1. HABERLER

  2. ÖZEL HABER

  3. “Kalkınma değil, örgütlü yıkım”
“Kalkınma değil, örgütlü yıkım”

“Kalkınma değil, örgütlü yıkım”

YENİDÜZEN’e konuşan Sosyalist Ekolojist ve Yeşil Sol Parti MYK Üyesi Dr. Ecehan Balta; Kıbrıs’ın bölgesel güçlerin ve Ankara’nın Doğu Akdeniz politikalarıyla kuşatıldığını belirterek uyardı...

A+A-

Ertuğrul SENOVA

Araştırmacı-Yazar ve Yeşil Sol Parti MYK üyesi Dr. Ecehan Balta, Doğu Akdeniz’de inşa edilen Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin özelde Kıbrıs’ta, genelde coğrafyaya etkilerinden, bölgesel enerji politikalarına, su projelerinden, AKP – MHP iktidarının Kıbrıs’taki kamusal alanlara yönelik ‘el değiştirme’ politikalarına kadar kritik ekolojik ve siyasi süreçleri YENİDÜZEN’e değerlendirdi.

Balta, Mersin’de yapımı süren Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin, Doğu Akdeniz’in ve Kıbrıs’ın ekolojik ve siyasal geleceğine yönelik en büyük tehditlerden biri olduğunu vurgulayan Balta, nükleer santrallerin sadece büyük kaza riskleriyle değil, normal işletme koşullarında denize deşarj edilen soğutma sularıyla da Akdeniz’de sessiz ve yavaş işleyen bir ekolojik yıkıma yol açtığını belirtti.

Türkiye’deki nükleer karşıtı hareket ile Kıbrıs’taki örgütler arasında politik tahayyül ve asimetrik siyasi ilişkilerden kaynaklanan bir dayanışma eksikliği olduğunu ifade eden Balta; iki toplumlu campaigns, ortak izleme mekanizmaları ve bölgesel bir mücadele hattının kurulmasının zorunlu olduğunu kaydetti.

Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon krizlerini "fosil kapitalizminin ömrünü uzatma çabası" olarak nitelendiren Dr. Ecehan Balta, adadaki iki toplumun ortak karar mekanizmalarına dayanan bir "Enerji Demokrasisi" modelini savunarak, planlanan boru hatlarının deniz yaşamına ölümcül bir darbe vuracağını ifade etti.

Balta, enerji güvenliği adı altında şirket kârlarının ve devletlerin bölgesel nüfuz mücadelelerinin korunduğuna da dikkat çekti.

Dünyanın karbondan arınmayı tartıştığı bir dönemde, Alanya-Kıbrıs doğal gaz boru hattı ve EastMed gibi projelerin Doğu Akdeniz’deki canlı yaşamına keskin bir darbe vuracağını söyleyen Balta, fosil yakıtlara hapsolmayan ve adadaki iki toplumun ortak yönetimini esas alan bir "Enerji Demokrasisi" modelini acil bir ihtiyaç olarak nitelendirdi.

"Asrın Projesi" olarak nitelendirilen Türkiye’den Kıbrıs’ta su taşınması projesine de değinen Balta, bu uygulamanın Anamur’daki Dragon Çayı’na ekolojik zarar verirken, Kıbrıs’ı da yapısal ve siyasi olarak dışa bağımlı kılan bir sömürü modeli olduğunu ifade etti.

Kıbrıs’ın kuzeyindeki kamusal alan ihlallerini sınıfsal bir bölüşüm ve mekânsal el koyma olarak yorumlayan Balta, casino turizmi ve lüks otel zincirlerinin sahilleri mülkleştirerek yerel halkı kendi memleketinde seyirciye dönüştürdüğünü belirtti.

Lefkoşa Surlariçi’ndeki Selimiye Meydanı’nın AKP KKTC Temsilciliği ve Yunus Emre Enstitüsü gibi yapılar eliyle dönüştürülmesini ise ideolojik bir müdahale olarak değerlendiren Balta, meydanların ancak yeniden kullanılarak ve “müşterekleştirilerek” savunulabileceğini kaydetti.

