
Gülsen Bozkurt ile Söyleşi: “Hasta Olmak, Hakkı Olan Bir Özne Olmak mı, Sistemin İnsafına Bırakılmış Bir Vaka Olmak mı?”
Yasa gerekli ama tek başına yeterli değil; liyakat ve denetim olmadan hiçbir yasa hastayı korumaz.
Dr. Gülsen Bozkurt
[email protected]
Sağlık Eski Bakanı Dr. Gülsen Bozkurt ile Hasta Hakları ve Sağlık Sistemi Üzerine Söyleşi
Kıbrıs’ın kuzeyinde sağlık, herkesin yaşadığı ama az konuşulan bir gerçekliğin adı: Devlet hastanesinin kapısında saatlerce bekleyen yurttaş ile özel hastanede “müşteri” olarak karşılanan kişi, aynı anayasanın güvencesi altında iki farklı sağlık deneyimi yaşıyor. Bu söyleşinin arka planındaki asıl soru da tam olarak bu: Hasta olmak, hakkı olan bir özne olmak mı, yoksa sistemin insafına bırakılmış bir vaka olmak mı?
Bu soruyu hem hekim hem de eski Sağlık Bakanı kimliğiyle sistemi her iki taraftan da tanıyan Dr. Gülsen Bozkurt’a sorduk. Hematoloji uzmanı olarak talaseminin önlenebilir bir hastalık hâline getirilmesinde öncü rol oynayan Bozkurt, 1999–2001 yılları arasında Sağlık Bakanlığı görevini yürüttü; döneminde ülkenin bugüne kadar hazırlanmış en kapsamlı sağlık master planına imza attı. Söyleşi boyunca masada duran, kullanıla kullanıla yıpranmış o planın tek basılı nüshası, aslında anlatılan hikâyenin sessiz tanığı gibiydi.
Gaile: Hem bir hekim hem de eski Sağlık Bakanı olarak, bugün sağlık sistemine bir hasta gözüyle baktığınızda sizi en çok düşündüren şey nedir?
Dr. Gülsen Bozkurt: Ben de bir hekimim ve en üst düzeyde görev yapmış bir hekimim; buna rağmen kamu hastanelerinde kolay kolay hizmet alabilmek ve doğru dürüst bir muamele görmek konusunda birtakım sıkıntılar olduğunu görüyorum maalesef. Erişilebilirlik belki oluyor ama çok rahat olmuyor. Hele sıradan bir vatandaşsanız bu çok daha zor; Acilde bile bazen beklemek gerekebiliyor.
Oysa Anayasamızın bize verdiği hak açıktır: Devlet sağlıktan sorumludur ve tedavileri ücretsiz yapmakla yükümlüdür – Anayasa’nın 45. maddesi. Bu kısmen böyle olmakla beraber, hekime ulaşmakta birtakım zorluklar var. Bunun sebepleri de var; söylediklerim sadece hekimi veya hastaneyi suçlamak anlamında değil. Bu, sistemin yarattığı karmaşadan kaynaklanıyor. Bir doktorun kapısında kırk elli hastanın beklemesi iyi bir şey değil. Ben şahsen beş hasta gördüğümde çok yoruluyorum; çünkü hastayı dinlemek, muayene etmek, tetkiklerine bakmak bir uzman hekim için en az yarım saat ister. Kapıda kırk kişi beklerse hekimler bunu nasıl yapacak? Yapamazlar.
Çözümü de biliyoruz aslında. Polikliniğe giden hastaların hangisi uzman hekimin çözeceği bir hastadır, hangisi bir aile hekiminin veya bir pratisyenin çözeceği bir iştir – bunların önceden belirlenerek elenmesi lazım. Bunun için biz 1999’da çok kapsamlı bir Sağlık Master Planı hazırladık: Dünya Sağlık Örgütü’nden gelen uzmanlarla, Türkiye’nin koruyucu hekimlik alanında önemli hocalarıyla ve buradaki bütün sağlık sektörünün – hekimlerin, eczacıların, yardımcı sağlık personelinin, sivil toplum örgütlerinin – katılımıyla bir yıl süren bir çalışma oldu. Önce durum tespiti yaptık, bütün arşivleri indirdik, ülkenin sağlık problemlerini çıkardık. Sonra bir arama konferansıyla herkesin görüşü alındı ve birinci basamak aile hekimliği sisteminin kurulmasına konusunda görüşler oluştu.
