1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Hakkı Yücel: O Gece… Mum Işığında…!
Hakkı Yücel: O Gece… Mum Işığında…!

Hakkı Yücel: O Gece… Mum Işığında…!

Ve 52 yıl sonra, asıl ihtiyaç duyulan, vicdanla terbiye edilmiş bilinç/akıl, büyük oranda yine eksik kalırken, o bilinci/aklı sergileyenler, mücadelesini sürdürenler umut olmaya devem edecek. 

A+A-

Hakkı Yücel
[email protected]

Sevgül Uludağ’ın aziz hatırasına…

I.

Elektrikler kesildi; ışıklar söndü. Birden koyu bir karanlık kalın bir perde halinde her şeyin, aklım orada kaldığından mı, en çok da en bereketli zaman olan gecenin ıssızlığında okuduğum kitabın üzerini örttü. Örtünce kitabın üzerini, bana içinde kendi gençliğimi bulacak kadar tanıdık gelen, uzak bir geçmişe ait bir dönem hikâyesini anlatan cümleler de tamamlanmadan yarım kaldı.    (Kitabın adı: ‘Tükenmişlik-Siyasal Yenilginin Duygusal Deneyimi’. Hannah Proctor. İletişim Yayınları. Karanlığın üzerine örtünüp yarıda bıraktığı hikâye, yazarın J. Ranciere’nin ‘Proletaryanın Gecesi’ romanından hareketle, 1830’da Avrupa’da Fransa’da başlayan, sonrasında Avrupa’nın kimi diğer ülkelerine de yayılan ‘Temmuz İhtilâlleri’ günlerinde bir grup insanın yaşadıklarına dair anlattıkları. Şöyle: Gündüzlerini gasp eden patronlarına inat geceleri geri kazanan, mum ışığında bir araya gelmiş, kendilerini şiire, entelektüel/devrimci mücadeleye adamış -henüz ödenecek bedellerin ağırlığından ve yaşanacak hayal kırıklıklarından uzak- Fransız ‘proleter devrimciler’, olmakta ve olacak olanlara ve de neler yapılması gerektiğine dair hararetli konuşmalar, tartışmalar yapıyor, aynı anda kendilerini de yeniden keşfediyor/yaratıyorlar.)                                             Elektriğin gitmesine öfkelenmek durumu değiştirmiyor, karanlığın içinde bir süre kımıldanmadan oturuyorum. Sonra, yarım kalan hikâyenin çekim gücü müydü, karanlığın bir yandan her şeyi gizlerken, bir yandan da gizlediği şeyin ve çok daha fazlasının sezgisel geri dönüşünü -karanlıkta ışığı gör(ebil)mek mi bu?- teşvik eden paradoksal etkisi miydi, yoksa aynı karanlığın kalın örtüsünü yırtmak için yakıp masanın üzerine koyduğum mumun titrek ışığının imgesel çağrışımları mıydı, belki hepsi birlikte sebep oldu. Okumakta olduğum hikâyenin başlangıcı olan Avrupa’da ardı sıra ihtilallerin yaşandığı 1830’un Temmuz’u, beni, garip bir tecelli mi, aynı zamanda ilk yaşam çığlığını attığım, doğduğum ay da olan ve o günlerde kendimi ölüme en yakın hissettiğim -şimdilerde iklimsel harareti yanında siyasal, zihinsel, duygusal hararetini yeniden yaşadığımız/yaşayacağımız- bir başka Temmuzla; adada savaşın, yıkımların, kayıpların, göçlerin yaşandığı ‘74 Temmuz’uyla buluşturdu. Unutmak ne/ne kadar mümkün? Her yıl dönümünde zihinsel gerilimini ve duygusal patlamalarını bir biçimde yeniden yaşadığım, içinde kendimin de yer aldığı o gerçek hikâyeye doğru bir kez daha yola çıkıyorum.                                                                                                                          

Nereye mi?

II.

