
Dr. Sıla Usar İncirli ile söyleşi: Ülkemizde hasta hakları ve sağlık sistemi
Hekimlikte de siyasette de inanç bence önemlidir. Vazgeçmemek ve her zaman yapacak bir şey olduğunu bilmek gerekir.
Dr. Sıla Usar İncirli
[email protected]
Ülkemizde hasta hakları ve sağlık sistemi
Hastaneye giden herkesin içinde taşıdığı o sessiz soru – “Bana sıra gelecek mi, beni dinleyecekler mi?” – aslında bu söyleşinin arka planındaki asıl sorunun günlük hayattaki karşılığı: Hasta olmak, hakkı olan bir özne olmak mı, yoksa sistemin insafına bırakılmış bir vaka olmak mı?
Bu soruyu bu kez, sağlık sistemini hem kliniğin içinden hem de örgütlü mücadelenin ve siyasetin penceresinden tanıyan bir isme sorduk: Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’nde on altı yıl hekimlik yapan, sağlık çalışanlarının sendika başkanlığını yürüten ve MS hastalarının tedavisinde Kıbrıs’ın kuzeyinde öncü kabul edilen nörolog Dr. Sıla Usar İncirli.
Gaile: Başlangıç olarak, bugün sağlık sistemine bir hasta gözüyle baktığınızda ne görüyorsunuz?
Dr. Sıla Usar İncirli: Bir kere hasta ile hekim ilişkisi çok özel bir ilişkidir ve güven üzerine kurulması şarttır. Ama o ilişkinin oluşabilmesi için sağlık hizmetinin verildiği yer ve veriliş biçimi – yani sistem – belirleyicidir. Hastalar şu anda hastaneye giderken büyük bir endişe içindeler. Çoklu bir endişedir bu: Önce sağlık hizmetine, doktora ulaşabilecekler mi? Ulaştıkları doktorla güven ilişkisi kurabilecekler mi? Hemşireyle, laboratuvar ve röntgen çalışanıyla o güven ilişkisi kurulabilecek mi? Hastalar bunu bilmiyorlar ve bunun endişesini yaşıyorlar. Çok da haklı gerekçeleri var, çünkü hastaneye gittiklerinde karşılarında büyük bir kaos, bir karmaşa görüyorlar. Zaten hasta oldukları için “iyileşecek miyim” endişesi taşıyorlar – bu anlaşılır bir endişedir. Ama bunun üzerine bir de “Doktora ulaşabilecek miyim, doktor bana vakit ayırabilecek mi, beni dinleyebilecek mi, hastalığımı anlayıp doğru tedaviyi verebilecek mi?” gibi aslında olmaması gereken, sistem kaynaklı ve düzeltmesi gereken endişeler ekleniyor.
Sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sorunlar yaşıyoruz ve bunu ülkenin her bölgesinde yaşıyoruz. Lefkoşa’daki hastalar için de geçerli; ama merkezden uzak bölgelerde bu endişe daha da artıyor, çünkü oradaki insanların hizmete erişebilmek için çok daha fazla çaba harcaması gerekiyor. Ülkeyi yönetenlerin görevi, sağlık hizmetine erişimi kolaylaştırmak, hizmeti hastaya yakınlaştırmak ve her hastanın alacağı hizmetin kalitesinin belli bir standartta olmasını sağlamaktır. Dipkarpaz’da ya da Yeşilırmak’ta kalp krizi geçiren bir insanın hayata tutunma oranıyla Lefkoşa’da kalp krizi geçiren hastanınki aynı olmalı. Uzakta olan, uzakta olmaktan dolayı fazladan bir risk taşımamalı.
Bir de eşitlik boyutu var. O hizmeti alacak insanın dini, dili, ırkı, sosyoekonomik düzeyi ne olursa olsun, ayırım yapılmaksızın bütün hastalar eşit görülerek hizmet verilmeli. Oysa şu anda devletin birçok kurumunda olduğu gibi hastanelerde de insanlar işlerini yürütebilmek için tanıdık arıyor; tanıdığı olan daha kolay erişebiliyor. Biz biliyoruz ki insanlara eşit davranılmıyor. Hasta hakları aslında evrensel bir haktır ve bu evrensel hakları insanlara sağlamak bizim görevimizdir. Ben burada eşitliği, adaletli davranmayı çok önemli buluyorum; verilen hizmetin kalitesinin de belli bir düzeyin üzerinde olması gerektiğinin altını çiziyorum.
Gaile: Bu ülkede fiilen iki farklı hasta profili var: Kamudan hizmet almaya çalışan yurttaş ile özel hastanelere başvuran kişi. İki farklı sağlık deneyimi yaşıyor olmamız konusunda ne düşünüyorsunuz? O denge nasıl kurulmalı?