Sağlık Master planı ile üç basamaklı bir model oluştu. Birinci basamakta aile sağlığı merkezleri (ASM) kurulacak ve bu merkezler koruyucu sağlık hizmetleri, çevre sağlığı ve günlük takip ve tedavileri yapacaktı. Her üç ile beş bin kişilik nüfusa bir aile sağlığı merkezi kurulacak, içerisinde bir aile hekimi – yoksa bir dahiliyeci, bir çocuk hekimi, diş hekimi, hemşire, kayıt tutacak elemandan oluşan bir ekip oluşacaktı. Mahallenin kayıtlı hastaları oraya gelecek, örneğin diyabet veya tansiyon gibi kronik hastalığı olan, her ay ilacını almak için hastane kuyruğunda beklemeyecek; oradaki hekim yazacak, anlaşmalı eczaneden alacak. Çocuk hekimleri çocuk sağlığını koruma ve tedaviye yönelik çalışmalar yapacaklar. Böylece ikinci basamak, yani bugün Nalbantoğlu Hastanesi gibi hastaneler o büyük yükün altına girmeyecek. Biz o günkü nüfusa göre otuz yedi tane birinci basamak aile sağlığı merkezi planlamıştık; hekim sayısı, yasaların nasıl geçirileceği, hangi sürede tamamlanacağı – hepsi o planın içinde. Birinci basamakta hastalar süzgeçten geçmediği sürece ikinci basamağın rahatlaması ne yazık ki mümkün görünmüyor.
İkinci Basamak hastaneleri, tedavi hizmetlerinden sorumlu olacaklar ve birinci basamaktaki ASM den gelen seçili hastalara bakacaklardı. Böylece uzman hekimlerin önündeki iş yükü azalacak ve hastalar daha iyi hizmet alabileceklerdi Hekimler açısından da araştırma yapmak, makale yazmak gibi işlere zaman bulabileceklerdi.
Üçüncü Basamak hastaneleri Tıp fakülteleri ile özel ihtisas hastanelerinden oluşacak ve ikinci basamaktan sevk edilen hastalar oralarda tedavi göreceklerdi.
Sistemi finanse etmek için zorunlu sağlık sigortası fonu oluşturulacak ve sağlık hizmetleri hükümetlerden bağımsız olarak bu fon kanalı ile yönetilecekti
Kuşkusuz böylesi bir planı uygulayabilmek için de güçlü bir irade lazım: Sağlık Bakanlığı’nın itici gücü ve hükümetin desteği ile bu proje bir devlet politikasına dönüştürülmeli idi. Ne yazık ki yirmi, yirmi beş yıldan beridir bu plan hayat bulamadı ve bu karmaşadan kurtulamadık. Bugünkü durum böyle sürdüğü sürece, ne yazık ki hastalar bunları yaşamaya devam edecekler.
Gaile: Devlet hastanesinde sıra bekleyen yurttaş ile özel hastanede “müşteri” olarak hizmet alan kişi aynı sağlık sisteminin parçası mı? Yoksa bugün fiilen iki farklı sağlık deneyimi mi yaşıyoruz? Bu fark yalnızca hizmetin niteliğinde mi, hastaya bakış biçiminde de mi hissediliyor?
Dr. Gülsen Bozkurt: Evet, fiilen iki farklı deneyim yaşıyoruz. Parası olanlar özel sektöre gidiyor. Hastanelerin fiziki altyapısı artık yetmiyor; bir koğuşta beş altı kişi yatmayı arzu etmeyen, cebinde biraz parası olan, daha iyi bir odada yatıp daha iyi muamele görmek isteyenler özeli tercih ediyor – ama oldukça büyük paralar ödeyerek çıkıyorlar oralardan. Özel sektör müşteri bazlı çalışıyor; hastaları memnun etmek için uğraşıyorlar tabii. Ama oralarda verilen hizmet hastanedekinden daha mı iyi? Değil. Bugün bilinmesi gereken bir şey varsa o da şudur: En komplike vakalar kamu hastanelerinde çözümleniyor. Dışarıdaki hekimler bütün komplikasyonları devlet hastanesine gönderiyor; kendileri günlük rutin işleri yapıyorlar. Yani fark, hizmetin tıbbi niteliğinden çok konfor ve hastaya bakış biçiminde: Birinde hak sahibi yurttaşsınız ama sistemin karmaşasına takılıyorsunuz; öbüründe müşterisiniz ve satın aldığınız kadar ilgi görüyorsunuz.