Son olarak Türkiye’deki maden direnişleri ile Lefke CMC sahası arasındaki tarihsel bağa dikkat çeken Balta, Türkiye’nin en büyük ekoloji hareketi olan Bergama direnişindeki kırılma noktasının, köylülerin Lefke CMC’deki yıkımı gözleriyle görmesiyle yaşandığını açıklayarak, madencilik faaliyetlerinin bir kalkınma değil, kuşaklar boyu süren örgütlü bir yıkım olduğunu vurguladı.

"Nükleer risk bir seçim dönemine ya da idari sınıra sığmaz"

Soru: Akkuyu Nükleer Güç Santrali, Kıbrıs'ın kuzey kıyılarına neredeyse Mersin merkezinden daha yakın. Olası bir sızıntı veya kazada Akdeniz havzası ve Kıbrıs doğrudan etkilenecek. Bu “etkilenmenin” boyutu hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Dr. Ecehan Balta: Evet, Akkuyu Mersin’de kuruluyor olabilir ama olası etkileri ulusal sınır tanımaz. O nedenle Akkuyu; Doğu Akdeniz’in, Kıbrıs’ın, kıyı halklarının ve bütün ekosistemin ortak meselesidir.

Bir kaza ya da sızıntı durumunda radyoaktif riskin hava, deniz akıntıları, yağış ve gıda zinciri üzerinden yayılma ihtimali vardır. Bu yalnızca santral çevresinde yaşayan insanların değil, balıkçıların, çiftçilerin, kıyı kentlerinin, turizmin, deniz canlılarının, tarımsal üretimin ve gelecek kuşakların meselesidir. Nükleer riskin en korkutucu yanı da budur: Etkisi bir coğrafyaya, bir kuşağa, bir seçim dönemine ya da bir idari sınıra sığmaz.

Ama Akkuyu’nun tehlikesini yalnızca büyük kaza ihtimaliyle de sınırlamamak gerekir. Nükleer santraller normal işletme koşullarında bile soğutma suyu, atık yönetimi gibi çok ciddi sorunlar yaratır. Dolayısıyla Akkuyu, yalnızca “bir gün kaza olursa ne olur” sorusuyla değil, “bugünden başlayarak Akdeniz’in ekolojik ve siyasal geleceğini nasıl değiştiriyor” sorusuyla ele alınmalıdır.

“Akkuyu’nun coğrafi konumu, Kıbrıs’ı bu meselenin doğrudan tarafı haline getiriyor”

Soru: Türkiye'deki nükleer karşıtı hareketin ve ekolojistlerin bu süreci kurgularken Kıbrıs'ı, adadaki örgütleri ve Akdeniz'in ortak geleceğini denkleme ne kadar dahil edebildiğini düşünüyorsunuz? Sizce bir dayanışma eksikliği var mı? Varsa, neye bağlıyorsunuz?

Dr. Ecehan Balta: Türkiye’de nükleer karşıtı hareket çok önemli bir mücadele hafızası biriktirdi. Mersin ve Sinop’la sınırlı da değil, Türkiye’nin farklı kentlerinde, meslek örgütlerinde, ekoloji platformlarında ciddi bir direnç oluştu. Fakat açık konuşmak gerekirse Kıbrıs bu denkleme yeterince güçlü biçimde dahil edilemedi. Oysa Akkuyu’nun coğrafi konumu, Kıbrıs’ı bu meselenin doğrudan tarafı haline getiriyor.

Burada bir dayanışma eksikliği olduğunu düşünüyorum. Bu eksiklik çoğu zaman niyet eksikliğinden değil, politik tahayyül eksikliğinden kaynaklanıyor. Türkiye’deki ekoloji hareketi zaman zaman kendi ulusal gündemine sıkışabiliyor. Akdeniz’i ortak bir ekolojik havza olarak düşünmekte, Kıbrıs’taki örgütlerle sürekli ve eşit ilişkiler kurmakta, adanın iki toplumunu da sürece dahil eden bir mücadele hattı örmekte eksiklerimiz var.

