve inanç dinin geçmişte yürüttüğü bazı görevleri onun üstlenmesine neden oluyor.

Günümüzün modern kahini sayılabilecek olan ünlü tarihçi ve düşünür Yuval Noah Harari geçtiğimiz günlerde Davos’ta yaptığı konuşmada bunun son örneği olarak yapay zekanın insanlığa verebileceği zararlardan söz etti: “Bir bıçak araçtır. Bıçağı salata yapmak veya birini öldürmek için kullanabilirsiniz; bu sizin kararınızdır.  YZ ise salata yapmaya mı yoksa cinayet işlemeye mi karar verebileceğine kendi başına karar veren bir bıçaktır. İkinci olarak, YZ yaratıcı bir aktördür, bir ajandır; yeni bıçak türlerinin yanı sıra yeni müzik, tıp ve para türleri icat edebilir. Üçüncüsü, YZ yalan da söyleyebilir ve manipüle etme gücü vardır." Harari’nin bu sözleri açıkça yapay zekaya insansı nitelikler atfetmektedir: “Yapay zekâ bir araç değil, potansiyel olarak yeni bir faildir.”

Harari’nin konuşmasındaki ‘kendi başına’ ve ‘karar verme’ ifadelerine dikkat çekmek isterim. Yapay zekanın kendi başına karar vermesi onun bağımsız bir bilinç ve irade merkezi olması demek değil midir? Yapay zekanın yalan söylemek ve birisini manipüle etmek için geçerli nasıl bir nedeni olabilir? Yapay zeka kendi kendisinin bilincinde midir, bir fail midir? Bir yaşam süresi olduğuna ve bir zaman sonra öleceğine inan duyarlı bir varlık mıdır? Oysa yapay zekanın bir bedeni yoktur ve acı çekmez, bu da onda bildiğimiz kadarıyla bir bilinç ve iradenin gelişemeyeceği anlamına gelir.

O dünyadaki bilgisayar ağlarına yayılmış ve bazı makinelerde toplanmış devasa verileri işleyen ve kendisine verilen programlar doğrultusunda ileri düzeyde işlemler yapan bir araçtır. İnsani bir anlamda öğrenemez, bu yüzden Yznin öğrendiğini söylemek dille yapılan bir kandırmacadır, kavramların kötüye kullanımıdır. Yapay zekanın öğrenmesinden bahsedilecekse bile insanın sahip olduğu öğrenmeden niteliksel olarak bambaşka bir öğrenmedir bu. Öğrenme deneyim sonucu insanlarda duygulanım ve yaşantı değişikliğinin/gelişiminin olması halidir. Yapay Zekanın bir yaşantısı ya da duygulanımı olabileceğine inanmak için ne gibi sağlam bir gerekçemiz vardır?

Frankenstein Sendromu

Bence insanlığın yapay zeka karşısındaki acınası durumu televizyon ilk icat edildiğinde ekranda gördüğü filmlerdeki aktörleri sanki gerçek karakterlermiş gibi algılayan ve onlara hayran olan ya da öfkelenen cahil insan kitlelerine benziyor. Ya da kukla tiyatrosu izlerken kuklanın canlı olduğunu düşünen animizm evresindeki küçük çocuklar gibiyiz. Yapay zekayı yaratan insanoğlu yarattığı birçok şeyde olduğu gibi onun kendisinden daha güçlü olmasından ve sonunda kendisine hükmetmesinden korkuyor. Ve bu korku en popüler bilim insanlarının ağzından dile getiriliyor.

Tıpkı doktor Frankenstein’ın yarattığı canavarın kendisinden daha güçlü olmasından korkması gibi. Yazarı Mary Shelley daha 1 Ocak 1818 yılında yayınlanan bu romanında o zamanlar gitgide güçlenmeye başlayan bilimin yıkıcı gücünü öngören bir şaheser yaratmış. Son olarak 2025 yılında yeniden filme aktarılan romanda adı canavar olarak geçen yaratık aslında bir insan gibi duygular duymaktadır, ancak bilimin bütün güçleri kullanılarak üretilen bu yaratık ölümsüzdür ve bu yönüyle arketipsel bir kahramana dönüşür. Yaratık aslında tam da bilimin bugün hayal ettiği ve bir gün gerçekleşeceğini iddia ettiği ölümsüz insan bedenine sahiptir.