Gaile: Sizce bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde hasta haklarının en zayıf halkası nedir? Bu eksiklik yasalarda mı, kurumlarda mı, uygulamada mı, yoksa vatandaşların haklarını yeterince bilmemesinde mi?
Dr. Gülsen Bozkurt: Biraz tarihçesini özetleyeyim. Hasta haklarıyla ilgili dünyadaki çalışmalar yirminci yüzyılın sonlarına doğru yasal hüviyet kazandı. İlk Amerika’da gündeme geldi; 1972’de Amerikan Hekimler Birliği bir hasta hakları bildirgesi yayımladı. Sonra Avrupa’ya geçti; Dünya Tabipler Birliği’nin Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi önemli bir belgedir, ardından Dünya Sağlık Örgütü de işin içine girdi ve 1995’te ikinci Lizbon Bildirgesi geldi.
Ben 1999–2001 arasında bakandım; o dönemde müsteşarımız Levent Dirençay “Hasta Hakları Derneği” ni kurdu ve Sağlık Bakanlığı buna öncülük etti. Daha sonra ikinci bir hasta hakları derneği olan “Evrensel Hasta Hakları Derneği” kuruldu ve birlikte hareket ettiler. O dernek çok güzel çalışmalar yaptı; elli küsur maddeden oluşan bir yasa tasarısı da hazırlandı. Hastaların tüm hakları, maruz kaldıkları olumsuzluklar karşısındaki yaptırımlar, hekim hakları – hepsi orada yazılı. Bence güzel hazırlanmış bir tasarı. Benzer yasa Türkiye’de geçti; bizde ise o tasarı ne yazık ki hâlen yasalaşamadı. Yani en zayıf halka öncelikle yasadadır: Ortada uygulanabilen kapsamlı bir Hasta Hakları Yasası yok.
Ama tek halka o değil. Denetim çok önemli ve Sağlık Bakanlığı’nın yapısı çok önemli. Bakanlık bünyesinde görev yapacak sorumlu kadrolardaki kişilerin sistemin içinden gelen teknik bilgi ve beceriye sahip liyakatli kadrolardan oluşması gerekmektedir. Ama ne yazık ki bu kadrolar siyasi kadrolar olduğu için kişilerde teknik bilgiden ziyade iktidardaki partiye ve bakana ne kadar bağlı olduğu kriterlerine göre seçim yapılıyor. Bakanlık yıllarımda bana da telefon açılırdı: “Size oy verdik, bizim çocuğu da işe almanız lazım diye...” Vatandaş da siyasallaşmış ve bunu kullanmak istiyor. Dolayısıyla sistemi nereden tutsak dökülüyor. Yönetici kadrolarda liyakatli insanlar olsa, o mevkilere tırnakları ile kaza kaza gelse, kolay kolay oradan alınmayacağını bilse, başladığı işlerin devamını huzur içinde getirse ne iyi olurdu. Şimdi bir müdür geliyor, bir şeye başlıyor; öbürü geliyor, onunkini kenara atıyor. Yapılan işler günübirlik: Patlayan borunun tamiri, ambulansın tekerleği, benzini... Yani eksiklik yalnız yasada değil; kurumlarda, uygulamada ve zihniyette de var. Vatandaşın haklarını yeterince bilmemesi de işin bir başka boyutu…
Gaile: Yakın zamanda yaşanan ve kamuoyunu sarsan bebek maması olayını düşündüğümüzde; bir Hasta Hakları Yasası olsaydı sonuç farklı olur muydu?