Bunun bir nedeni Türkiye ile Kıbrıs arasındaki asimetrik siyasi ilişki. Bir nedeni de ekoloji mücadelelerinin çoğu zaman yerel felaketlere yetişmeye çalışan acil durum refleksiyle hareket etmek zorunda kalması. Ama Akkuyu gibi bir başlıkta bu sınırları aşmak zorundayız.

Akkuyu’ya karşı mücadele Mersin’in, Türkiye’nin ya da yalnızca nükleer karşıtlarının meselesi olamaz. Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Rumların, Mersinlilerin, Yunanistan’daki, Lübnan’daki, Suriye’deki, bütün Akdeniz havzasındaki ekoloji hareketlerinin ortak meselesi olarak kurulmalı. Ortak izleme mekanizmaları, iki dilli kampanyalar, bağımsız bilimsel raporlar, acil durum planlarının şeffaflaştırılması ve adadaki örgütlerle doğrudan dayanışma bu mücadelenin parçası olmalı.

cmc.jpg

“Akkuyu’nun Akdeniz’e etkisini yavaş işleyen bir ekolojik yıkım olarak okumak gerekir”

Soru: Nükleer santrallerin Akdeniz gibi kapalı denizlerde yarattığı soğutma suyu ve deniz suyu sıcaklığı artışı gibi “sessiz” ekolojik maliyetler var. Akkuyu'nun Akdeniz ekosistemine ve dolayısıyla Kıbrıs'ın deniz yaşamına yapacağı etkileri ekolojik bir yıkım olarak nasıl okumalıyız?

Dr. Ecehan Balta: Nükleer santraller genellikle büyük kaza ihtimali üzerinden tartışılıyor. Oysa bir de her gün işleyen, daha sessiz ama çok ağır ekolojik maliyetler var. Soğutma suyu bunların başında geliyor. Denizden su alınıp ısınmış biçimde yeniden denize bırakıldığında, bu yalnızca teknik bir işlem değildir; denizin ısı rejimine müdahaledir.

Akdeniz zaten iklim krizinin en kırılgan havzalarından biri. Deniz suyu sıcaklıkları artıyor, türler yer değiştiriyor, istilacı türler çoğalıyor, deniz çayırları, balık yumurtlama alanları ve kıyı ekosistemleri baskı altında. Böyle bir ortamda Akkuyu gibi büyük bir tesisin yaratacağı ısıl yük, deniz yaşamı üzerinde ek bir stres anlamına gelir.

Bu etkiyi yalnızca “birkaç derece sıcaklık farkı” diye küçümsememek gerekir. Deniz ekosistemleri çok hassas dengelerle işler. Plankton döngüsü, balıkların üreme alanları, oksijen dengesi, kıyı habitatları, deniz çayırları ve balıkçılık geçim kaynakları bu değişimlerden etkilenebilir. Kıbrıs’ın deniz yaşamı da bundan bağımsız değildir; çünkü deniz, siyasal sınır çizgileriyle bölünmez.

Bu nedenle Akkuyu’nun Akdeniz’e etkisini yavaş işleyen bir ekolojik yıkım olarak okumak gerekir. Büyük felaket ihtimali ayrı bir başlık; ama normal işletme koşullarında bile denizin ısınmasına, ekolojik baskıların artmasına ve Akdeniz’in kırılganlığının derinleşmesine katkıda bulunan bir yapıdan söz ediyoruz.

 

“Enerji; bir şirket kârı ya da devletler arası pazarlık başlığı değil, yaşam hakkıdır”

Soru: Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon yatakları yıllardır Kıbrıs sorununu besleyen, adayı militarize eden bir unsur. Devletlerin pay kapma yarışına girdiği bu Doğu Akdeniz denkleminde, fosil yakıtlara hapsolmamış, adadaki iki toplumun ve Akdeniz halklarının ortak yönetiminde bir “Enerji Demokrasisi” modeli Kıbrıs'ta nasıl mümkün olabilir?

