
Yargı kıskacında basın: Masumiyet karinesi mi, kamu yararı mı?
Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’na ‘Masumiyet karinesinin ihlali’ başlığıyla yapılan eklemenin Meclis’ten geçmesi, basın örgütlerini ayağa kaldırdı.
Tümay TUĞYAN
Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’na ‘Masumiyet karinesinin ihlali’ başlığıyla yapılan eklemenin Meclis’ten geçmesi, basın örgütlerini ayağa kaldırdı.
Meclis’te onay için kalkan ellerin yanı sıra, gazetecileri bir yıla kadar hapis cezası tehdidiyle yüz yüze bırakan yasal değişiklik önerisinin sahibi Barolar Birliği’ne de ciddi eleştiri getiren basın meslek örgütleri, ‘kamu yararı’ prensibini hiçe sayan söz konusu düzenlemeye karşı çıkıyor.
İlgili yasaya eklenen 23B maddesine göre; bir zanlının veya mahkûm olmamış bir kimsenin yargılandığı suçla ilgili veya böyle bir yargılamada şikâyeti yapan veya tanık olan bir kişinin ismini veya fotoğrafını açık biçimde basın, yayın, internet medyası veya sosyal medya aracılığıyla yazan, gösteren, basan, paylaşan veya herhangi bir yöntemle teşhir eden kişi, hafif bir suç işlemiş olup, mahkumiyeti halinde, bir yıla kadar veya yürürlükteki aylık brüt asgari ücretin 4 katına kadar para cezasına veya her iki cezaya birden çarptırılabilecek.
Basın örgütlerinin itiraz noktası, siyasetçi, kamu görevlisi ve/veya benzeri figürlerin yargılandığı davaların, kamu yararı prensibinden hareketle bu kapsam dışında tutulmasının gerekliliği…
Uluslararası hukukta ‘Kamu Yararı’
Kişilerin masumiyet karinesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ‘Adil Yargılanma Hakkı’ başlıklı altıncı maddesinde koruma altına alınan temel bir ilke.
Buna göre;
‘Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.’
Masumiyet karinesi aynı zamanda, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizin gazetecilik meslek etik kodları arasında da yer alıyor:
‘Basın yayın organları masumiyet karinesine saygılı olmalı, suçluluğu yargı kararıyla sabit olmadıkça herhangi bir kişiyi suçlu ilan edecek yayın yapmaktan kaçınmalı, yargı süreci devam eden davalarda iddialar ve savunmalar adil ve dengeli biçimde aktarılmalı…’
Ancak ‘kamu yararının’ devreye girdiği durumlarda, bireyin temel hak ve özgürlüklerinin belli ölçüde kısıtlanması noktasında bir meşruiyet alanı açılıyor.
Kamu yararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına göre temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması bağlamında bir hukuki gerekçe.
Kararlarında basının, demokratik toplumlarda ‘kamu bekçiliği’ (public watchdog) görevini üstlendiğini sürekli hatırlatan mahkeme, siyasilerin, sıradan vatandaşlara göre daha geniş bir ‘mercek altına alınma’ ve ‘eleştiri’ toleransına sahip olmaları gerektiğini vurgulayarak, siyasetçilerin eylemleri veya yolsuzluk gibi kamu yararına olan konularda, ifade özgürlüğü kapsamında geniş koruma sağlıyor.
Bu koruma elbette mutlak değil.
Basın, ‘başkalarının itibarını koruma’ amacıyla belirlenen sınırları aşmamalı.
Mahkemenin bu noktadaki hassasiyeti; ölçülülük, orantılılık ve adil denge unsuru.
AİHM’nin, kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatlarının korunması (AİHS Madde:8) ile ifade özgürlüğü (AİHS Madde:10) arasındaki dengede ele aldığı ölçüt, bilginin ‘kamu yararına bir tartışmaya’ katkı sağlayıp sağlamadığı.