Yaşamı uzatmak ve hastalıklardan azade olmak, hatta ölümsüz olmak her ölümlünün bir an için bile olsa içinde duyumsadığı bir arzu olsa gerek. Bilim ve onun hizmetçisi teknolojinin nihai hedefi de bu gizli arzumuzu sömürmek değil mi? Yaşamı gerekirse gezegenden gezegene atlayarak sonsuza dek baki kılmak: işte bizi ele geçiren tam olarak bu arzu. Ve bu isteğin peşinde koşup benliğimizi, uygarlığımızı kalıcılaştırmak isterken tam aksini gerçekleştirip onu yaratan ve ayakta tutan doğayı yok etmiyor muyuz? En derin isteğimiz kendisiyle ölümcül bir çelişki içinde gibi görünüyor.

Frankenstein’ın aslında bilimin karanlık yüzü olduğunu düşünürsek, O bize bilimsel dille kurgulanan bir hikaye yazan ve onu teknolojik araçlarla gerçekleştirme yoluna giren güç hırsı içindeki karanlık tarafımızdır. Peki hikayeler yazmaya ve onlardan yola çıkarak dünyamızı biçimlendirmeye nasıl başladık?

 

Dil Nasıl Yıkıcı Bir Güç Haline Geldi?

Lev Vygotsky “Düşünce sözcükte doğar.”

Önce hikayenin karanlık tarafının nasıl oluştuğunu, dilin ve özelinde de bilimsel dilin nasıl bizi cendere altına alıp düşüncelerimizi ve duygularımızı köleleştirdiğini inceleyelim. Daha sonra yazının ikinci bölümünde dilin nasıl yıkımımızın olduğu kadar kurtuluşumuzun da anahtarı olabileceğini tartışalım.

Bundan yüzbinlerce yıl önce insanlar konuşmaya ilk başladıklarından itibaren kelimelerin büyüsüne kapılmışlardı. Hatta büyücülerin temel olarak yaptıkları şey gene sözcüklerden oluşan dualar yoluyla öteki dünyaya ait olduğunu tasavvur ettikleri varlıklarla konuşmak ve onların gücünden yararlanmaktı. Spell kelimesinin İngilizcede hem söz hem de büyü anlamına gelmesi tesadüf değildir. Çünkü insanlar aslında kelimelerle büyü yaparlar. Ve gerçek hayatta da bu böyle değil midir? Güzel konuşan insanlar karşılarındakileri kolayca etki altına alabilir, bir anlamda onları büyüleyebilirler. Bu öylesine güçlü bir etki yaratabilir ki, hitabet sanatında usta olan liderler kitleleri amaçları doğrultusunda peşlerinden sürükleyebilirler. Şöyle uzaktan bakınca ne korkutucu bir güç değil mi? Hitler’in ikinci dünya savaşında Almanya’yı felakete sürükleyişi onun ustaca kurguladığı bir hikayenin, dili bir manipülasyon aracı olarak kullanmasının sonucu değil miydi?

Olaya böyle bakınca dil aslında insanın başına gelen en büyük kazanımlardan biri olmakla birlikte onun en büyük felaketlerinin de nedenidir bir bakıma. Peki bu nasıl oluyor? Konuya daha yakından baktığımızda sürecin nasıl doğduğunu ve sürdüğünü toplumda ve kendi zihnimizde gözlemleyebiliriz.

Sözcükler bir takım olgu ve yaşantıları temsil ettiğine inandığımız sembollerdir aslında. Kendi başlarına gerçeklikleri yoktur, onlara gerçekliği veren toplumsal olarak o sözcüklerin belli bir olguyu temsil ettiğinde uzlaşmış olmamızdır. Ancak birtakım sözcükleri kullanarak bir cümle kurduğumuzda, bir anlatı oluşturduğumuzda bu onu dinleyen insanların imgeleminde, hayalinde bir hikâye yaratır. Bu hikâyeyi her kişi kendi imgelem dünyasına uygun olarak kurgular. Yani gerçekte olanı değil kendi anladığını duyar insanlar. İnsanlar zihinlerinde oluşan bu hikâyelere bağlanır, ona gerçeklik atfederler. Böylece yaratılan birçok hikayeyle insanlar dünyalarına bir anlam verirler ve kendi yaşamları hakkında bu hikayelere dayanan duygulanımlar, yaşantılar ve kimlikler oluştururlar. Hikayelerine göre mutlu ya da mutsuz olurlar. Kendileriyle ya da içinde bulundukları toplulukla gurur duyar ya da acırlar. Kendilerini ve başka şeyleri sever ya da nefret ederler. “Dert insanın hikâyesidir; hikâyesi bitenin derdi de biter” diye boşuna dememiş Mevlana.