74 Temmuz. Kıbrıs.

15 Temmuz’da faşist Samson darbesi, sonrasında 20 Temmuz Türkiye’nin askeri müdahalesi, adada bir başka zamanın/tarihin yaşanmaya başladığı zor, acılı günler. O dönemde İstanbul’da üniversite öğrencisiyim, tatil nedeniyle adaya henüz dönmüştüm ki, bir anda gelişen olaylar sonucunda birçok insan gibi kendimi elimde silah, cephede, eski bölüğümde buldum. Güzel bir tatil geçirme hayali birdenbire bir kâbusa dönüştü. Tarihsel arka planı, siyasi/toplumsal gerekçeleri ve gerçeklikleri, haklı/haksız tartışmaları vb.... ne olursa olsun, adada büyük ekseriyet, şu ya da bu kadar o kâbusun bir parçası oldu, onun acısını, dehşetini, yasını ve de ganimetini yaşadı. Hayalleri, düşünceleri, idealleri olan genç bir insan olarak kafamda ardı sıra çoğalan soruların (neden, niçin, nasıl..?) zihnimi kemirip durması (ihtilâl-i dimağ) ve aynı anda içimde yol açtığı duygusal patlamalar (vicdanın susmayan sesi) ise, o kâbusun bendeki yükünü daha da ağırlaştırdı. Şundan: Tarihsel gerçekliğin dayattığı zorunluluk olarak kendimi bulduğum yerle (cephede görevini yerine getirmeye, -gerektiğinde ölmeye ve öldürmeye- hazır bir mücahittim); zihinsel olarak tahayyül ettiğim/inandığım, yaşam biçimi olarak kabul ve kendimce uğruna mücadele ettiğim gerçekliğin beni konumlandırdığı yer (ölmeyi/öldürmeyi değil, yaşamayı/yaşatmayı gözeten, savaş karşıtı o yer) birbirinin karşıtıydı. Bu yüzden olsa gerekti, bütün o gerekçelendirmeler, haklı çıkma gayretleri, tarihi yağmalama kurnazlıkları, hamaset edebiyatları sürdürüle dursun, o günlerde rüyalarımda, bana kendimi anlatıyormuş gibi gelen, -öyle hissettiğim-, bir kahramanla bir günahkârı/caniyi; bir kahramana dönüşen günahkârla/caniyle bir günahkâra/caniye dönüşen kahramanı, aynı anda görüyordum. Gündüzün, tarihsel gerçekliğin de arka çıktığı, buradan ‘bilinç’ yüklediği, ölmeye/öldürmeye hazır ‘kahraman’ı; geceleyin rüyalarımda o bilincin bastırdığı esaretten kurtulan bilinçaltının açığa çıkması ve de ‘vicdan’ın ön almasıyla, o kahramanı yaratan hasletlerin (!) suç unsurları halini almalarına neden oluyor, tam da bu yüzden gündüzün kahramanı gecenin/rüyalarımın günahkârına/canisine dönüşüyordu. Kendimde bir başkasının hayatını yaşıyor gibiydim.

Yaralı bir bilincin ve sesini duyurmaya çalışan bir vicdanın arasında sıkışmıştım; bunun gerilimlerini yaşadım ve lise yıllarımdaki birliğime katılarak, can yakan bu zorlu sürecin bir parçası oldum; yatağımın toprak yorganımın gökyüzü olduğu günler geçirdim; sınır boylarında nöbetler tuttum; bir gün o dehşet anı da geldi içimde ‘’şimdi karşıma, diyelim benim gibi genç bir insan çıksa, düşman diye onu nasıl öldürebilirim; peki ya o benden önce davranıp da beni öldürürse’’ ve sonra da ‘’hangi ölen oğula hangi ana daha çok yanar; dil, din, ırk ayrılığı acıları farklı kılar mı’’ hesabı yaparken taarruza katıldım. O taarruzda hayatını kaybedenler ve yaralananlar oldu, ben ölmedim ve yaralanmadım ama buna sevinemedim; ölen oğlunun acısını yaşayan ananın kahrına tanık olduğumda, yaşıyor olmanın utancını duydum. Hayatımda ölümü ilk kez hem bir gerçeklik, hem bir düşünce, hem de bir duygu olarak bu kadar yakından ve yoğun yaşadım. Her yeni güne başlarken ‘’bugün son günüm olabilir mi’’ ve ‘’bu kâbus ne zaman bitecek’’ diye düşünmekten ve de ‘’tarihin Tanrı’sı kim’’ diye sormaktan kendimi alamadım. Günler bu tereddütler, temenniler ve sorular arasında tükenirken, çok geçmedi, bir gece mum titrek ışığı altında, kendimi, soluk gölgeler halinde halka oluşturarak oturan bir grup insan arasında, ertesi gün gerçekleşecek, benim de katılacağım, yeni bir ‘taarruz emri’ haberini alırken buldum.

