
Yeni Yıl, Zaman ve Yaşam(an)ın Hâlleri
Geçmişten geleceğe İnsanın zamanda, zamanı, zamanla birlikte yaşama macerası, ontolojik/epistemolojik zorlu ve sancılı bir süreç olarak devam ediyor.
Hakkı Yücel
[email protected]
‘’İnsan(…)aynı zamanın hapishanesinde yaşamak için yaratılmamıştır.’’
(G.Gospodinov. ‘Zaman Sığınağı)
Gece yarısına saniyeler kala saatin tik taklarıyla uyumlu geri sayım başlıyor: On…dokuz…sekiz… yedi………..iki…bir….sıfır. Derken 24 saatlik süre tamamlanıyor ve sonrasında takvimlerde gün değişiyor. Aslında olan, bir rutinin tekrarı. Ancak bu seferki fark, gece yarısının hitamında değişecek olanın sadece gün değil, -bir başka rutin, dünyanın güneşle olan bir turluk dansıyla daha uzun bir süreyi kapsayan (365 gün 6 saat) - yıl olmasıdır: 2025 sona eriyor, 2026 başlıyor. Bu rutine eşlik eden, uzun da bir geçmişi olan ritüeller ise muhtelif; eskiden yeniye bu geçiş anına çeşit türlü anlam yükleyip eğlenerek, kutlayarak geçirenler de var, sakin ve olağan karşılayarak geçirenler de. Sonuçta zamanın sonsuz akışkanlığında, ölçülerek rakamlarla ifade edilen, bir başlangıcı ve sonu olan, olay/olgu yüklü yaşanmışlıklarıyla bir yıl, bir kesit/dönem olarak -ve de çok daha geniş ölçekli ‘dönem(sellikler)in de prototipi olarak- bir kez daha tecelli etmiştir. Böyle dönemlerde, misal şimdi olduğu gibi bir yıldan bir sonraki yıla geçerken yerelden evrensele siyasal-ekonomik-sosyal-kültürel vb. yaşananlara (geçmişe) dair değerlendirmelerde ve de buradan hareketle yaşanacaklara (geleceğe) yönelik tahminlerde/çıkarsamalarda bulunmak, bilindik bir tavır, bir yeni yıl klasiğidir. Aynı şeyin az ya da çok, bilinçli ya da duygusal, bireysel ölçekte bir iç hesaplaşma olarak yaşanması; yeni bir başlangıca kapı aralanıyor olması nedeniyle geleceğe yönelik temennilerin, düşüncelerin, tasarımların, hayallerin gündeme gelmesi, saikleri ve ne oranda ayırdına varıldığı farklılıklar gösterse de, bilinçli/duygusal varoluşsal bir dürtünün mevcudiyetini gösteriyor. Bu klasiğin (yeni yıl klasiği) sembolik anlamının, -aşırı yorum olarak kabul edilmek pahasına- daha da genişletilerek okunması ve de zamanın kavram ve süreç olarak farklı disiplinlerin/alanların (felsefe, psikoloji, ekonomi, kültür vb.) ilgi odağı olduğu gerçeğinin göz önüne alınması ise, müktesebatın epistemolojik bir boyut olduğunu da açığa çıkıyor. Bu çoklu ilginin, tam da bu yüzden, kavram olarak zamanın kesin bir tanım/tarifinin yapılmasını güçleştiriyor olması, (Aziz Augustinus’un ‘İtiraflar’da, üzerine çok düşündüğü ‘zaman’a dair söyledikleri bu güçlüğü ortaya koyar: ‘’Zaman nedir? Kimse sormasa ne olduğunu biliyorum. Ama birisine açıklamaya kalkarsam artık bilmiyorum.’’) insanın zamanla/yaşamla kurduğu ilişki biçimlerinde mahiyet farklılıklarının ortaya çıkmasına neden oluyor. Ezcümle insanın belirli bir süre misafiri olduğu, ‘başlangıç-bitiş-yeni başlangıçlar’ akışkanlığında seyreden zaman ve onunla kurduğu ilişki biçimi, farklılıklar gösteren ontolojik/epistemolojik zorlu bir süreç olarak yaşanıyor.
