1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Felsefe ve siyasette “toplum yararı” konusuna giriş nitelikli bir bakış V: Eşitsizler dünyasında bir eşitlik arayışı olarak Marksizm
Felsefe ve siyasette “toplum yararı” konusuna giriş nitelikli bir bakış V: Eşitsizler dünyasında bir eşitlik arayışı olarak Marksizm

Felsefe ve siyasette “toplum yararı” konusuna giriş nitelikli bir bakış V: Eşitsizler dünyasında bir eşitlik arayışı olarak Marksizm

Marksizmin önemli sorunlarından biri, işçilerin sınıf kimliği yerine farklı kimlikler etrafında siyasal mücadeleye katılmayı tercih etmeleriydi.

A+A-

Şevki Kıralp
[email protected]

Modernite ışığının “aydınlatmaya” başladığı dünya, 19’uncu yüzyılda hızla sanayileşen, sekülerleşen ve kentleşen Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın yükselişine sahne olmaktaydı. “Efendinin” izni olmaksızın yaşadıkları köyü dahi terk edemeyen köleler ve serfler “özgürlük” ile tanışmaktaydı. Fakat bu “özgürlük” onları çok düşük ücretler karşılığında çok uzun saatler güvensiz ve sağlıksız koşullarda çalışan sanayi işçileri haline getirmekteydi. İmparatorluklar gerilerken uluslar çağı başlamış ve demokrasi antik Atina’dan binlerce yıl sonra dünya geneline yayılabileceği koşullar bulmuştu. Fakat, demokrasinin “yasalar önünde eşitlik” ilkesi, teoride “eşit değerde” olan insanların çok büyük bir kısmının iş pratiğe geldiği zaman “gözden çıkarılabilir” olarak görülmesini engellememekteydi. Yoksul kesimler (özellikle proletarya) gözden çıkarılmaya devam etmekte, burjuvazinin refah içerisinde yaşayabilmesi adına feda edilmekteydiler. Bu koşulların müsebbibinin kapitalizm olduğunu gören siyasi düşünür Karl Marx, “dünyayı yorumlamakla” yetinmeyen, aynı zamanda onu “değiştirmeyi” de öngören yeni bir anlayışla yola çıktı. Felsefe doktorası yapmasına rağmen memleketi Prusya’yı genç yaşta terk etmek zorunda bırakılan Marx’ın yaşamı sürgünlerde geçti. Kendisinin ölümünden sonra ikinci ve üçüncü cildi arkadaşı Friedrich Engels sayesinde yayınlanan “Das Kapital: Kritik der Politischen Ökonomie” ve Engels ile birlikte yazdığı “The Communist Manifesto” başta olmak üzere çok sayıda yazılı esere imza atan Marx insanlığın tarihini “sınıf mücadelelerinden müteşekkil” olarak görmekteydi. Bu bağlamda, üretim araçlarına (örneğin tarım arazileri ya da fabrikalar) sahip olan mülkiyetli sınıflar, mülkiyetsiz sınıfların emeğine dayanan üretim süreçlerinde zenginleşmekteydiler. Bu, adaletsiz bir dünya yaratmaktaydı ve adalet ancak üretim araçlarının özel mülkiyet olarak sahiplenilmesini engelleyecek, önce sosyalizme sonra ise komünizme ulaşacak devrimci bir süreç sayesinde sağlanabilecekti.