Dr. Ecehan Balta: Doğu Akdeniz’de gaz yatakları keşfedildiğinden beri deniz, halkların ortak yaşam alanı olmaktan çok devletlerin, şirketlerin ve donanmaların satranç tahtasına çevrildi. Münhasır ekonomik bölge tartışmaları, sondaj gemileri, savaş gemileri, boru hattı projeleri ve enerji diplomasisi Kıbrıs sorununu çözmek yerine daha da sertleştiren bir rol oynadı.

Bu denklemde enerji, halkların ihtiyacını karşılayan kamusal bir hak olarak değil, egemenlik gösterisi ve sermaye birikimi aracı olarak ele alınıyor. Oysa Kıbrıs’ta gerçek bir enerji demokrasisi modeli bambaşka bir yerden kurulmalı. İlk ilke şu olmalı: Enerji bir şirket kârı ya da devletler arası pazarlık başlığı değil, yaşam hakkıdır.

Enerji demokrasisi, adanın iki toplumunun ortak karar mekanizmaları kurmasıyla mümkün olabilir. Enerji kooperatifleri, enerji yoksulluğuna karşı ücretsiz temel enerji hakkı, binalarda enerji verimliliği, merkezi olmayan üretim, şebeke yönetiminde toplumsal denetim ve fosil sektörlerde çalışanlar için adil geçiş programları bu modelin temel taşları olabilir.

Kıbrıs için mesele “gazı kim çıkaracak” değil, “enerjiyi ne kadar, kim için, nasıl ve hangi ekolojik sınırlar içinde üreteceğiz” sorusudur. Bu soru iki toplumun ortak geleceğini de barış meselesini de doğrudan ilgilendirir. Gaz gelirleri üzerinden yeni bir paylaşım kavgası değil, fosil yakıtlardan çıkışı, kamusal denetimi ve ekolojik onarımı esas alan ortak bir enerji rejimi düşünülmelidir.

akkuyu.jpg

"Yeni bir boru hattı yapmak, otuz-kırk yıl sürecek yeni bir fosil bağımlılığı inşa etmektir"

Soru: İklim krizi kapıdayken ve dünya karbondan arınmayı tartışırken, Doğu Akdeniz'de hala gaz boru hatları ve sondaj krizleri üzerinden siyaset yapılmasını sosyalist bir ekolojist olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Dr. Ecehan Balta: Bunu büyük bir tarihsel çelişki olarak görüyorum. Dünya karbondan arınmayı tartışırken Doğu Akdeniz’de hâlâ gaz boru hatları, LNG terminalleri, sondaj krizleri ve askeri gerilimler üzerinden siyaset yapılması, fosil kapitalizmin kendi ömrünü uzatma çabasından başka bir şey değil.

Sosyalist ekolojist açıdan burada iki temel mesele var. Birincisi, kapitalizm iklim krizini kabul ediyor ama fosil yakıtlardan vazgeçmek istemiyor. İkincisi, enerji güvenliği adı altında aslında şirket kârları, askeri ittifaklar ve bölgesel nüfuz mücadeleleri korunuyor. Yani “enerji güvenliği” denilen şey çoğu zaman halkların güvenliği değil, sermayenin ve devletlerin güvenliğidir.

Bugün yeni bir boru hattı yapmak, yalnızca bugünkü gazı taşımak değildir. Otuz yıl, kırk yıl sürecek yeni bir fosil bağımlılığı inşa etmektir. Bir kez o altyapıyı kurduğunuzda, şirketler ve devletler “bu yatırım boşa gitmesin” diye fosil rejimi uzatmaya çalışır. Böylece iklim hedefleri kâğıt üzerinde kalır.