Hangi gece?

III.

Yeni gelişmeler olmuştu, 30.bölüğün mücahitlerinden bir grup, Barış Gücü askerlerinin boşalttığı, bulunduğumuz yerden (dereboyu) daha ileride olan Kornaro’yu işgal etmiştik. Kornaro, mevki itibarıyla önemli olan, müstahkem bir üs olarak konumlanmış hapishanenin tam karşısında yer alıyordu. Arada, bir koşu geçilecek kadar kısa, düz ve çıplak bir alanın ucunda olan hapishane, bir süre önce gerçekleştirilen taarruzda etrafını kuşatan hendeklerin içine girecek kadar yakınına ulaştığımız ve ötesine geçtiğimiz anda yaylım ateşine tutularak kıyıma uğradığımız, kayıplar verdiğimiz yerdi. Şimdi, bir hortlak gibi yeniden tam karşımızdaydı. Eksiklerin tamamlanması, binanın farklı yerlerinde mevziler yapılması için hummalı bir faaliyet başladı. Hedef olmamak için gece karanlığı daha uygun olduğundan, ilk gece miydi, ertesi gece mi, yoksa bir sonraki miydi, birkaç kişi, İngiliz Yüksek Komiserliği’nin ikametgâhının bulunduğu yere yakın, yarım kalmış bir inşaattan geriye kalan kum yığınından, mevzi yapımında kullanılmak üzere kum torbaları hazırlamaya koyulduk. İlerleyen saatlerde, birdenbire, çok yakından gelen, bombayı andıran bir patlama sesi duyuldu. Bölük karargâhı yakındaydı, anında telaşlı bir hareketlilik oldu. Hadise bizim taraftan mı kaynaklanıyordu, yoksa karşı tarafın gerçekleştirdiği bir saldırı mıydı; yanlışlık mı yoksa bilinçli bir hareket miydi; nedir/nasıl olmuştu, araştırılmaya başlandı. Sonunda karşıdan bir saldırı olduğu tespiti yapıldı, misillemede bulunulacaktı, işi bırakmamız söylendi, bir cip geldi, kum torbalarını yükledik, biz de bindik, apar topar Kornaro’ya geri döndük. Bir huzur bahçesi gibi ışıldayan, salkım saçak yıldızlı yaz gecesinin içinde Kornaro, yaşam belirtisi vermeyen, karanlık, bir ölü evi gibiydi.