Dr. Sıla Usar İncirli: Ayrım şurada… İnsanların özele mecbur oldukları için değil, tercih ettikleri için gitmeleri gerekiyor. Devlet temel sağlık hizmetini vermek mecburiyetindedir; ama hastaların hekim seçme özgürlüğü de vardır, özel sağlık hizmeti almayı tercih de edebilirler. Bugün ise insanlar mecbur kalıyorlar: Kamusal hizmete ulaşamadıkları, memnun kalmadıkları, endişe taşıdıkları ya da yer bulamadıkları için özele gitmek zorunda kalıyorlar ve ceplerinden olağanüstü paralar harcıyorlar.
Burada yapılması gereken şudur: Kamusal sağlık hizmetlerini güçlendirirsiniz; ama özel sağlıkta da bu ülkede ciddi bir yatırım ve insan kaynağı vardır. O yatırımlar milli servettir ve sağlık her yerde kamusal bir hizmettir. Doğru olan, ana motor kamusal hizmet olmak koşuluyla, kamuyu ve özeli birleştirecek formüller üzerinde çalışmaktır – ki biz bu formüller üzerinde çalışıyoruz. Yıllardır tartışılan genel sağlık sigortası aslında tam da bunun içindir: Kamuyla özelin işbirliğini artırmak ve özele giden hastaların da bu çatı altında hizmet almasının önünü açmak. Elbette bu bir anda yapılabilecek bir şey değil; kademeli bir şekilde, bir takvim çerçevesinde planlanarak ilerletilmesi gerekiyor. Devletin denetim görevi de çok önemlidir: Özeldeki sağlık merkezlerini devlet denetler ve onlarla genel sağlık sigortasına kademeli bir geçiş planlar.
Bir de nüfusun altını çizmek gerekiyor. Giderek artan bir nüfus olduğu için hastanelerimiz ve tüm sağlık çalışanlarımız yetersiz kalıyor. Şu anda hastaneler vatandaş sayısının çok üzerinde bir nüfusa hizmet veriyor; esas sorunlardan biri budur. Bu ülkeye gelen herkes sigortalanıyor ama mevcut sigorta yapısı sağlık yatırımlarını yapmaya yetmiyor. Hükümet şu anda ülke üzerindeki hakimiyetini kaybetmiş vaziyettedir; nüfusu zaten bilmiyoruz, gelen insanların bir kısmının sağlık sigortalarının durumunu bilmiyoruz. Ama günün sonunda bu insanlar da her insan gibi hastalanıyor ve sağlık hizmeti alıyorlar. Yani veriye dayalı bir planlama lazım – ama elimizde sağlıklı veri yok. O yüzden genel sağlık sigortasını kademeli planlarken nüfus politikasının da bu işin çok önemli bir parçası olduğunu hatırlamak lazım.
Gaile: Son zamanlarda sağlık politikaları ve uygulamaları bağlamında ülkemizde çok sorun yaşandı. Bir hasta, hakkının ihlal edildiğini yaşıyor ya da buna tanık oluyorsa bu ülkede ne yapabilir, ne yapmalıdır?
Dr. Sıla Usar İncirli: Önce zihniyeti söyleyeyim… Şu andaki devlet anlayışı, insanların hastalanmamasını istiyor – sanki hastalar hastalandıklarında bir suç işliyorlarmış, devletin başına dert açıyorlarmış gibi. Oysa hastalanmak insanın elinde değildir. Devletin görevi koruyucu sağlık hizmetleri üzerinden ilerlemek, hastalıkların sıklığını mümkün olduğunca azaltmak, erken tanı koymak, doğru tanı koymak ve doğru tedaviyi doğru zamanda yapabilmektir; bu sırayı bozmamak gerekir. Çünkü hastalıklar oluştuktan sonra tedavi etmek gerçekten zordur, pahalıdır, hasta için de zordur. Ama şu anda ülkede koruyucu sağlık hizmeti olduğunu söylemek mümkün değil. Bunu temel bir eksiklik olarak görüyoruz; önemli hedeflerimizden biri insanları hastalanmadan koruyabilmektir. Bunun için bütçe ayıracağız, insan kaynağı ayıracağız ve bunun için çalışacağız.