Şunu da ifade edeyim: Aslında Hürmüz krizine kadar büyük oyuncular gazın taşınması sorununu LNG (Likit Doğal Gaz) santralleriyle çözmeye başlamışlardı. Ama Hürmüz boğazının kapatılmasıyla bu yönteme bel bağlayanlar gemilerini geçiremedikleri için büyük kaybettiler, boru hattı olanlar ise büyük kazandı. Bu sorunun şirketler ve devletler için bir “ders” olduğunu, boru hattı projelerinin yeniden hızlanacağını düşünüyorum. Kıbrıs bağlamında, Alanya- Kıbrıs arasında kurulacak muhtemelen çift yönlü ve 96 km’lik doğalgaz boru hattı kısa vadede Kıbrıs’ı Türkiye’den gelen doğalgaza ve fosil yakıtlara daha da bağımlı kılabilir, orta ve uzun vadede ise Kıbrıs etrafında çıkartılan doğalgazın Türkiye yoluyla Avrupa’ya ulaşmasına imkan tanıyan bir yol olarak düşünülüyor olabilir. Aynı şey EastMed için de geçerli, İsrail doğalgazını Kıbrıs, Girit, Yunanistan hattından İtalya’ya bağlayacak bu dünyanın en derin ve en uzun boru hattı tekrar gündeme gelebilir. Ama bunlar hayata geçirilirse Doğu Akdeniz’in zaten ölmekte olan canlı yaşamına çok keskin, çok tehlikeli bir darbe daha olur.

Doğu Akdeniz’in ihtiyacı yeni fosil koridorları değil; savaşsız, adil ve kamusal bir enerji dönüşümüdür. Bölgesel işbirliği boru hattı üzerinden değil, yenilenebilir enerji, depolama, enerji verimliliği, şebeke dayanışması ve iklim adaleti üzerinden kurulmalıdır. Aksi halde gaz siyaseti Kıbrıs sorununu da bölgesel gerilimleri de iklim krizini de derinleştirmeye devam eder.

su-temin-projesi.jpg

"Su, siyasi bir merkeze bağlandığında egemenlik ve bağımlılık meselesidir"

Soru: Türkiye'den Kıbrıs'a borularla su taşıyan “Asrın Projesi”, adanın Türkiye'ye yapısal/siyasi bağımlılığını artırdığı gözlemleniyor. Diğer yandan Anamur'daki Dragon Çayı'nın ekosistemine ciddi zararlar verdiği söyleniyor. Bu projeyi ekolojik sömürü ve siyasi bağımlılık ekseninde nasıl okumalıyız?

Dr. Ecehan Balta: Türkiye’den Kıbrıs’a su taşıyan proje ilk bakışta teknik bir altyapı yatırımı gibi sunuluyor. “Su götürüyoruz, sorun çözüyoruz” deniyor. Ama suyu yalnızca mühendislik hesabıyla düşünemeyiz. Su bir borudan geçen nötr bir madde değildir; havzanın, tarımın, yerel yaşamın, ekosistemin ve siyasetin parçasıdır.

Bir çayın suyu “fazla su” diye koparılıp başka bir coğrafyaya taşındığında, arkasında yalnızca teknik değil, ekolojik ve siyasal sonuçlar da bırakır. Dragon Çayı’nın ekosistemi, akış rejimi, kıyı ve nehir yaşamı, tarım alanları, yerel su döngüsü bu projeden bağımsız düşünülemez. Nehirler canlı sistemlerdir; bazı ülkelerde hukuk öznesi olarak da tanınmışlardır, yani ucuz kaynaklar değildir.

Kıbrıs tarafında ise bu proje su sorununu çözme iddiasıyla sunulsa da adanın Türkiye’ye yapısal bağımlılığını artıran bir mekanizmaya dönüşüyor. Su, hele ada koşullarında, en temel yaşam altyapısıdır. İçme suyunuz, tarımsal sulamanız, dağıtım sisteminiz ve fiyatlandırma rejiminiz başka bir siyasi merkeze bağlandığında, bu yalnızca su temini değil, egemenlik ve bağımlılık meselesidir.

Bu nedenle bu projeyi “yardım” ya da “kalkınma” olarak değil, ekolojik sömürü ve siyasi bağımlılık ekseninde tartışmak gerekir. Bir yanda Anamur’daki ekosistemden su çekiliyor, diğer yanda Kıbrıs’ın su politikası dışa bağımlı hale getiriliyor. Oysa çözüm yerel su kaynaklarının korunması, yağmur hasadı, gri su kullanımı, atık su arıtımı, yeraltı sularının onarılması, tarımda su verimliliği ve demokratik su yönetimi olmalıdır.