Bu zorlu sürecin arka planını okumak adına, eksik/yetersiz kalabileceğini baştan kabul ederek, ‘zaman’a dair ilk etapta şunları söylemek mümkün: Ölçülebilir yanıyla, ‘objektif/nesnel’ bir gerçeklik olan zaman, insanın kendinden bağımsız ‘dışsal’ bir olgu iken (zamanda yaşamak); bilinçli/iradi olarak algılanabilir/tasarlanabilir haliyle, ‘subjektif/öznel’ olan zaman, ‘içsel/zihinsel’ bir mahiyet arz etmektedir (Zamanı yaşamak). Aynı konuda söylenecek bir başka şey ise şu: Temel belirleyeni hareket olan ‘zaman’ın (zaman: sürekli/sonsuz bir akışkanlık) kavramsal yönü, yaşam ve dünya görüşüyle ilişkisi/ilgisi göz önüne alındığında iki tarz zaman anlayışı öne çıkmaktadır. (Ömer Naci Soykan. ‘Saatsiz Yaşanır mı?/’Zaman’ın Kitabı’) Bunlardan bir tanesi zamanı, ‘’doğal-döngüsel’’ hareket biçimi üzerinden kavrayan anlayış; diğeri, ‘’geçmiş, şimdi, gelecek boyutlarını, ilerleyen, ama geriye dönmeyen bir çizgi üstüne oturtan ‘’çizgisel/doğrusal’’ anlayışıdır. Bu iki tarz arasındaki belirgin fark: Zamanın ‘doğal ve döngüsel’ bir hareket olarak seyrinde, sürekli bir tekrar hali -misal her yıl başlayıp biten yıl, ya da mevsimlerin birbirlerini takip eden tekrarları- söz konusudur. Buna karşılık zamanın geçmiş-şimdi-gelecek biçiminde seyreden ‘çizgisel/doğrusal’ ilerleyişinde bir geriye dönüş ve tekrar hali yerine ileriye doğru akış vardır. Bu ikili ayrımın önemi, zamanın iki farklı minvalde seyrinin farklı algılaya ve kavrayışa yol açacak ve de birey olarak insanın zamanla kuracağı ilişkinin -ve de yaşam biçiminin- mahiyetinin seçilen tarza göre anlam kazanacak olmasıdır.
Buradan hareketle, zamanın doğal ve döngüsel yanının öne çıkarılması, yani sürekli tekrarlanan bir dinamik olarak algılanması, birey olarak hem onun akışına dâhil olmada hem de bu akışa müdahil olmada sorunlu bir durum ortaya çıkaracaktır. Bu tarz zaman algılanışında zamanın ‘’ebedi bir döngü olarak anlaşılması’’, hep tekerrür ettiğinin vurgulanması, ilerlemeden yoksun olduğu inancının yerleşmesine yol açmaktadır. Bu ise ‘’bir tarih bilincinin oluşması’’nı engellemek, tarihin bir öznesi olarak insanın o tarihe -zamana- müdahil olma iradesini-gücünü elinden almak ve de onun zaman-hayat karşısında atalet içinde olmak ve pasif ‘kaderci bir anlayışı benimsemek sonucunu doğurmaktadır.
Yine bu ayrımdan hareketle, zamanın ‘’geçmiş, şimdi, gelecek boyutlarını ilerleyen ve de geriye dönmeyen doğrusal bir çizgi üzerine oturtan çizgisel’’ bir ilerleyiş olarak kavranması ve böyle algılanması; hem onun devingenliğini ve dinamik akışkanlığını, hem bir tarih bilincinin oluşmasını ve hem de bireyin bu sürece aktif bir özne olarak müdahale etme potansiyelini içkin olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Ne var ki, burada da geriye dönme ya da tekrar etme hali olmadığı konusunda mutlak bir anlayışın yerleşmesi ihtimali veya bunun böyle olduğunun mutlak kabulü, zamanın salt amaca uygun (teleolojik) bir seyir izlediği ve birey olarak öznenin de bu amacın bir parçası olarak işlev gördüğü/görmesi gerektiği gibi bir dayatmayı içeriyor olması bakımından sorunludur. Şundan ki, böylesi mutlak bir anlayış (aşırı determinizm), yani zamanın ve tarihin doğrusal/çizgisel ilerleyişi anlayışı, aslında benzer koşulların ortaya çıkması durumunda, zamanda ve tarihte meydana gelen bir olayın bir biçimde tekerrür edebileceği gerçeğini/ihtimali ortadan kaldırmaktadır. Yine yönü ve amacı belli olan bu sürece müdahil olan bireyin de sadece bu ölçüler içinde hareket etmesi gerekliliği inancını pekiştirmekte, bu da onun iradesini baskı altına alabileceği gibi, paradoksal olarak zaman ve tarih dış kalmasına yol açabilecektir. Bir başka deyişle böylesi bir zaman kavrayışı, ileriyle doğru akan zamana devingenlik ve dinamizm kazandırırken, bu zamanın yönünün belirlenmiş ve adeta değişmez kabul edilmesi, bu hareket halinin son kertede ‘hareket içinde hareketsizlik’ gibi bir paradoksu açığa çıkarabilecektir.