Dr. Gülsen Bozkurt: Hasta Hakları Yasası geçmiş olsaydı aile belki tazminat alabilirdi; ama çocuğun ölümünü engelleyecek olan şey yasadan önce sistemin kendisidir. Çünkü o olayda sistemin her tarafında hata var. Siz alkolü, üzerine hiçbir etiket koymadan su şişesine koyar mısınız? Sonra onu getirip hemşirenin prematüre bebeklere mama hazırladığı tezgâhın üstüne kim bıraktı? Bu büyük bir sorumsuzluk örneği. Her şeyde denetim çok önemli. Yasa gerekli ama tek başına yeterli değil; liyakat ve denetim olmadan hiçbir yasa hastayı korumaz.
Gaile: Sizce bir hasta, hakkı ihlal edildiğinde ne yapmalı? Bugünün hastaları nasıl – daha bilinçli mi, talepkâr mı, yoksa daha yalnız mı?
Dr. Gülsen Bozkurt: “Bu ülkede hiçbir şey olmaz” dememeli. Bugüne kadar hastalar bir olumsuz durumla karşılaştıklarında Sağlık Bakanlığı’na müracaat edebildiler; Tabipler Birliği’nin de Onur Kurulu vardır – adı Onur Kurulu’dur ama esasında bir disiplin kuruludur, şikayetler orada tartışılır. Mahkemeler yoluyla, ceza yasalarına göre bazı hekimlerin tazminata mahkûm edildiğini de biliyoruz; çok sık olmamakla birlikte oluyor. Hazır bir hasta hakları yasası yoktur ama değişik kanallarla hakkını arayan hastalar biliyorum ve Sağlık Bakanlığı hekimler adına o tazminatları ödemiştir. Yasa geçtiğinde ise bunun bir kurulu olacak; o kurul birinci müracaat yeri olacak.
Hastaların bilmediği haklara gelince... Bir hekimin karşısına geliyorsunuz, size iki satır reçete yazıp veriyor. Peki hastalığınız nedir? Tedavisi nasıl olacak? Ciddi bir konuysa gidişatı nasıl olacak, ilacın yan etkileri neler? Bunları sormak hastanın hakkıdır. Gizlilik hakkı vardır – herkes hastalığının duyulmasını istemez. Hekiminden tatmin olmadıysa doktor değiştirme hakkı vardır; bizdekilerin ödü kopuyor, hasta başka hekime giderse ne olur diye. Tedaviyi reddetme hakkı vardır. Hastalar bunların çoğunun bilincinde değil. Ben kendi hastalarıma bütün bunları anlatıyorum ve önemli bir konuysa mutlaka ikinci bir görüş almalarını söylüyorum; hatta gidebilecekleri yerleri gösterip kendim yolluyorum. Çünkü ben de kendimi daha güvende hissederim – tıp o kadar kolay bir şey değil, her şeyi anlayabilmemiz mümkün değil. Bu hastaya güven veriyor; konsültasyonla, işbirliğiyle çalıştığınızda sonuç daha iyi oluyor. Burada bunlar eksik maalesef.
Gaile: Bakanlığınız döneminden bugün hâlâ unutamadığınız bir hasta, bir olay ya da bir karar var mı? Size sağlık sisteminin sınırlarını gösteren bir anınızı paylaşır mısınız?
Dr. Gülsen Bozkurt: Var, hem de sistemi değiştiren bir olay. Önce arka planı anlatayım: Yıllarca acil serviste yalnızca pratisyen hekimler nöbet tutardı. Servislerde uzman hekim yoktu; bir şey olduğunda “on-call” sistemiyle evinden çağrılırlardı. Kimisi Girne’de oturur, kimisi Mağusa’da; alanında tek insanlar. Onları getirinceye kadar hastanın başına her şey gelebilirdi. Laboratuvarcı da on-call’du, kan bankasındaki de ambulanslar onları toplamakla meşguldü. Bu, sistemin en zayıf noktasıydı ve ben bunu hep eleştirirdim.