“Su bir piyasa malı değil, ortak yaşam hakkı olarak ele alınmalıdır”

Soru: Suyun meta haline getirilmesi, Kıbrıs’taki yerel kaynakların geliştirilmesi yerine dışa bağımlı büyük altyapı projelerinin dayatılması, Kıbrıs'ın kırsal üretimine uzun vadede sizce nasıl bir darbe vuruyor?

Dr. Ecehan Balta: Suyun metalaşması kırsal üretimi iki yönden vurur. Birincisi, küçük üreticiyi maliyet kıskacına alır. Suya erişim piyasa fiyatlarına, merkezi dağıtım sistemlerine ve borçlandırma mekanizmalarına bağlandığında küçük çiftçi üretim kararını kendi ihtiyacına, toprağın ritmine ya da yerel ekolojiye göre değil, su faturasına göre vermeye başlar.

İkincisi, dışa bağımlı büyük altyapı projeleri yerel çözümleri zayıflatır. Yerel su kaynaklarının korunması, kuraklığa dayanıklı üretim, geleneksel bilgi, kooperatifleşme ve küçük üreticinin güçlendirilmesi yerine merkezi, pahalı ve siyasal olarak bağımlılık yaratan projeler öne çıkarılır. Böylece kırsal üretim kendi ayakları üzerinde duramaz hale gelir.

Kıbrıs gibi bir adada su politikası aynı zamanda tarım politikasıdır, gıda egemenliği politikasıdır, kırsal yaşam politikasıdır. Eğer su şirketleşirse, kırsal üretim de şirketleşir. Eğer su dışa bağımlı hale gelirse, üretici de dışa bağımlı hale gelir. Bu da uzun vadede küçük üreticinin tasfiyesi, yerel tarımın zayıflaması, gıda fiyatlarının artması ve kırsal yaşamın çözülmesi anlamına gelir.

Kıbrıs’ta suyun müşterek olarak yönetilmesi gerekir. Köyler, belediyeler, üretici örgütleri, ekoloji hareketleri ve iki toplumun temsilcileri su yönetiminde söz sahibi olmalı. Su bir piyasa malı değil, ortak yaşam hakkı olarak ele alınmalıdır.

“Deniz, kıyı ve sahil yalnızca yatırımcıya tahsis edilecek arsa stoğu değildir”

Soru: Gündelik yaşamın metalaşması ve kamusal alanların savunulması noktasından baktığınızda; Kıbrıs’ın kuzeyinde “ekonomik kalkınma” adı altında casino turizmine ve devasa otel zincirlerine kıyılar, sahiller peşkeş çekiliyor. Kıbrıslıların kendi denizlerine erişemediği bu lüks turizm işgalini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Ecehan Balta: Kıbrıs’ın kuzeyinde “ekonomik kalkınma” adı altında büyüyen casino ve lüks otel modeli aslında kıyıların sınıfsal olarak yeniden bölüşülmesidir. Bir zamanlar kamusal erişime açık olan sahillerin büyük oteller, özel plajlar ve kapalı turizm kompleksleriyle çevrilmesi, yalnızca turizm politikası değildir; yaşam alanlarının gaspıdır.

Burada sadece otel yapılmıyor. Deniz mülkleştiriliyor, kıyı kapatılıyor, kamusal alan müşteriye tahsis ediliyor, yerel halk kendi memleketinde seyirciye dönüştürülüyor. Kıbrıslıların kendi denizlerine erişemediği bir “kalkınma” modeli meşru olamaz.

Casino turizmi yüksek enerji ve su tüketimi, atık yükü, kıyı yapılaşması, güvencesiz hizmet emeği, kara para ekonomisi ve toplumsal eşitsizliklerle birlikte düşünülmeli. Bu model yerel halka refah değil, çoğu zaman düşük ücretli işçilik, yüksek kiralar, erişilemeyen sahiller ve kimliksizleşen kentler bırakıyor.

