
Gömülemeyenler
Kayıp üç kişiden ilkinin kimliği belliydi: İsmail Emin.2014’te, kaybolduğu günden tam elli yıl sonra, toprakla buluştu yeniden.Birini toprağa vermek, sevgidendir.
Süleyman Gelener
[email protected]
1884’te doğdu.
1964’te kayboldu.
2014’te toprağa verildi.
İlk nefesle, ilk mezar taşı arasındaki 130 yıl.
İki kere yitip giden bir ömür.
Önce şiddet, sonra derin sessizlik.
***
İsmail Emin, 1884 yılında doğdu.
Baf’ın yamaçlarında, Hulu adında küçük bir köyde.
Hulu’da zaman, mevsimlerle birlikte akardı.
Kış sabahları toprağı beyazlatan kırağı,
ilkbaharda badem çiçeklerine dönüşürdü.
Yaz başı üzüm, sonbaharda zivaniya.
Sucuklar beyaz iplere asılır,
samarella kekikle ovulur,
güneşte ağır ağır kururdu.
Sepetler eşeklerin sırtında sallanır,
dar köy yollarına zeytinle harnup ağaçları eşlik eder,
eller hep toprak kokardı.
***
Her mevsim köyün cebine bir yıl, kucağına bir çocuk bıraktı.
İsmail’in kardeşi Ali’nin oğlu Cevdet, 1931 yazında doğdu.
Çocuk yaşta çoban, büyüdükçe toprağın adamı oldu.
Hanife’ye sevdalandı, yolu Amarget’e düştü,
köye damat gitti.
Evlerinin önünde bir incir,
bahçede suskun bir eşik dururdu.
O eşikte başlayan hayatları,
onun sesiyle uzaklara yürürdü.
Konuşurken cümlelerine ince bir ezgi siner,
anlattıkları masal değil, yaşanmışlık olurdu.
Gittiği yere kasketiyle gider,
şakasını eksik etmez, Türkçe Rumca maniler söylerdi.
Okul görmemişti ama çok şey bilirdi,
hikayelerine eli, hatıralarına sesi karışırdı.
Hayatı ağırdan alır, her lokmaya kıymet verir, neşesiyle öğretirdi.
***
Tarih, kimin ne olduğuna bakmaz.
Kapıyı çalmadan da gelir.
1958’de, yaz gelmeden Lefkoşa karıştı.
Önce sözler sertleşti, sonra silahlar konuştu,
ardından sokaklar sustu.
Yaz sıcağı arttıkça şiddet de yükseldi,
Amarget’in üzerine çöktü bir Temmuz akşamı.
Bir gecede herkes köyü terk etti.
Kimse ardına bakamadı,
kimse geri dönemedi.
Cevdet yirmi yedisindeydi.
Bu, bir yolculuk değildi.
Göç desen hiç değildi.
Adı konmamış bir gidişti bu.
İzsiz. Sessiz.
Sadece eksilmiş bir toprak,
ve yerinden edilmiş bir insan.
***
1963’ün Aralık ayında, ada yeniden yerinden oynadı.
Ama bu kez zelzele toprağın altında değil, insanların içinde başladı.
Önce hava değişti.
Kimse nedenini bilmiyordu,
ama herkes bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu hissediyordu.
Böyle şeyleri bazen bulutlar bilir, bazen kuşlar.
İnsanlar en son anlar.
Lefkoşa’da tutuşan ateşin nerede duracağını kimse kestiremedi.
Hulu’nun gökyüzü de bir gece ansızın değişmişti.
Şubat soğuğunda, köy sessizce boşaldı.
Kimse bağırmadı, kimse veda etmedi.
Kapılar açık kaldı, lambalar yanık.
İnsanlar, elinde taşıyabildiği kadar hayatla,
Pitargu’ya doğru yürüdü.
Ama herkes gidemedi.
Dört yaşlı kalmış geride.
Cesaretten değil, takatten.
Denir ki bazıları hastaydı,
bazılarıysa yürüyemeyecek kadar yaşlı.
Niyetlerinden öte, bedenleri elvermedi gitmeye.
Kalanlardan biri, yaşlı bir kadın, iki gün sonra bir tarlada ölü bulundu.
Geri kalan diğer iki adam ve İsmail Emin, o geceden sonra yok oldu gitti.
Ne bir gören vardı, ne bir duyan, ne de bir bilen.
Sadece kayıp dediler adlarına,
ve sustular uzun bir süre.
***
Cevdet Ali, toprağını kaybetti ama hayatta kaldı.
Göğsünün sol yanına hiç geçmeyen ince bir sızı yerleşti.
Bir süreliğine Stavrokonno köyüne sığındı.
O yıl bademler erken çiçek açtı.
Zaman dalgalandı, insanlar değişti, haritalar yeniden çizildi.
1975 sonbaharında, Stavrokonno’da da artık kalamayacağı anlaşıldı.
Elindekilerle değil, elinden alınanlarla yaşıyordu artık.
Sonunda Lysi’ye vardı.
Bu yeni yer, eskisi gibi değildi.
Ama eller hala toprak kokuyordu.
Kendi elleriyle diktiği asmalar kök salmaya başladığında,
Cevdet Ali de bir parça yerleşmiş oldu.
Akşamüstleri kapının önüne bir iskemle çeker,
esen rüzgarla gelen anıları dinlerdi.
Toprakla, bağla, hikayelerle yeniden kurdu hayatı.
Hayatına bir şarkı eşlik edecek olsa, bu kuşkusuz Pehlivanis olurdu.
Adımları ağır bir yürüyüş gibi,
neşeyle hüznün birbirine dolandığı,
boyun eğişin içinde bile onuru saklayan bir şarkı.
***
Yıllar aktı.
Fotoğraflar sarardı.
Çocuklara, kaybolanların ismi verildi.
Ama o mezarlar, hep eksik kaldı.
Uzun yıllar sonra toprak konuştu.
Kemikler bulundu.
Rastgele değil,
derin yaraları kapamaya çalışan adanmış bir ekibin sessiz sabrıyla.
Kayıp üç kişiden ilkinin kimliği belliydi: İsmail Emin.
2014’te, kaybolduğu günden tam elli yıl sonra, toprakla buluştu yeniden.
Birini toprağa vermek, sevgidendir.
Bir daha gömmek, hesaplaşmaktır,
yarım kalan vedalar, suskunluklar, cevaplanmamış sorularla.
***
Hatırlamak, unutmaya karşı direnmektir.
İsmail Emin’in vedası eksik kaldı.
Yalnızlıkla ve sessizlikle gömüldü.
Cevdet Ali ise yaşadı, hatırladı, anlattı.
Anlattıkça çoğaldı, yaşadıkça taşıdı hepsini içinde.
Sonunda, bir seher vakti, gözlerini bir daha açmamak üzere yumdu.
Bakıcısına acıktığını söyledi.
Muhallebisini yedi, suyunu içti.
O sabah, içinden usulca bir şarkı süzüldü.
Gözlerini kapadığında, geriye yalnızca ezgisi kaldı.
***
Biri gömülemeyen,
biri göçüp duran ama hep yaşayan.
İki isim, iki hikaye.
Topraktan çıkanla, toprağı omuzlayan.
Biri sessizlikte kayboldu,
diğeri sözleriyle yaşadı.
İsmail’in sessizliğiyle,
Cevdet’in türküsü buluştu bir yerlerde.
Şimdi aynı ezgide, biri sustuğuyla, diğeri söylediğiyle yaşıyor.
***
Lefkoşa, Kasım 2025


