İşte bu şekilde insanlar bir bakıma dilin, kendi konuşma yetilerinin kölesi olurlar. Hem kendi özel anlatılarının hem de kollektif anlatıların hükmünde kalırlar. Kollektif anlatılar değerler ve inançlar yaratır ve bu da ortaklaşa paylaşılan bir düzenin oluşmasını sağlar. Ancak bu düzen genellikle iktidar tarafından eşitsizliği beslemekte ya da düşmanlar yaratmakta kullanılır. Dilin yapısı da buna olanak sağlar. Olayları zıt kutuplar halinde kavramsallaştırarak anlatmak kolay olduğundan diller de bu şekilde evrimleşir, güzel-çirkin, iyi-kötü, mutlu-mutsuz gibi ikilemler birbirlerinden uzak ve zıt gibi algılanır. Kısacası dille yapılan böyle bir indirgeme sonucunda düzenin karanlık tarafı ortaya çıkar. Yani dil kutuplaştırıcı-hiyerarşik toplumsal düzenin yaratılmasından sorumludur, ancak aynı zamanda onun doğurduğu bütün yalan ve aldanışların da kaynağıdır. Dilin yani konuşmanın korkunçluğu işten buradan gelmektedir. Bu yüzden Hafız “Aklın anlattığı masala aldanma” derken bu acı gerçeğe işaret eder.

 

  1. Katı Bir Dil Katı Bir İnsan

 

“Batı düşüncesi karşıtlıklar üzerine kuruludur: akıl/beden, özne/nesne, kültür/doğa. Bu karşıtlıklar masum değildir.”

Jacques Derrida

Zıt kavramlar arasındaki ilk bakışta göze görünmeyen karmaşık ilişkiler ve bağlar genellikle dili kullanma biçimimizin son derece kutuplaştırıcı olmasından ötürü görülmez. İyiyle kötünün, cahillikle bilgeliğin, hastalıkla sağlığın aralarındaki ayrılmaz sıkı bağ ikici dille düşünen zihin için anlaşılmazdır. Çünkü dil öncelikle hızlı, basit ve etkili bir iletişim için yaratılmıştır. İletişimin hızı adına kalitesinden taviz verilmiştir. Kavramlarla dünyayı anlamaya çalışmak uçakla bir ülkenin üzerinden uçup o ülkeyi görüp bildiğini düşünmek gibidir. İnsanların güzel konuşabilmeleri de aynı şekilde aldatıcı olabilir. Bazen son derece etkileyici konuşan ve harika düşünceleri olan birisinin iş eyleme geldiğinde tam tersine cahil ve bencilce davranmasının nedeni ne olabilir? Birçok evliliğin sonradan çökmesinin ardında yatan bir şey değil mi bu? Hoş ve tatlı sözcüklerin birer aldatma oldukları sonradan meydana çıkar. O yüzden konuşmalara, söz ve vaatlere şüpheyle yaklaşmak yerinde olur. Kafka ne demiş, “Bir kelime söylendiğinde, şey artık eskisi gibi değildir.”

Eğer insanlar kendi zihinlerinin ya da kollektif hikayelerinin nasıl işlediğini fark etseler birçok gereksiz acıdan kurtulur ve özgürleşirlerdi. Kendilerine yeni hikayeler yazabilirlerdi ve bu hikayeler belki de gerçekliğin doğasına daha uygun olurdu. Peygamberler ve düzen kurucu liderler toplumlara yeni ve daha etkili hikayeler yazan kişilerdir. Tarihin belli dönemlerinde yaşanan acılara tepki olarak bir dönüşüm ve devrim ihtiyacı ortaya çıktığında bazı kişiler çıkar ve bu yeni düzeni yaratırlar. Eski düzene ait kavramları ve mitleri ise çöpe atmaz ancak yeniden anlam vererek onları kendi yarattıkları sistemin içine entegre ederler.