İçeriye girdik, yorgun yüzleri, uykulu gözleri ve dalgın bakışlarıyla herkes, ölgün mum ışığı altında, halka oluşturacak şekilde yerde oturmuştu. Komutan, biz dışardan gelenlere seslendi ‘’siz de oturun’’ dedi. Oturduk. Kimi öğrenci, kimi memur, kimi tüccar, kimi işçi çoğu genç, olayların bir araya getirdiği, ada ateş topuna döndüğü günden beri kader birliği etmiş bir grup insandık. Hiç kimse konuşmuyordu. Sessizliğin bütün seslerden daha gürültülü ve daha yakıcı olduğu, sükûnet içinde, yaklaşan bir felaketin habercisi miydi, kasvetli bir hava vardı. Bir süre öyle geçti. Sonra komutan, ayar vermeye mi çalışıyordu, kontrol edemediği çatallanan bir sesle, o misilleme kararının sonucu olmalıydı, o felaket haberini verir gibi, ‘’yarın sabah taarruz var’’ dedi. Orada olanların hepsi, daha geçenlerde bedeli çok ağır bir taarruz tecrübesi yaşamıştı. Yitirilenlerin hüznü çok tazeydi. Bu kısa cümle sebep oldu bir anda uykulu gözlere, dalgın bakışlara endişe bulutları yerleşti ve açıklamalar yapar beklentisiyle komutana yöneldi. Komutan ‘’şimdilik bu kadarını bilin’’ dedi ve beklentileri boşa çıkardı. Ancak dile getirmese de aşikâr olan bir şey vardı, eğer bir taarruz olacaksaydı elan bulunan konum itibarıyla hedefin hapishane olması gerekirdi ki bu intihar saldırısı demekti. Şundan: Hapishane ile aramızda dümdüz ve çıplak bir arazi vardı ve daha ilk adımda herkes apaçık, avlanması kolay hedef haline gelirdi. Ölüm bir kez daha yüzünü göstermişti, yarının ‘son gün’ olması neredeyse kesindi. Herkes medet umar gibi birbirine baktı, kimsenin konuşacak hali, kendinden başka gidecek yeri yoktu. Titreyen mumların ışığında gölgeler uzadı. Yarın neler olabileceği düşüncesi zihnimde ve yüreğimde sancıyan ağır bir yük olarak yer ederken, bir ‘son bakış’ mıydı, gözlerimi kader arkadaşlarıma çevirdim. Her birinin başka bir hikâyesi vardı; şu anda akıllarından neler geçiyordu, kimleri düşünüyor, neye eksikleniyor, hayıflanıyorlardı. Sessizliği komutan bozdu, ‘yarın erken kalkılacak, yatma vakti’ dedi. Yan yana şiltelerin yer aldığı -en azından artık üzerinde uyuyacağımız bir şilte vardı- geniş salona geçtim, boş bir şiltenin üzerine uzandım, ‘ölüme yattım. Bir an o günlerde uzaklarda olan annem ne yapıyor diye düşündüm. Yarın olabileceklerin ağırlığı sabaha kadar uyku getirmez sanırken, çok mu yorgundum, hayret, hemen uyudum, rüya bile görmedim. Sabahleyin uyandım, gün çoktan başlamıştı, yattığım yerden fırladım, karşıma ilk çıkana, ‘taarruz ne oldu?’ diye sordum. Tek kelimeyle cevap verdi, ‘’ertelendi’’ dedi. Öylece kalakaldım, bir an karşımda annem konuşuyor sandım, anneme gülümsedim. Bir kez daha hayatımın ‘son günü’ olmamıştı, ölmemiştim. Hakkımızda ölüm hükmünün (başka ne olabilirdi) verildiği mum ışığında altında geçen gecenin üzerinden 52 yıl geçti; o geceyi hiç unutmadım.  

IV.

Öncesi de olan, ancak sonuçları itibarıyla adada siyasi bir sorun olarak hâlâ devam edegelen yeni bir dönemi başlatan ‘74 Temmuz’ üzerinden 52 yıl geçti. Tarafların üzerinde anlaştığı, ortak kabul gören makul bir çözüm hâlâ gerçekleş(e)medi. Kuvvetle muhtemel bu yıl da yine iki tarafın farklı şekilde anacağı ve yorumlayacağı bir yıldönümü yaşanacak. Yine iki taraf da geçmişi/tarihi bir kez daha kendince/kendine göre yağmalayacak, (tarih her zaman olduğu gibi isteyene istediği gibi kullanacağı, kendini haklı çıkaracağı malzemeyi cömertçe sunacak); hep olduğu üzere reel politik moral politike baskın çıkacak, geçmişin kurbanları üzerinden hamaset yapılacak, bugün, büyük oranda o geçmiş üzerinden görülmeye devam edilecek. Güya olumlu yaklaşımlar adına sahicilik ve samimiyetten uzak tavırlar sergilenecek.

Ve 52 yıl sonra, asıl ihtiyaç duyulan, vicdanla terbiye edilmiş bilinç/akıl, büyük oranda yine eksik kalırken, o bilinci/aklı sergileyenler, mücadelesini sürdürenler umut olmaya devem edecek. 

Bu haber toplam 320 defa okunmuştur
Gaile 529. Sayısı

Gaile 529. Sayısı