Burada akla doğal olarak akla gelen soru şu: Hepsi bu kadar mı ya da bu kadar olmak zorunda mı? Birbirinin karşıtı olan, ya da birbirini dışlayan veya birbiri karşısında eksik kalan diyelim, bu iki zaman algısı/kavrayışı dışında, onları aşacak, eksikliği tamamlayabilecek, bir daha başka (üçüncü) zaman algısı/kavrayışı var mıdır? Üçüncü bir zaman algısı/kavrayışı olarak öneri şudur: ‘’Doğal ve döngüsel’’ zaman kavrayışının aksine, döngüyü yok saymayan ancak bunun da mutlak bir tekrar değil görece ilerlemeyi ve değişkenliği içkin döngüsellik olduğunu/olabileceğini kabul eden; keza, geçmiş-şimdi-gelecek biçiminde ilerleyen ama geri dönmeyen -tekrar etmeyen- çizgisel zaman kavrayışının yerine, bu mutlak tek hatlı çizgisel akışkanlığı, döngüselliği de içeren bir ilerleyiş/akışkanlık ve devingenlik olarak esneterek kabul eden ‘’sarmal’’ zaman anlayışı. Bu anlayış, yani ne mutlak bir tekrarı öngören döngüsellik, (ve bunun sonucu oluşan atalet/pasif kadercilik) ve ne de mutlak ve değişmez bir ilerleyişi ifade eden çizgisellik (aşırı belirlenimcilik/determinizm) temelli zaman kavrayışı; geçmiş-şimdi-gelecek sürekliliğini, ‘’döngüselliği’’ de ‘’çizgiselliği’’ de içererek aşan ‘’sarmal’’ bir akışkanlık ve değişkenlik olarak algılayan zaman kavrayışı/anlayışı, insan-zaman ilişkisinde dikkate alınmak gerekmektedir. Şundan: Bu tür bir zaman kavrayışı ve algılayışı, bireyi kendine tabi kılan salt ‘döngüsel’ ya da ‘çizgisel’ anlayıştan azade kılıp özgürleştirecek, yükü ağır zamanın değişkenliği içkin dinamik akışkanlığı karşısında özne olarak iradi gücünü ortaya koyması, bu kapsamda bir anlam dünyası, ilişki biçimi ve mücadele perspektifi geliştirmesine imkân sağlayacaktır. İşte budur ki, onu hayat karşısında atıl/pasif kaderci tutumdan ve aşırı determinizmin dogmalarından kurtulmasına, zamanla/hayatla özgür ve de yaratıcı/doğurgan ilişki sürdürmesine imkân ve zemin hazırlayacaktır.
Yaşanmışlıklarıyla çok daha geniş bir zaman diliminin (modern barbarlık dönemi/çağı mı) özeti olmaktan öteye geçemeyen biten yıldan yeni bir yıla geçerken, insanın zamanı ve zamanla kurulan ilişkiyi hatırlaması, birey olarak kendiyle yüzleşmesi/hesaplaşması, Heidegger’den mülhem (varlığın unutulması), unutulan varlığı, ona anlam veren varoluşsal serüveni yeniden hatırlaması, yeni bir başlangıcın ilk adımı olabilir. Bir bakıma bu insanın kavram (epistemoloji) ve ilişki olarak (ontoloji) zamanla imtihanı demek. Bu bağlamda insanın kendine soracağı sorular ve vereceği yanıtlar gerçeklik ve yaşam biçimi olarak zamanla ilişkisinin ne olduğunu açığa çıkaracaktır. Gerçeklik olarak ‘zaman’ı kavrayışı/algılayışı ve sergilediği yaşam biçimiyle zaman tarafından sürüklenen bir nesne mi; zamana iradi/bilinçli dâhil ve müdahil olan bir özne mi olduğu; keza yaşam biçimiyle ‘atıl/pasif/kaderci’ (döngüsel), bir sentetik ‘projemi’ (çizgisel/aşırı deterministik) yoksa kendini yeniden üreten (sarmal) özgür–yaratıcı bir ‘varlık’ mı olduğu verilen yanıtlarda karşılık bulacaktır.
İnsanın zamanda, zamanı, zamanla birlikte yaşama macerası, ontolojik/epistemolojik zorlu ve sancılı bir süreç olarak devam ediyor.


