Deniz, kıyı ve sahil yalnızca yatırımcıya tahsis edilecek arsa stoğu değildir. Kıyı hakkı, kamusal erişim, ekolojik taşıma kapasitesi, yerel halkın karar süreçlerine katılımı ve turizmin demokratik denetimi olmadan bu model lüks ambalajlı bir gasp düzenidir.

“Mekânsal direniş yalnızca ‘bu bina yapılmasın’ demekle sınırlı kalmamalı”

Soru: Yine gündelik kamusal alanların savunulması noktasından baktığınızda; Lefkoşa Surlariçi’nin kalbi, tarihsel ve kültürel bir kamusal alan olan Selimiye Meydanı’nın, AKP KKTC Temsilciliği ve Yunus Emre Enstitüsü gibi yapılarla bir nevi “mekânsal mülkiyet ve kimlik değiştirme” sürecine girdiğini görüyoruz. Adalılar için pek çok açıdan önemli bir meydanın, Kıbrıs’taki egemen siyasetin kurumları eliyle fiziksel ve ideolojik olarak dönüştürülmesini nasıl okursunuz? Kıbrıslılar kendi meydanlarını korumak için nasıl bir mekânsal direniş örmeli?

Dr. Ecehan Balta: Her şeyden önce şunu söylemek isterim: Kentlerin hafızası vardır. Meydanlar, insanların karşılaştığı, söz kurduğu, itiraz ettiği, yas tuttuğu, kutladığı, gündelik hayatını ördüğü yerlerdir. Bu nedenle bir meydanın dönüştürülmesi yalnızca mimari bir müdahale değildir; hafızaya, kimliğe ve kamusal yaşama müdahaledir.

Lefkoşa Surlariçi’nin kalbindeki bir alanın egemen siyasetin kurumları eliyle yeniden biçimlendirilmesi, bana mekânsal bir el koyma süreci gibi geliyor. Burada mesele yalnızca yeni binaların yapılması değil; meydanın anlamının, kullanım biçiminin, kime ait olduğunun ve hangi kimliği taşıyacağının yeniden tanımlanmasıdır. Kamusal alanın fiziksel olarak dönüştürülmesiyle ideolojik olarak dönüştürülmesi el ele gidiyor.

Bu tür müdahaleler, adalıların kendi kentleri üzerindeki söz hakkını daraltıyor. Meydanın yerel hafızası, çok katmanlı kültürel kimliği ve gündelik kamusal niteliği yerine, dışarıdan belirlenen bir siyasi temsil dili yerleştiriliyor. Bu da kamusal alanı yaşayan bir müşterek olmaktan çıkarıp egemenliğin vitrini haline getiriyor.

Buna karşı mekânsal direniş yalnızca “bu bina yapılmasın” demekle sınırlı kalmamalı. Meydanın hafızasını canlı tutan yürüyüşler, forumlar, kamusal etkinlikler, sözlü tarih çalışmaları, mahalle inisiyatifleri, sanat müdahaleleri, hukuki mücadeleler ve iki toplumlu kent hakkı savunuları birlikte düşünülmeli. Kıbrıslılar kendi meydanlarını korumak için o meydanı yeniden kullanmalı, yeniden anlatmalı, yeniden müşterekleştirmeli. Çünkü kamusal alan ancak kullanıldıkça savunulur.

"Bergama hareketi, gücünü ve sıçramasını Lefke’de CMC’yi ziyaret eden köylülerle yakaladı"

Soru: Bugün Türkiye'de Akbelen'de ya da farklı illerde maden şirketlerine karşı büyük direnişler var ve siz bu hareketlerin içindesiniz. Kıbrıs’taki CMC ise bir maden şirketinin işi bittiğinde geriye nasıl bir “ölüm coğrafyası” bırakabileceğinin en somut, 50 yıllık tarihi kanıtı gibi duruyor. Lefke CMC trajedisi, bugün Türkiye'de ya da dünyanın başka bir yerinde yürütülen kontrolsüz madencilik faaliyetlerine karşı mücadele eden ekoloji hareketlerine ne söylüyor, oradan nasıl bir ders çıkarmalıyız?