Benim dönemimde bir gün sabah bakanlığa gittiğimde gece kıyametler kopmuş. Girne’de bir taksi şoförü kaza yapıyor, Girne hastanesine gidiyor; oradaki doktor “çoklu travma” diye Lefkoşa’ya gönderiyor. Lefkoşa acilindeki hekim tansiyonunu ölçüyor, hasta normal görünüyor, konuşuyor; eve göndermek istiyor. Aile itiraz ediyor: “Girne’deki hekim bizi çoklu travma nedeniyle yolladı, biz gitmeyiz.” Kavga gürültü... Sonunda hastayı ortopedi servisine yatırıyorlar. Sabaha karşı beşe doğru hasta fenalaşıyor: İç kanama. Cerrahları çağırıyorlar ama hastayı sabaha kaybediyoruz maalesef. Kıyamet kopuyor. Hasta haklı tabii – ben Sağlık Bakanıyım, hasta haklı ama sonuç çok acı: Ölüyor.
Doktor sözleşmeliydi; ben ilk Bakanlar Kurulu toplantısında sözleşmesini iptal ettim – meğer tarihte ilk defa oluyormuş, çünkü hükümetler hep üstünü örterdi. Ama asıl önemlisi şu: Ben bakan olarak o günkü eksikliğimizi kabul ettim. Hata bakanlıktaydı, oradaki düzendeydi – hekim de içinde, diğerleri de. Bir başkası olsa “biz gereğini yaptık” deyip üstünü örtebilirdi. Biz bunun yerine başhekimleri topladık, sendika başkanlarını topladık; “Bu iş böyle süremez, insanlar ölüyor, nöbet koyacağız” dedik. Başhekimler itiraz etti: “Olmaz efendim, olmaz.” O dönemin sendika başkanı Erol Şehirlioğlu ile oturduk; “Erol, bu iş şakaya gelmez, sen etkili bir adamsın, ikna edeceksin” dedim. Sendika ikna oldu ve dört temel branşı – cerrahi, kadın doğum, dahiliye, çocuk – nöbete koyduk.
Maliye Bakanı itiraz etti: “Nereden bulacağız bu parayı?” O dönemde ileri evre kanser hastaları, çoğu popülist gerekçelerle Londra’ya gönderiliyordu; iki üç ay orada astronomik paralarla tedavi görüyor ve maalesef çoğu vefat ediyordu. Ben tüzüğü değiştirdim; Londra’ya gidecek milyonlarca sterlinin önünü keserek o kaynağı nöbetlere kanalize ettik. İlk nöbetleri koyduğumuzda gürültüler koptu; ne yapacaksanız büyük bir dirençle karşılaşırsınız. Hatta benden sonra bakan olan arkadaşımız beni çok eleştiriyordu: “Nerede bulacaksın o kadar parayı?” Sonra hekimler nöbet parasını almaya başlayınca bir baktım, diğer branşlar da “biz de nöbete girelim” diyor; göz, kulak, cildiye... Beni eleştiren o bakan hepsini nöbete koydu ve o günden beri devam ediyor. Dört sene sonra ailenin açtığı dava görüldü ve beni mahkemeye çağırdılar. Orada dedim ki: Bu olay sebep oldu ve ben hekimleri ilk kez nöbete koydum. Başında ne yapacaksanız büyük bir direnci kabul edeceksiniz; ama doğruysa hiç taviz vermeyeceksiniz. Beni dıştan görenler yumuşak biri olarak görür; ama yeri geldiğinde, doğruysa yapılacak işlerden taviz vermeme gibi bir inadım var.
Gaile: Sağlık Bakanlığı döneminizden bugüne baktığınızda, Kıbrıs’ın kuzeyinde hasta hakları ne kadar yol aldı? Bir şey değişti mi?
Dr. Gülsen Bozkurt: Bazı iyileşmeler oldu ülkemizde. Uzman nöbetleri sürüyor, acilde kapsam genişledi. İyi bir kalp cerrahisi ve kardiyoloji ekibi var; bir onkoloji merkezi yapıldı. Benim bakanlığım döneminde ortalama ömür yetmiş artı eksi üçtü; bugün daha iyi durumdayız. Ama en önemlisi erken tanıdır ve o da birinci basamakta (aile hekimliği sisteminde) yapılır. Yapısal olarak sistem değişmedi. Hasta Hakları Yasası hâlen yok, birinci basamak hâlen kurulmadı, hastalar hâlen aynı kuyruklarda. Hekimler yorgun, hastalar ulaşmakta zorluk çekiyor; malzeme ve ilaç israfı çok. Yani tek tek kazanımlar var ama hastayı “hak sahibi özne” yapacak bütünlüklü dönüşüm hâlâ bekliyor.