Modern filozoflar da dilin bu dönüştürücü gücü konusunda hem fikirlerdir. Sartre’a göre sözcükler dünyayı sadece temsil etmez aynı zamanda müdahale de ederler. Bir çocuğa anne babasının ya da başkalarının kendisi hakkında söylediği sözcükler onun dünyasına bir müdahaledir aslında ve kimliğinin oluşumunda çok büyük etki yapar.  Dil, baskıyı da özgürlüğü de üretebilir der Sartre.

Bir olayın yorumlanışında kullanılan sözcükler zihnimizde doğrudan etkide bulunur. Aynı olay için bir medya organı kurtuluş savaşçıları canice şehit edildi derken, bir başkası teröristler etkisiz hale getirildi diyebilir. Böylece bu yayın kuruluşları izleyicilerin zihnine olayın nasıl yorumlanacağıyla ilgili bir şablon oluşturmuş olurlar.

Ancak bu şablonların kişiye sunduğu dünya gerçekliğin olduğu gibi, berrak bir şekilde görülmesini engeller. Bu dünya insanı sisli bir ormanın içine sokar ve sonra da oraya buraya bazı tabelalar, yol işaretleri koyar. Bu yol işaretleriyle kişi istenen yere doğru sürülür. Böylece insanlar tıpkı bir koyun sürüsü gibi etkin bir şekilde güdülür. Toplum yarattığı her kavramla insanların düşüncelerini belirlemiş olur, düşünceler belirlenince ona uygun olan duygular ve eylemler de belirlenmiş olur. Örneğin bugün psikoterapiste gelen bir kişiye artık hasta denmemektedir. Müşteri-merkezli terapi akımının kurucusu ünlü psikoterapist Carl Rogers hasta kelimesinin kişiyi edilgen ve güvensiz kıldığını düşünmüş, terapistle kurulan ilişkinin eşit statüde olması ve kişinin daha fazla sorumluluk almasının sağlanması için ona müşteri demiştir.

Ancak bu yaklaşımın da sağlıklı olduğu söylenemez. Çünkü birincisi kişinin kendisini hasta olarak görmesi bir aşağılanma anlamı taşımamalıdır. Hastaya kötü sağlıklıya iyi anlam veren de dildir. Oysa ikisi de yaşamın normal süreçleridir. Nasıl ki gözünüz ya da mideniz hastalandığında doktora gider ve hasta olduğunuzu bir gocunma olmadan kabul edersiniz, zihnen karmaşa ve rahatsızlık duymayı da bir hastalık olarak kabul edilebilirsiniz. Ve hatta zihnen ya da duygusal olarak bir rahatsızlık hali içinde olduğunuzu kabul etmeniz iyileşmeniz için iyi bir başlangıçtır. Ayrıca kişinin bir müşteri olması ticari bir ilişkiye atıfta bulunur. Tam da kapitalist bir ülkede görebileceğimiz bir dilsel değişim örneğidir bu. Hastadan müşteriye doğru dönüşüm kişiye belki özgüven verebilir. Peki iyileşme için asıl gereken özgüven midir yoksa gerçekle yüzleşme becerisi mi? Hastaysam hastayım bununla karşılaşmak beni iyileştirecekse kendimi böyle görmem gerçekliğe daha uygun değil mi? Müşteri bir mal ya da hizmet alan kişi olarak aslında gene de pasif bir anlama sahiptir, bu terim parayla istenen şeyin alınabileceğini ima eder. Öte yandan müşteri yerine danışan sözcüğü de yaygın olarak kullanılır. Danışma edimi daha düşünsel odaklı fikir sorma, tavsiye alma, karar alma süreçlerinde yardımcı olma gibi daha yüzeysel bir anlam kokusu taşımaktadır.