Dr. Ecehan Balta: CMC bize şunu söylüyor: Bir maden şirketi geldiğinde sadece cevheri çıkarıp gitmiyor; toprağın hafızasını, suyun kimyasını, havanın dengesini, insanların yaşam alanını da değiştirip arkasında uzun ömürlü bir ölüm coğrafyası bırakabiliyor. Lefke’deki CMC sahası bunun en çıplak örneklerinden biri. Şirket gitmiş olabilir ama atıklar, ağır metaller, kirlenmiş toprak, hasta edilmiş ekosistem orada kalıyor. Yani madenciliğin “kalkınma” diye pazarlanan yüzü kısa vadeli; yıkımı ise kuşaklar boyunca sürüyor.

Benim için bu sorunun ayrıca çok kişisel ve politik bir yanı var. Bergama’daki altın madeni karşıtı hareket Türkiye’de ekoloji mücadelesinin hafızasında çok önemli bir yer tuttu. Orada köylülerin, kadınların, hukukçuların, bilim insanlarının ve ekolojistlerin birlikte yürüttüğü mücadele sadece Bergama’yı değil, sonraki kuşak ekoloji mücadelelerini de etkiledi. Bugün Akbelen’de, Kazdağları’nda, Erzincan’da, Cerattepe’de, Fatsa’da, İliç’te gördüğümüz direnişlerin içinde Bergama’dan gelen bir damar var. O hareket kendinden sonraki bütün hareketleri çok etkiledi, ivme kazandırdı. İnsanlara “bu kader değil, karşı çıkılabilir” duygusunu verdi. Şimdi size bir şey söyleyeceğim: Bergama’daki hareketin gelişmesinde CMC’nin önemli bir rolü var. Bergama’da, Türkiye’nin en büyük ekoloji direnişinde Bergamalı köylülerin CMC sahasını ziyareti önemli bir rol oynadı. Burayı ziyaret eden köylüler altın madeninin kendi bölgelerine, geçim kaynaklarına ve hayatlarına neler yapabileceğini gözleriyle gördükten sonra mücadelede bir sıçrama yaşandı.

Ama artık şunu da söylememiz gerekiyor: Altın madenciliğinin ne kadar korkunç olduğunu anlamak için illa Bergama’yı yaşamış olmamız, CMC gibi elli yıllık bir felaketi görmemiz, İliç’te facia yaşanmasını beklememiz gerekmemeli. Böyle tarihsel tanıklıklara ihtiyaç duymadan da madenciliğin yaşamla bağdaşmadığını bileceğimiz günlere gelmemiz gerekiyor. Çünkü her yeni maden sahası aslında “bakalım bu kez felaket olacak mı” diye oynanan bir kumar değil; çoğu zaman felaketin adım adım örgütlenmesidir.

CMC’nin bugünkü ekoloji hareketlerine en büyük dersi şu: Şirketlerin faaliyet süresi sınırlıdır ama yarattıkları ekolojik tahribat sınırlı değildir. Maden kapandığında mücadele bitmez; atıkların temizlenmesi, halk sağlığının korunması, toprağın ve suyun onarılması, şirketlerin ve devletlerin hesap vermesi mücadelesi başlar. Bu yüzden ekoloji hareketleri yalnızca “madene hayır” demekle değil, geçmiş yıkımların hesabını sormakla, hafızayı canlı tutmakla ve yaşam alanlarını şirketlerin insafına bırakmayan yeni bir siyasal akıl kurmakla da yükümlüdür.

Lefke CMC bize çok açık biçimde şunu söylüyor: Madencilik meselesi teknik bir izin meselesi değildir; yaşam hakkı meselesidir. Bir coğrafyanın şirket bilançosuna dönüştürülmesine karşı çıkmak, sadece doğayı değil, geleceği savunmaktır. Altın, bakır, kömür, lityum ya da başka bir maden fark etmez; eğer bir faaliyet halkın suyunu, toprağını, sağlığını ve ortak yaşamını zehirliyorsa orada “kalkınma” değil, örgütlü bir yıkım vardır.

Bu haber toplam 415 defa okunmuştur