Hak ihlaline gelince: İnsanlar ırk, cinsiyet yönelimi, her türlü ayrımcılığa uğrayabilirler. Devlet aslında hastalara karşı – kim olursa olsun – ayrımcılık yapıyor; çünkü onların haklarını göz ardı eden bir sistem oluşturuldu. Hiç kimse insanlara sormuyor: Aldığınız hizmetten memnun musunuz? Ne ihtiyacınız var? Sizin için daha ne yapabiliriz? Bütün bu kanallar tıkalıdır. Öte yandan hasta hakları savunuculuğu yapan çok önemli sivil toplum örgütlerimiz var; çalışmalarını yakından izliyorum ve çok takdir ediyorum. Hastalara haklarını anlatabilmek için büyük çaba harcıyorlar. Bu iş iki bacaktan gitmek zorunda: Bir, hastaların haklarını bilmeleri – sivil toplum orada gerçekten önemli bir iş yapıyor. İki, o hakları tanıyan bir devlet yapısının olması. Hasta haklarının çok göz ardı edildiğini düşünüyorum.
Gaile: Kuzey Kıbrıs’ta bir Hasta Hakları Yasası’nın olmayışının ya da bu kadar gecikmiş olmasının nedenleri sizce nedir?
Dr. Sıla Usar İncirli: Bu yasa hazırlanırken bir karşıtlık üzerinden algılandı – hekimler ve hastalar cepheye ayrılmış gibi. Hekimler bunu ilk başta bir tehdit olarak gördü. Çünkü aslında hekimler de görevlerini devletin koruması altında yapmıyorlar; kendilerinden kaynaklanmayan nedenlerle çok zor durumlarda kalıyorlar. Bugün hastanelere gidin… Hiçbir hekimin, hiçbir hemşirenin yüzü gülmez; yorgunluktan perişan durumdadırlar. Arzu ettikleri eğitimlere ulaşamıyorlar, çünkü devlet yapısı onlardan sadece hasta bakmak üzerinden bir hizmet bekliyor. Halbuki hizmet içi eğitim almak bir hekimin, bir hemşirenin hem görevi hem de hakkıdır.
Bu anlayışı dengelemek gerekiyor. Hasta haklarının hekimleri tehdit eden bir yasa olmadığını, temel bir insan hakkı meselesi olduğunu; hekimlerin ve sağlık çalışanlarının da her türlü güvence altında, mesleklerini özgürce yapmalarını arzu ettiğimizi aynı anda ortaya koyan bir bakış açısına ihtiyacımız var. Çünkü yasa ceza, baskı, tehdit gibi algılanırsa zor vakalara hekim bulamayız. Hekim, “Bu hastayı ameliyat edersem ve bir komplikasyon olursa – ki olabilir – başım belaya girecekse ben bunu yapmak istemiyorum” der. Biz ise hekimlerin bütün bilgi ve becerilerini, hastaların iyileşmesi için o güvence altında kullanmalarını istiyoruz; yoksa günün sonunda kritik hastalar sahipsiz kalır. Geçen süre biraz da bu dengenin kurulması için geçti. Bugün geldiğimiz noktada, bildiğim kadarıyla hasta hakları savunucularıyla Tabipler Birliği çok güzel çalıştı ve belli bir denge de ortaya çıktı. Biz Hasta Hakları Yasası’nın geçmesini sonuna kadar destekliyoruz; göreve geldiğimizde bunun hızla yasalaşması için çalışacağız.
Gaile: Biraz daha kişisel bir soru: Bu kadar zamandır sağlık sisteminin içindesiniz. Unutamadığınız bir olay, bir hasta ya da “keşke” dediğiniz bir şey var mı?
Dr. Sıla Usar İncirli: Var olmaz mı? Çok var. Ben mesleğini çok tutkuyla yapmış bir insanım; hekimlik, hayatımı neredeyse tamamen dolduran şeydi. Günde yüz hasta baktığımı biliyorum poliklinikte; gün aşırı nöbet tuttuğumu, aylarca on-call olduğumu hatırlıyorum. Bunları şikayet etmeden yaptım ve hâlâ pişman değilim; çünkü insanlarıma hizmet ettim, dertlerini dinledim, en zor zamanlarında yanlarında oldum. Kaybettiğim hastalarım oldu; onları hâlâ tek tek hatırlarım ve her zaman şunu düşündüm. Daha farklı yapsaydım sonuç değişir miydi? Ama o günün koşullarında hastalarım için en iyisini yaptığımı düşünüyorum.