Daha doğru bir terim öğrenci olabilirdi. Kadim geleneklerde ruh sağlığını aramak için bir manastıra giden kişiye öğrenci ya da mürid denirdi. Mürid kelimesi murad eden, yolu arayan, isteyen kişi anlamına gelir. Zen manastırlarında ise kendi içsel gerçekliğine ulaşmak isteyen kişilere Zen uygulayıcısı, öğrenci gibi ifadeler kullanılır. Eski dönemlerde şimdiki gibi bir psikoterapi uygulaması yoktu. Öğrenciyle ustası arasındaki ilişki de bir ruhsal şifa kazanma ilişkisiydi. Ancak bu ilişki paraya ya da başka bir çıkara dayanmazdı. Ruh sağlığımı kazanmam, mutlu bir insan olmam iyi bir öğrenci, bir uygulayıcı olmama bağlıysa eğer bu beni çok daha doğru bir tutuma ve çabaya sokacaktır değil mi? Hasta kelimesi gibi moral bozucu değil, müşteri kelimesi gibi maddiyata dayalı bir izlenim de vermiyor.

İsim ya da kavramların değiştirilmesi bakış açılarındaki değişimi ifade eder. Ve bu değişimi sağlamlaştırıp mühürlemek için bu kavramlar zihnin derinliklerine sinsice yerleştirilir. Bir başka örnek de iş dünyasından verilebilir. Normal koşullarda kalite kelimesi nesneleri tanımlamak için kullanılır. Donanım ise daha çok gemicilik kökenlidir, hatta donanma kelimesiyle olan benzerliği tesadüf değildir. Arapçadaki karşılığı ise cihaz, çeyiz gibi nesneleri tanımlayan kelimelerde bulunur.

Bugün bir işyeri çalışanını “kaliteli bir eleman” ya da “donanımlı bir insan” gibi terimlerle tanımlama eğilimi yaygınlaştı. Eskiden bir insanı tanımlarken kullanılan iyi karakterli, kişilikli gibi betimlemeler şimdilerde revaçta değil, çünkü sizden karakterli olmanız değil bir takım faydalı (para kazandırmaya yarayan anlamında) özelliklerle donanmanız ve bir nesne gibi “kaliteli” olmanız bekleniyor. Meleke, mizaç, seçiye, tabiat gibi eski dilde yer alan bazı terimlere baktığımızda bunların çok daha derin ve insani anlamlara sahip olduğunu görüyoruz. Hele insanlar için kullanılan ‘çok asil bir tabiatı vardı’ gibi bir ifade ne kadar da derin, güzel ve huzur verici. İnsanlarla tabiat arasındaki birliği hissettiriyor, bir insanın kalitesi gibi duygusuz bir kelime yerine doğal terimler kullanarak bilinçdışımıza doğadan geldiğimiz ve kişiliğimizin doğayla bağlantılı olduğu hissi veriliyor.

İnsanlar bir süre sonra kendileri hakkında yapılan bu nesneleştirici söylemleri de kabullenir ve içselleştirirler. Artık kendilerini “donanımlı” ve “kaliteli” olması gereken birer obje gibi görmeye başlarlar. Dil düşünceyi belirler. Böylece insan kendisiyle de çarpık bir ilişki kurmaya zorlanır. Dille kimliğini inşa eden insan, daha sonra onu iyice sabitler. Dil daha derin ve akıcı düşüncelere kendini kapatır. Artık o zorluklarla elde ettiği, olduğu kişi olmuştur ve dili bu şekilde kullandıkça da bu değişemez. Kendimiz hakkında kötümser bir hikaye yazdığımızda hep bu hikayeyi kanıtlayan şeyleri görmeye, hikayemize uymayan gerçekleri ise fark etmemeye başlarız. Örneğin kişinin kendisine “ben sevilmeyen bir insanım” demesi gibi. Oysa o sevildiği durumları ya da kendisini seven insanları hep görmezden gelecektir artık.

Ancak öte yandan bu durumdan kaçmak isterken, ve böylece kendini sevme öğretisinin moda olduğu günümüzde başka daha büyük bir sorun ortaya çıkar. Dili kullanma biçimimiz gerçekleri olumsuz yönde de olumlu yönde de saptırmamalıdır. İnsan kendini de başkalarını da olduğu gibi görmelidir. Berbat bir insanken kendinizi iyi bir insanmış gibi görmeniz sizi kibir bataklığına sokabilir ve bu da sevme ve sevilme kapasitenize zarar verebilir. Günümüzde özellikle yıpratıcı bir evlilik ya da ilişkiden çıkan insanlar sorunun karşısındakinde olduğuna kendilerinin masum olduğuna inanma eğilimindedirler. Suçun çoğunu karşılarındakilere yıkarlar.