Gaile: Kıbrıs’ın kuzeyinde kapsamlı bir Hasta Hakları Yasası’nın olmayışının sizce nedenleri nelerdir? Sizin döneminizde bu yönde adımlar atılmış mıydı?
Dr. Gülsen Bozkurt: Atılmıştı. Dediğim gibi, bizim dönemimizde bakanlığın öncülüğünde Hasta Hakları Derneği kuruldu, daha sonra Evrensel Hasta Hakları derneği kuruldu. Bu derneklerin çalışmaları sonucunda ve elli küsur maddelik bir yasa tasarısı hazırlandı. O tasarı bugün de duruyor. Yasalaşamamasının nedeni ise bizim genel yönetim sorunumuzdur. Biz iki buçuk yıl kaldık hükümette; hükümet bozulmasaydı ben master planın yasalarını ve birinci basamak aile hekimliğini başlatmayı planlıyordum. Gelen bakanlar bir, bir buçuk yıl ancak kalabiliyor koltukta; daha sağı solu anlamadan süre doluyor. Bir de bu ülkede hep egosantrik bir yapımız var: Herkes “en iyisini ben bilirim, ben yapacağım” diyor. Ben master planı benden sonra gelen bakana verdiğimde “Dursun, ben baştan yapacağım” dedi – beni en çok üzen şeydi bu. Açıp okuduklarından emin değilim. Bizim tecrübelerimiz, birikimlerimiz konusunda tek kelime soran yok. Herkes her şeyi biliyor ama sonuçta meydana bir şey çıkmıyor. Olan da ülkeye oluyor, ülke insanına oluyor. Yine de ben kendi sorumluluğum gereği her gelen bakana hayırlı olsun ziyaretinde iki üç sayfalık bir özet hazırlayıp götürürüm. Okurlar mı, okumazlar mı bilemem.
Gaile: Önümüzde yeni bir siyasi dönem var. Sizce hasta hakları konusunda atılması gereken ilk üç somut adım ne olmalı?
Dr. Gülsen Bozkurt: Birincisi: İnsanlarımızın hakları olduğunu bilmesi lazım. Her gittiği hekime soru sorabileceğini, tatmin olmadıysa hekimini, hemşiresini değiştirme hakkı olduğunu bilmesi lazım. Elbette hazır duran tasarının yasalaşması ve başvuru kurulunun kurulması bu işin çatısıdır.
İkincisi: Hasta hakları tek başına durmaz; sistem bir bütündür. İyi organize olmuş, kurumsallaşmış, üç basamaklı bir sağlık modeli kurulmalı. Koruyucu sağlık hizmetleriyle, yani birinci basamakla insanların ömrünü en az on yıl daha uzatabilirsiniz. Birinci basamak hayata geçtiğinde yaşam kalitesi yükselecek, hastanelerin yükü azalacak; hastanedeki hekim uzmanlık alanıyla ilgili çalışacak, günde belki en çok on hasta görecek, araştırma yapabilecek, kendini geliştirebilecek.