Marx kapitalizmin nasıl çalıştığına ve nasıl sürdürüldüğüne dair oldukça önemli tespitler yapmaktaydı. Örneğin, sermayedarın sermaye birikiminde “artık değerin” önemini saptamaktaydı. İşçiye ödenen ücret onun ürettiği toplam değerden çıkarıldığı zaman elde kalan miktar anlamındaki “artık değer”, sermayedarın sermaye birikiminin temel dinamiklerinden biriydi. Ayrıca, işçiler her zaman çalışacak iş bulamasalar da patronlar ücret karşılığı çalıştırılacak birilerini her zaman bulabilmekteydiler. Bu da işçiler arasında rekabet yaratarak kapitalist üretimin devamlılığını garanti altına almaktaydı. Her ne kadar Marx burjuvazinin iktidarı aristokrasinin elinden almasını tarihsel süreç açısından feodalizme kıyasla kısmen “ilerici” bir atılım olarak değerlendirse de modern demokrasilerde parlamentoların temsil ettiğinin halk çıkarları yerine burjuvazi çıkarları olduğunu savunmaktaydı. Üretim araçlarının özel mülkiyet şeklinde sahiplenilmesini engelleyen devrimci süreç ise sınıfsız toplumların önünü açacak, insanlar arasındaki fırsat ve olanak eşitsizliklerini sona erdirecekti. Üretim sermayedarların planlarına göre değil, halk ihtiyaçlarına göre şekillenecekti. Emekçilere kitap okumak, tiyatroya gitmek ya da opera dinlemek için daha fazla zaman ve imkân kalacaktı. Böylece “iyi yaşamak” insanlığın ve tüm insanların ortak paydası haline gelebilecekti. Ayrıca zenginlik ve fakirlik sona erdirilerek gerçek anlamda eşitlikçi ve sınıfsız toplumların oluşması sağlanabilecekti. Marx ve Engels, “yorumlamakla” yetinilmemesi gereken dünyanın “değiştirilebilmesi” için en etkili yöntem olarak devrimi savunmaktaydılar. Bu da sanayileşmiş ülkelerdeki sosyoekonomik yapıların egemenlerini, yani burjuvaziyi tedirgin etmeye fazlasıyla yeterliydi. Burjuvazi, 1789’da olduğu gibi kendisi de devrim yaparak aristokrasiyi alaşağı etmişti. Marx ve Engels burjuvazinin benzer bir yöntemle alaşağı edilmesinden yanaydılar. Bunun gerçekleşmesi için ise ırk, din, dil, ulus ve cinsiyet ayırt etmeksizin tüm işçilerin birleşmesini önermekteydiler. Bu radikal yaklaşım geçmişten bugüne insanları ayrıştıran bilindik “bize karşı onlar” ya da “iyilere karşı kötüler” benzeri anlatıları aşmakta ve zenginler ile yoksulları karşıt sosyoekonomik kamplarda konumlandırmaktaydı. Zenginlerin kendi kamplarında örgütlü ve koordineli olarak hareket ettiklerini ortaya koymakta, yoksulların da onlar gibi örgütlü mücadele vermeleri halinde adaletsizliklerin son bulabileceğine dikkat çekmekteydi.

Örgütlü işçilerin ve devrimcilerin iktidarı ele geçirdiği ilk tarihsel örnek Karl Marx hayattayken meydana gelen ve kurulmasının ardından iki buçuk ay geçmeden yıkılan 1871’deki Paris Komünü idi. Önemlidir ki, Paris Komünü birbirlerine karşı savaşan Fransa ve Prusya’nın egemenlerinin iş birliği ile yıkılmıştı. Prusya esir Fransız askerlerini Versailles hükümetinin emrinde Paris Komününe karşı savaşmaları için serbest bırakmıştı. Dolayısıyla, birbirlerine karşı harp halinde olan bu iki devletin egemenleri, “devrim tehlikesi” karşısında düşmanlıklarını erteleyip birbirleriyle koordineli biçimde hareket edebilmekteydiler. Paris Komünü kısa ömürlü olsa da 1917’deki Bolşevik Devrimi 1991’e kadar ayakta kalarak tarihte önemli bir çığır açılmasına öncülük etti. İfade edilmelidir ki Bolşevik Devrimi’nin lideri Vladimir İlyiç Lenin, Marx’ın görüşlerini “emperyalizme” dair derin saptamalar, devrimci mücadelede “öncü partinin” rolüne dair yol gösterici çözümlemeler ve “ulusal sorun” hakkında “self-determinasyonu” da içeren önemli katkılarla ilerletti. Böylece sosyalizmin siyasal teori-pratiği “Marksist-Leninist” olarak bilinen temele oturmuş oldu. Devrimci mücadelenin tek durağı elbette Rusya değildi. Almanya’da sosyalistler 1918-19 sürecindeki devrim mücadelesinde başarıya ulaşma ihtimali belirmişken sosyal demokratlar tarafından yüzüstü bırakıldılar. Alman İmparatorluğu çökse de Weimar Cumhuriyeti de kısa ömürlü oldu ve iktidar 1933’te Nazilerin eline geçti. Paris Komününe benzer bir diğer kısa ömürlü sosyalist yönetim, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avusturya’dan ayrılan Macaristan’da 1919’da kuruldu ve yaklaşık altı ay yaşayabildi. 1921’de Moğolistan sosyalist devrimle tanıştı. Sosyalizmin Avrupa’daki esas kökleşme dönemi İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1945-1949 arasında oldu. Bu dönemde Yugoslavya, Bulgaristan, Arnavutluk, Romanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan ve Doğu Almanya’da sosyalist rejimler kuruldu. Yugoslavya ve Arnavutluk Nazi işgalinden büyük ölçüde kendi yerel partizan grupları tarafından kurtarılırken bahsi geçen diğer ülkeleri kendi sosyalist direniş yapılarından ziyade SSCB’nin Kızıl Ordusu kurtardı. Yugoslavya hariç bu sosyalist devletlerin tümü dış desteğe bağımlıydı ve varlıklarını büyük oranda “Sovyet uydusu” (1960’larda Çin’e yaklaşan Arnavutluk gibi istisnalar da mevcuttu) olarak sürdürdüler.