Bir siyasetçinin özel hayatına ilişkin bir bilgi veya görüntü, kişinin kamuoyu nezdindeki güvenilirliğini veya siyasi faaliyetlerini doğrudan etkiliyorsa, kamusal yarar, gizlilik hakkından üstün tutulabiliyor.
Bilginin, siyasetçinin işlevini ya da dürüstlüğünü etkileyen bir konuda olup olmadığı veya özel hayatın mahremine müdahale mi yoksa kamuoyunu aydınlatan bir ifşa mı olduğu, mahkemenin önemli kamusal yarar kriterleri arasında.
Ancak mahkeme aynı zamanda, ‘kamu yararı’ ve ‘kamu merakı’ ayrımını da yapıyor.
AİHM’nin kamusal yararı gözettiği basın davalarına ilişkin örnekler:
Springer v. Almanya (2012)
AİHM’nin 2012 yılında Springer v. Almanya davasında aldığı karar, basın özgürlüğü ile kişisel haklar arasındaki dengeyi düzenleyen temel içtihatlardan biri.
Dava konusu, BILD, Die Welt ve POLITICO gibi büyük markalara sahip bir medya ve teknoloji şirketi olan Axel Springer’in, tanınmış bir aktörün uyuşturucuyla ilgili bir suçtan tutuklanıp hüküm giymesiyle ilgili haber yapması üzerine, Alman mahkemelerince yayın yasağıyla cezalandırılması.
Alman mahkemelerinin yasak kararının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesini (ifade özgürlüğü) ihlal ettiğine hükmeden AİHM, kamuoyunun yakından tanıdığı kişiler hakkında, uyuşturucu kullanımı gibi toplumsal ilgi uyandıran konularda haber yapılmasının basın özgürlüğü kapsamında olduğunu ve bu kişilerin özel hayatının korunmasının haber yapma hakkından daha üstün olmadığını belirtti.
Springer v. Almanya (2014)
Axel Springer’in Almanya aleyhine açtığı bir diğer dava ise, yine BILD gazetesinin, bu kez eski Başbakan Gerhard Schröder’in bir boru hattı projesinden elde ettiği kazanca dair yaptığı haberin, Alman mahkemelerince yasaklanması.
AİHM, politik bir figür hakkındaki haberin kamusal tartışmaya katkı sağladığını ifade ederek, yayını yasaklayan yerel mahkeme kararının AİHS’nin 10’uncu maddesini ihlal ettiğine karar verdi.
Lingens v. Avusturya (1986)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Daire, basın ve ifade özgürlüğü konusunda, özellikle politikacılara yönelik eleştirilerin sınırlarını genişleten dönüm noktası niteliğindeki bu kararında, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel taşlarından biri olduğuna vurgu yaparak, politikacıların eleştiriye daha açık olması gerektiğinin altını çizdi.
Gazeteci Peter Michael Lingens'in, Avusturya Şansölyesi Bruno Kreisky hakkındaki eleştirileri nedeniyle Viyana Mahkemesi tarafından cezalandırılmasını, AİHS’nin 10. maddesinin (ifade özgürlüğü) ihlali olarak kabul eden karar, Avrupa'da basın özgürlüğü davalarında yerleşik bir içtihat haline geldi.
İfade özgürlüğünün, yalnızca ‘olumlu karşılanan’ veya ‘zararsız görülen’ bilgi veya fikirler için değil, aynı zamanda ‘rahatsız edenler’ için de geçerli olduğuna dikkat çeken Büyük Daire, çoğulculuk ve hoşgörünün, özellikle basın açısından büyük önem taşıdığını belirtti.
“Basın, ‘başkalarının itibarının korunması’ için belirlenen sınırları aşmamalıdır; ancak yine de siyasi konularda olduğu gibi kamu yararına olan diğer alanlarda da bilgi ve fikirleri aktarmakla yükümlüdür” diyen AİHM, Viyana Mahkemesi’nin Lingens aleyhine verdiği ‘basının görevi bilgi aktarmaktır, yorum okuyucuya bırakılmalıdır’ görüşünün kabul edilemeyeceğinin de altını çizdi.