Üçüncüsü: Finansmanın çözülmesi, yani genel sağlık sigortası fonu. Avrupa’da sağlık, genel sağlık sigortası üzerinden finanse edilir; çalışanlar ve emekliler kazançlarının belli bir yüzdesini – Fransa’da yüzde on beş buçuk civarı – ayrı bir fonda biriktirir. Hükümetler bu parayı kullanamaz; sağlık bakanlıkları ancak denetler. Buna Bismarck sistemi deniyor; Hollanda en iyi örneklerden biri. Fransa’da toplanan primler sağlık giderlerinin yüzde doksanını karşılıyormuş. Bizde ise sigortaya yatan para Maliye’nin bütçesine, o büyük kazanın içine düşüyor. Ben bakanken sigortadan alacaklarımızı istedim; “Sayın Bakan, biz kâğıt üstünde mahsuplaşırız” dediler. Yani ortada para yok. O kazandan önce maaşlar ödenir; sonra – zamanın Maliye Bakanı’nın bana dediği gibi – “kim çok bağırırsa” ona bir parça kanalize olur. Devlet böyle yönetilemez. Primler ayrı bir fonda toplanmalı; yönetim kurulunda sağlık sektörü temsilcileri, prim yatıran sendikalar ve bakanlık temsilcisi olmalı. Bunların hepsi master planda sayfa sayfa yazılıdır. Bu kitabı eline alan bir sağlık bakanı günün birinde gelir ve hükümete “biz bunu uygulayalım” derse, açıp okuyarak yapabilirler. Günün nüfusuna göre otuz yedi merkez az gelirse kırka çıkarırlar.
Gaile: Geriye dönüp baktığınızda, Sağlık Bakanı olarak “Keşke bunu gerçekleştirebilseydik” dediğiniz bir konu var mı?
Dr. Gülsen Bozkurt: Hizmet etmek için zamana ihtiyacınız var – ve paraya. Biraz zamanım olsaydı aile sağlığı merkezlerini başlatıyordum; zaten son beş altı ay onlar için çalışmaya başlamıştık. Küçük laboratuvarları nasıl oluşturabiliriz, mevcut on yedi sağlık binasını – İngiliz döneminden kalanları da – özellikle kırsal kesimde nasıl genişletip kullanırız, planları yapılmıştı. Köyleriyle, yerleriyle hepsi yazılıdır. Bir sene daha kalsak başlayacaktı; başlayınca da arkası gelecekti. En zor iş başlatıncaya kadardır. Avrupa Birliği fonlarıyla dört proje gerçekleştirdik; biri Karpaz’ da hastaların ayağına giderek evde sağlık ve kişisel bakım hizmetiydi – sonra bu hizmetler bütün belediyeler kanalı ile yayıldı, bugün hâlâ uygulanıyor. Erenköy Sağlık Merkezi’nin planını da çizdirmiştik, çünkü orası uzak; kaç sene geçti, hâlen yoktur oralarda öyle bir şey. Kısacası kendimizce bir şeyler yapmaya başlamıştık ama süre yetmedi. “Keşke”m budur: Birinci basamak aile hekimliğini başlatamamak.
Gaile: Son olarak... Sizce sağlık politikalarının siyasi gündemden ve hükümetlerden bağımsız bir şekilde devlet (kamu) politikası olarak yürütülmesi gerekli midir?
Dr. Gülsen Bozkurt: Kesinlikle. Sistem bir bütündür ve o sistemin içinde iyi organize olmuş, kurumsallaşmış bir sağlık modeli ancak devlet politikasıyla yaşar – bugün o bakan, yarın bu bakan değil. Biz hekimiz; önce teşhis koymak lazım ki tedavi edebilesiniz. Arıza nerededir, onu tespit edeceksiniz. Bu tespit yapılmadan, buna yönelik tedavi yöntemleri bulunmadan bu karmaşa devam edecektir maalesef. O makamlara herkes gelip geçiyor; bir ateşten gömlek giyiyorsunuz. “Aman ben bakan oldum” dememek lazım. Oraya geldiniz, doğru hizmet yapacaksınız; bir süre sonra bir başkasına devredeceksiniz. Devrederken de arzu edersiniz ki kurumsallaşmış, başlatılan işler devam etsin. Bunu yapamıyoruz biz; her gelen “ben yapacağım” diyor, kimsenin de ömrü yetmiyor orada yapmaya. Keşke bu kitabı, bu birikimi eline alan ve “bunu uygulayalım” diyen bir sağlık bakanımız olsa. İnşallah olur.
Not: Söyleşi, Dr. Gülsen Bozkurt ile yapılan yaklaşık bir saatlik görüşmenin ses kaydı çözümü esas alınarak düzenlenmiş; konuşma dili, anlam korunarak yazı diline uyarlanmıştır.


