Sosyalizm Soğuk Savaş döneminde doğu bloku ve Bağlantısızlar Hareketi’nin de desteğiyle kıtalararası yaygınlık kazandı. Latin Amerika’da 1959’da Küba’da, 1979’da ise Nikaragua ve Grenada’da sosyalist devrimler gerçekleşti. 1970-1973 arasında Şili’de Salvador Allende liderliğinde demokratik evrim yoluyla sosyalizme geçiş denemesi yapıldı. Küba hariç Latin Amerika’nın diğer sosyalist iktidarları, ABD’nin doğrudan ya da dolaylı müdahaleleriyle çökertildi. Küba sosyalizmi ise ABD’nin müdahalelerine rağmen ayakta kalmayı başardı. Asya’da 1948’de Kuzey Kore’de, 1949’da Çin’de, 1967’de Güney Yemen’de, 1975’te Laos, Vietnam ve Kamboçya’da, 1978’de ise Afganistan’da farklı tarihsel dinamiklerin gelişimiyle sosyalist rejimler kuruldu.  Afrika’da sosyalist yönetimlerle tanışan ülkeler arasında Tanzanya (1967), Kongo Halk Cumhuriyeti (1969), Somali (1969), Etiyopya (1974), Benin (1975), Gine-Bissau (1974), Angola (1975), Mozambik (1975), Yeşil Burun Adaları (1975) ve São Tomé ve Príncipe (1975) yer almaktadır. Bu örnekler içerisinde Tanzanya gibi istisnalar, Marksist-Leninist modele değil, sınıf mücadelesi yerine akrabalık-kabile bağlarına dayalı bir tür köylü dayanışmasını esas alan temellerinden ötürü farklılık göstermekteydi. Soğuk Savaş dönemindeki sosyalizm, küresel siyasetteki Çin–Sovyet ayrışmasının yanı sıra, “kırsalın öncülüğüne” dayalı Çin tarzı devrim stratejileri ile “kent proletaryasının öncülüğüne” dayalı Sovyet tarzı devrim anlayışı arasındaki teorik tartışmalar nedeniyle hem iktidara giden süreçlerde hem iktidar pratiklerinde hem de sosyalist iktidarın kurulamadığı ülkelerdeki mücadelelerde farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına yol açtı. Bu durum, özellikle sosyalist iktidarın kurulamadığı ülkelerde sosyalist hareketler içinde yoğun fraksiyon ayrışmalarına neden oldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Yunanistan, İtalya ve Fransa’da sosyalist ve komünist hareketler son derece güçlüydü. ABD, Yunanistan’da iç savaş sürecine doğrudan müdahil olurken, İtalya ve Fransa’da seçimler ve siyasal süreçler üzerinde etkili olacak biçimde ekonomik ve politik araçlar kullanarak bu hareketlerin iktidara gelmesini engelledi. Soğuk Savaş’ın bitmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte dünya genelindeki sosyalist rejimler hızla çöktü. Ayakta kalan sosyalist ülkeler Küba, Vietnam, Laos ve Kuzey Kore’dir. Çin ise kâğıt üzerinde halen daha komünist partinin tek partili iktidarına dayalı bir yönetim sürdürmekte fakat pratikte “piyasa sosyalizmine dayalı devlet kapitalizmi” olarak adlandırılan bir tür karma ekonomik modeli işletmektedir. Bu model çerçevesinde Çin, Soğuk Savaş sonrası küresel siyasette ABD’nin en güçlü rakiplerinden biri haline gelmiştir. Soğuk Savaş’ın sosyalizm açısından kayda değer kazanımlarından biri, Soğuk Savaş’taki doğu bloğunun varlığından dolayı batı bloğunun önde gelen ülkelerinin işçi haklarına ve sosyal refaha önem vererek kapitalizmin adaletsizliklerini “daha az can yakıcı” hale getirmek mecburiyetinde kalmalarıydı. Bu Batı ülkelerindeki orta sınıfları daha güçlü, kapitalizmi daha sürdürülebilir, sosyalizmi daha az ihtiyaç duyulur ve işçileri “daha az isyankâr” yapmakta başarı gösterdi. Fakat 1980’lerde ve özellikle Soğuk Savaş sonrasında Batı ülkeleri de sosyal refah devletini terk ederek devletin ekonomideki rolünü minimuma, özel şirketlerin rolünü ise maksimuma taşımayı amaçlayan neoliberalizme geçti. Bu dönüşüm Batı ülkelerinde işçilerin refahına da örgütlülüğüne de ciddi darbe vurdu. Bunun yanında, batı bloğu ve onun lideri ABD dünya genelinde sosyalist hareketlerin belini kırmak için gizli ve açık pek çok yönteme başvurdu. Ayrıca, Soğuk Savaş boyunca kapitalizmin kök saldığı pek çok ülkede “ideallerindeki dünya” birbirleriyle aynı olmayan liberaller, muhafazakârlar ve milliyetçiler arasında sosyalizmin olası yükselişini önleme amacına dayalı ittifak blokları oluşturuldu. 