 

Gerçek Tehlike Esnek Bir Dile Sahip Olamamak

İnsanoğlu gerçek tehlikeyi algılamakta ve ona tepki vermekte çok da başarılı değil gibi görünüyor. Yapay zekanın kontrolu ele alacağı söylemi gibi gerçek dışı bir tehlikeye odaklanırken asıl sorunu gözden kaçırabiliyoruz. Aslı kontrolu ele alan ve dünyanın sonunu getirme tehlikesi taşıyan şey kendi sonu gelmez arzularımız değil mi? Bu arzuları destekleyen bir öğretimiz var. Her gün konuşurken dili bu cehaleti destekleyecek şekilde kullanıyoruz.

Bu dil ve arzularla sürekli tüketim yapma yönelimimiz dünyanın kaynaklarını ve doğal yaşamı yok olma noktasına getirdi, iklimler değişiyor ve canlıların büyük çoğunluğu bu değişimle baş edemiyor. Doğal yaşama ayrılan alanlar gitgide daralıyor. Doğa yok olursa biz nasıl ayakta kalacağız? Sadece insanlardan ve ona köle haline getirilmiş hayvan ve bitkilerden oluşan bir çevre bizim insani yönlerimizi de törpülüyor. Kendi haline bırakılmış bir doğaya duyduğumuz sevgi ve saygı insan olarak daha alçakgönüllü bir tutumla yaşamamız demek.

Doğaya saygı duymak ve ona hayran olmak bizi çürüten kibrimize karşı en yalın ilaç değil mi? Kendimizden başka ve hakiki bir varlığı şefkatle sevmekten daha iyi bir panzehir düşünemiyorum. İnsan doğa karşısındaki küçüklüğünü ve önemsizliği fark ederek kibrini küçültünce ruhen büyüyecektir. Bunu başarabilir miyiz peki?

 

Kibrin Kaynağına Yakından Bakmak

İnsan olmak büyük zorluklara gebe bir yaşama doğmak demek. Hayvanlar gibi bizi kaygısızca yaşatacak içgüdülere sahip değiliz. Kendimizin bilincinde olma özelliğimizin bir avantaj olduğuna inanıyoruz. Bu özelliğimiz bizi sürekli tedirgin bir durumda tutuyor. Kim olduğumuzu tanımlamak, kendimizi yaptığımız eylemlerle yaratmak ve geleceğimizi de tasarlamak zorunda kalıyoruz. Bunları başardığımız ölçüde toplum tarafından onaylanan varlıklar oluyoruz.

Doğal olayların geçiciliğine meydan okuyup kendimize bir isim, bir unvan yaratıp bunu bir fotoğraf albümü gibi ‘üst düzey’ özelliklerle ve bolca zenginlikle taçlandırmaya çalışıyoruz. Böyle olunca dış onaya ve beğeniye aç bir halde yaşıyoruz sürekli. Bunu sadece kendi benliğimiz için değil, ailemizin onuru ve ünü, kasabamızın ya da ülkemizin gücü için de istiyoruz. Bulunduğumuz toplumsal grubun güçlü ve başarılı olması da bize gurur veriyor. Bu gurur tam da milliyetçiliğin duygusal dinamosunu oluşturuyor. Böylece yarattığımız aidiyet duygusuyla rakip insan gruplarına, ülkelere karşı birleşip savaşıyoruz, kan döküyoruz. Çoğunlukla bu duygularımız bazı siyasi saikler için kullanılıp enerjimiz istenen yöne sevk ediliyor.

Barış zamanında olsak savaşmasak dahi kişisel benlik, aile, klan, memleket, millet gibi aidiyet unsurlarıyla gereğinden fazla doldurulduğumuzda kimliklerin ötesindeki gerçek benliğimizle temasımızı kaybediyoruz. Bir insan olmanın anlamını yitirince sadece yığından bir parça, kişiliksiz bir sahte kimlikle yaşamaya başlıyoruz. İster Müslüman olalım ister Hristiyan, Türk ya da Alman olalım, solcu ya da sağcı fark etmiyor. Her ismin arka planında bir ideoloji vardır. Bir ideoloji bir hikayedir, arka planında bir anlatı vardır.