Sunday Times v. Birleşik Krallık (1979)
Hamilelikleri döneminde, bir biyokimya şirketince üretilen thalidomide içerikli ilaçları kullanan birçok kadının, ciddi sakatlıkları bulunan çocuklar dünyaya getirmesiyle 1961 yılında ortaya çıkan sağlık skandalına ilişkin Sunday Times tarafından hazırlanan haber dosyası, Birleşik Krallık mahkemesi tarafından, yargı sürecini engelleyeceği gerekçesiyle yayın yasağına uğradı.
Yayın yasağına ilişkin AİHM’nin önüne gelen bu davada mahkeme, olayın çok büyük kamu yararı taşıdığı, dava devam etse de kamusal tartışmanın tamamen susturulamayacağı hükmüne vararak, Birleşik Krallık aleyhine ihlal kararı verdi.
Thorgeirson v. İzlanda (1992)
Devlet, polis şiddeti iddialarını yazan Thorgeir Thorgeirson’u, ‘kanıt yok’ diyerek cezalandırdı.
AİHM ise gazetecinin kamu yararı taşıyan tartışmayı gündeme getirdiğini ve her iddianın mahkeme standardında ispatının beklenemeyeceğini söyleyerek, İzlanda’yı mahkum etti.
Mahkemenin bu kararı, araştırmacı gazetecilik alanında önemli bir karar olarak nitelendiriliyor.
Dupuis ve diğerleri v. Fransa (2007)
Bu davanın konusu, gazetecilerin, devlet içindeki yasa dışı dinlemelerle ilgili belge yayınlaması.
AİHM, olayın demokrasi açısından çok ciddi kamu yararı taşıdığını ve devlet gücünün kötüye kullanılması iddialarını içerdiğini belirterek, gazeteciler lehine karar verdi.
Bu dava, kamu yararı ne kadar yüksekse, basının koruma şemsiyesinin o kadar genişlediğini göstermesi bakımından önemli.
AİHM’nin ‘Adil Yargılanma Hakkı’ lehine ürettiği kararlardan örnekler:
Bedat v. Switzerland (2016)
Bu dava, 2003 yılında, Lozan Köprüsü'nde yayalara çarparak üç kişinin ölümüne ve sekiz kişinin yaralanmasına neden olan bir sürücü hakkında yürütülen cezai işlemleri konu alan bir makale yayınlayan Arnaud Bedat isimli gazeteciye açılan ve mahkumiyetle sonuçlanan ceza davasıyla ilgili.
Gazetecinin soruşturma dosyalarını, sanık ifadelerini, sanığın psikolojik durumunu ve özel bilgilerini yayınladığı bu davada AİHM, oldukça güçlü biçimde adil yargılanma ilkesi lehine tavır koydu.
Yayınların sansasyonel olduğuna, kamu yararının sınırlı kaldığına ve yargı sürecinin riske atıldığına hükmeden mahkeme, gazeteci aleyhine karar üretti. AİHM’nin bu kararı, yukarıda sözünü ettiğimiz ‘Kamu yararı’-‘Kamu merakı’ ayrımını ortaya koyuyor.
Ribemont v. Fransa (1995)
Allenet de Ribemont adlı bir şirket yöneticisinin cinayet iddiasıyla tutuklandığı süreçte, polis ve devlet yetkililerinin Ribermont’u suçlu gibi gösteren beyanatları üzerine AİHM gündemine taşınan bu dava, adil yargılanma hakkı ihlaliyle sonuçlandı.
Mahkemenin; devlet makamlarının devam eden soruşturmada peşin suçluluk dili kullanamayacağını söyleyen kararı, ‘zanlı/sanık/suçlu’ kavramlarının ayrımının yapılmasının önemi nedeniyle, medya açısından da oldukça etkili oldu.





