Marksizmin önemli sorunlarından biri, işçilerin sınıf kimliği yerine farklı kimlikler etrafında siyasal mücadeleye katılmayı tercih etmeleriydi. Marx bu noktada ortak çıkarları doğrultusunda daha yaşanası bir dünya kurmak için örgütlenip birlikte mücadele etme bilincine sahip sınıfları “kendi için sınıf”, böylesi bir bilinç taşımayan sınıfları ise “kendinden sınıf” olarak nitelendirmekteydi. Engels işçilerin sınıf mücadelesi yerine egemen sınıfların empoze ettiği ideolojilerin ardından gitmesini “yanlış bilinç” olarak nitelendirmekteydi. 20’nci Yüzyıl’da, egemen sınıfların ideolojiyi nasıl kullandıklarına dair Marx ve Engels’in fikirlerini geliştirici analizler sunan neo-Marksist bir akımın doğdu. Antonio Gramsci ve Louis Althusser gibi neo-Marksistlere göre egemen sınıflar medya ve eğitim gibi araçları kullanarak kendi fikirlerinin halk arasında yaygınlaşmasını sağlıyorlar ve böylelikle işçilerin sınıf bilincinin altını oyuyorlardı.  Theodor Adorno, Max Horkheimer ve Herbert Marcuse gibi neo-Markistlerin temsil ettiği Frankfurt Ekolü ise kapitalizmin “kültür endüstrisi” aracılığıyla kitleleri pasifleştirdiğini savunmaktaydı. Buna göre, egemen sınıfların kitleleri sınıf bilincinden uzaklaştırmakta yararlandıkları bir diğer araç da kapitalist üretim sürecinin bir parçası haline getirilmiş olan popüler kültürdü. Neo-Marksist yaklaşım egemen sınıfların (özellikle burjuvazinin) devlet aygıtlarını ve ideolojiyi nasıl kullandıklarını aydınlatırken, sınıf çelişkisine merkezi bir önem vermeye devam etmekteydi.