Her aidiyet bir başlangıca sahiptir ve tarih boyunca katlanılan zorluk ve acılarla oluşmuş değerler oluşturur. Örneğin Hristiyansanız Hz. İsa’nın yaşadığı acılar ve bu acılara verdiği tepkilerle oluşan öğretiyle biçimlenir kimliğiniz. İsa’nın kimliğinde kendinizi yeniden yaratırsınız. Onun hikayesi sizin derin hikayeniz olur. Bu kimlikler katman katman üst üste biner. Ülkenizi kurtaran liderler bu katmana eklenir. Örneğin Türklerde Hz.Muhammed, Fatih Sultan Mehmed, Atatürk gibi liderler önemli bir etki alanı oluşturur. Bunlar zayıfladığında veya yok olduğunda çağınızın popüler bir kişisi kahramanınız olur. Ve bizler kahramanlarımızın silik gölgeleri gibi yaşarız. Kendi yaşam koşullarımızda kendi dünyamızı yaratan kahramanlar olmak zordur. O yüzden kendimizi ait gördüğümüz camiaların kahramanlarının kopyaları olarak yaşarız çoğunlukla. Çoğu durumda anne babamız ya da örnek aldığımız bir kişi de bu görevi görebilir.

 

Kendi Kahramanı Olmak

Kendi kahramanımız olmak zordur çünkü oldukça büyük miktarda bilgi, yaratıcılık ve enerji gerektirir. Kendi çağımızın ve çevremizin koşullarını ve yapısını iyi anlamak durumundayızdır. Ancak gerçek bir birey olmak için kendimiz olmaktan başka çare var mıdır?

Elbette ki geçmişte büyük savaşlar vermiş ve zalimliğe karşı zafer kazanmış büyük insanları örnek almamız ve onlara öykünmemizde çok önemli bir kazanımdır. Büyük düşünürler, bilim adamları, manevi liderler ve sanatçılar bizim için örnek alınacak kişilerdir. Ancak biz onların bulunduğu noktada değiliz artık. Çabalarından, bilgeliklerinden ve cesaretlerinden ilham alsak da biz yeni bir dil ve yeni bir eylem biçimi yaratmadıkça hayatımızı doğru bir şekilde yaşamış ve çağımızın zorluklarına karşın çevremizdeki insanlara ilham olacak bir yaşam sürmüş olmayız.

Elinizde bir bardak varsa sadece bir kişinin içebileceği miktarda su taşıyabilirsiniz. Ancak eğer köyünüzün su ihtiyacınız karşılamak istiyorsanız dağdaki bir su kaynağından açacağınız arklarla herkese yetecek suyu getirebilirsiniz. Şu anki dilimiz, yani kelimelere verdiğimiz anlamlar o kadar kısıtlayıcı ki kendi susuzluğumuzu bile gideremiyoruz bu dille. Doğrudan yaşamın kaynağına bağlanacak ve ondan doya doya su içmemizi sağlayacak bir kanala ihtiyacımız var.

Kaynak doğadır ve ondan bize yansıyan bütün o harika duyumlar ve yaşantılardır. Bu sonsuz zengin içerikle temas kurup beslenmek için mitoloji, şiir, rüyalarımız ve edebiyat yoluyla kaynaktan bize akışı sağlayacak olan kanalları yeniden kurmamız gerekiyor.

Aşağıdaki linklerde bu konuda daha önce yazdığım yazıları bulabilirsiniz. Bu üçleme ile dil konusuna bir giriş yapmış olduk. Bundan sonrası dili bir engel değil bir aracı olarak kullanacak ve sonsuzluğun kapılarından geçecek olan okura kalıyor.

www.yeniduzen.com/umudun-dili-anlamin-kesfi-143265h.htm

www.yeniduzen.com/dilin-sonsuzlugundan-sonsuzlugun-diline-95973h.htm

Bu haber toplam 351 defa okunmuştur
Gaile 525. Sayısı

Gaile 525. Sayısı