Bir vaka anlatayım. Uzun yıllar ülkemizde çocuk nöroloğu yoktu; ben Kıbrıs’a geldiğimde çocuk hastalara da bakardım. On iki, on üç yaşlarında bir kız çocuğu geldi; çok nadir görülen ADEM diye bir hastalığı vardı ve hastalık onu doğrudan komaya sokmuştu. Sanırım Kıbrıs’ta ilk konulan ADEM tanılarından biriydi. Çok yoğun bir tedavi verdik; annesiyle birlikte bir hafta o çocuğun başında bekledik. Çocuk önce tedavilere olumlu yanıt vermedi ama biz hiç vazgeçmedik; döneceğine, iyileşeceğine hep inandık. Daha önce Kıbrıs’ta kullanılmamış tedavileri de uyguladık. Ve günün sonunda çocuk hiç sekelsiz uyandı, tamamen iyileşti. Sonra annesi bana haber verdi: Liseyi bitirdi. Sonra yine haber verdi: Üniversiteyi bitirdi. Sonra yine: Evleniyor. Unutamadığım çok hastam var ama bu, çocuk olduğu için hiç unutamıyorum. Hekimlikte de siyasette de inanç bence önemlidir. Vazgeçmemek ve her zaman yapacak bir şey olduğunu bilmek gerekir.
Bir tane daha unutamadığım hastam var. Orta düzeyde bir MS hastamdı. Bir gün geldi ve bana dedi ki: “Ben çocuğumu kucağımda taşımak istiyorum.” Çünkü taşıyamayacak kadar zorlukları vardı. Hamileliğini birlikte planladık; onun o hedefi için çok özel tedaviler, çok yakın takip yaptık. Ve bana kucağında çocuğuyla ayakta çektiği fotoğrafları hep gönderdi. İnsan yaşamında bazen hayatta kalmak önemlidir, bazen ayakta durabilmek, bazen kendi ihtiyaçlarını yalnız karşılayabilmek yeterlidir. Her hasta için yapılacak bir şeyler mutlaka vardır.
Gaile: Önümüzde yeni bir siyasi dönem var. Hasta hakları konusunda atılması gereken ilk üç somut adım ne olmalı?
Dr. Sıla Usar İncirli: Hasta Hakları Yasası geçirilmelidir. Hasta hakları savunucusu sivil toplum kuruluşları desteklenmelidir. Verilen sağlık hizmetlerinde tüm eksiklikler – altyapı, malzeme, ilaç – devlet tarafından eksiksiz bir şekilde tamamlanmalıdır. Buna ülkemizdeki üniversitelerle işbirliğini de eklerim. Adada tıp eğitimi veren üniversitelerin sayısı artmıştır. Tıp eğitimi zor bir eğitimdir ve eksiksiz, mutlaka bilimsel olmak mecburiyetindedir. Ülkemizdeki tıp fakültelerinin bilimsel şekilde hekim yetiştirmesi sağlanmalı ve bunun denetimini de devlet yapmalıdır.
Gaile: Son olarak, sağlık politikalarının siyasi gündemden ve hükümetlerden bağımsız, bir devlet politikası olarak yürütülmesi sizce mümkün ve gerekli midir?
Dr. Sıla Usar İncirli: Mümkündür ve sağlık siyaset üstü olmalıdır. Çünkü sağlık dediğimiz şey bilimle yapılan bir iştir; bilimi mutlaka sağlık hizmetlerinin merkezine koymak, bilimi paylaşmak ve çoğaltmak gerekir. Bunun üç ayağını şöyle sayabilirim.
Bir; Eşitlik. Her hastaya eşit ve adil davranmak. Bu bize sağlık hizmetine erişim hakkını getirir; devletin görevi bu eşitliği tüm hastalar için sağlamaktır.
İki; Sağlık hizmetini veren insanların özgür ve güven içinde, tedirgin olmadan işlerini yapabilmelerini sağlamak. Bu da güçlü bir altyapı demektir. Hekim ameliyata girdiğinde “şu eksik, bu ilaç yok” diye düşünmeyecek. Çünkü tedirginlik, eksiklik ve düzensizlik içinde hizmet vermek hem hasta hem de hizmeti veren açısından risklidir.
Üç; Bilimsellik ve hasta hakları savunucusu sivil toplum kuruluşlarının desteklenmesi.
Son olarak şunu söylemek istiyorum. Mesleğimin önemli bir bölümünü hasta eğitimlerine vermiş biriyim; MS Derneğinde hastalıklarla ilgili kurslar, eğitim kampları yapardık. Onlarla karşılıklı konuşur, hastalıklarını anlatır, onları dinlerdim. Çünkü özellikle kronik hastalık ömür boyu süren bir şeydir ve hekim kadar hastanın da hastalığına hakim olması gerekir. Sivil toplum burada çok önemlidir; hasta eğitimi de bence sağlığın bir parçasıdır. Devletin kamu spotları gibi araçlarla bu alanda eksik kaldığını düşünüyorum; biz gelince onu da tamamlayacağız.
Not: Dr. Sıla Usar İncirli ile söyleşi, ses kaydı çözümü esas alınarak düzenlenmiş; konuşma dili, anlam korunarak yazı diline uyarlanmıştır.


