1980’li yıllarda yükselen ve 1990’ların başından itibaren sosyalist rejimlerin yıkılmasıyla kendisine daha da geniş alanlar bulan post-Marksizm Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe gibi isimler tarafından temsil edilmekteydi. Post-Marksizm, sınıf mücadelesinin çelişkilerin merkezinde olduğunu reddetmekteydi ve bu açıdan hem Marksizm’den hem de Neo-Marksizm’den ayrılmaktaydı. Post-Marksizm cinsiyet, ırk/etnisite, kimlik ve ekoloji gibi alanlardaki tahakküm ilişkilerini merkeze alarak sınıf çelişkisinin ontolojik ve siyasal olarak “temel çelişki” olduğu yönündeki çekirdek Marksist yaklaşımdan uzaklaşırken benzer eğilimler Soğuk Savaş sonrasında dünya genelinde sol hareketler arasında giderek yaygınlaştı. Sınıf çelişkisinin merkezi konumunu göz ardı eden sol anlayışlar, çeşitli liberal aktörler (ki çekirdek Marksizm bu aktörleri genellikle “kapitalist” ya da “emperyalist” olarak nitelendirerek arasına mesafe koymaktaydı) ile sosyoekonomik değil sosyokültürel gündemleri önceleyen çeşitli ittifaklar kurdu. Egemen sınıflar Soğuk Savaş döneminde sosyalist sola karşı milliyetçiler ve muhafazakârlar ile birleşirken, günümüzde solda konumlanmaya çalışsa da sınıf mücadelesinin hayati önemini reddeden hareketlerle de oldukça rahat biçimde iş birliği yapabilmektedirler. Kapitalizm 21’inci Yüzyıl’da siyasal duruşunun özü sınıf mücadelesine dayanmayan sol yapıları, milliyetçileri ve muhafazakârları farklı ittifak politikaları çerçevesinde zahmetsiz biçimde kullanabilir duruma gelmiştir. Genellikle “liberal sol” olarak adlandırılan bahse konu siyasi duruşun milliyetçilere karşı muhafazakârlar ile iş birliği yaptığı görülebildiği gibi bazen her ikisiyle de birlikte hareket ettiği görülebilmektedir. Sınıf mücadelesine dayalı siyasi duruşun “çağın gerisinde kaldığına” ya da “önceliğini yitirdiğine” inanmış sol yapıların bahse konu tavrı, sınıf mücadelesinin merkezi konumunu reddetmeyen sosyalistler nezdinde kabul edilebilir görülmemektedir. 21’inci Yüzyıl’da dünya genelinde pek çok sol hareket sınıf çelişkisini merkeze alan ideolojik duruşu terk ederken, Marksizmin bizzat Marx’a dayanan “uzlaşmaz çelişki” anlayışı bundan ötürü bulanıklaşmaktadır. Marksist-Leninist yaklaşıma göre kadın ile erkek, Hristiyan ile Müslüman, beyaz ile siyahi, heteroseksüel ile homoseksüel ya da Alman ile Fransız arasındakilere benzer çelişkilerin hiçbiri “uzlaşmaz çelişki” değildir. Aksine, tek “uzlaşmaz çelişki” zengin ile yoksul arasındaki sınıfsal çelişkidir ve işçiler arasındaki sınıfsal iş birliği diğer bahse konu kimliklerin getirdiği ayrışmaları aşmaya yeterlidir.  Marksizm’deki zengin ile yoksul arasındaki çelişki “uzlaşılarak aşılabilecek” türden değildir. Ayrıca, sınıf çelişkisinin temel çelişki olduğuna dayalı Marksist-Leninist perspektif, eşitlikçi doğasından ötürü cinsiyet, cinsel yönelim, ırk, din ya da ulusal kimlik gibi yapılardaki farklılıkları da hiyerarşik tahakküme yer bırakmaksızın yan yana yaşatabilme özelliğine sahiptir.

Yazıda daha önce belirttiğimiz üzere, Marksizm üretim araçlarını özel mülk olarak elinde bulunduran egemen sınıfların güçlü konumlarını tehdit eder durumdaydı. Ancak, egemen sınıflar yaptıkları propagandada Marksizm’in geleneksel aile kavramına ve dine saldırı halinde olduğunu iddia ettiler. Ayrıca, SSCB’de Joseph Stalin, Çin’de Mao Zedong ve Kamboçya’da Pol Pot iktidarları gibi örnekler, yoğun ve sistematik insan hakları ihlalleriyle özdeşleştirildi. Pek çok sosyalist rejimde de devletin sağladığı barınma, sağlık ve eğitim hizmetlerine rağmen refah halkın geneline eşit yayılmadı. Aksine, bürokratlar ve parti yetkilileri arasında imtiyazlı gruplar oluştu. Aleyhlerindeki görüşlere cevap verirken Marx ve Engels günün yarısını çalışarak tüketen işçi ailelerinde anne, baba ve çocukların zaten birbirleriyle zaman geçiremediklerini, burjuva ailelerinde ise evliliğin kadını mülkiyet sahibi erkeğin tahakkümüne alarak aileyi sözleşme ve miras aracılığıyla bir tür ticari şirkete çevirdiğini savunmaktaydılar.  Onlara göre, kapitalizmden sosyalizme, sosyalizmden de komünizme geçecek olan devrimci süreçte zenginlik ve yoksulluk ortadan kalkacağı için aile içerisinde kadın özgürleşecek, tüm çocuklar iyi eğitim alabilecek, ebeveynler çocuklarıyla daha kaliteli ve daha fazla zaman geçirebilecek ve sevgiye dayalı gerçek aile kavramı o zaman ortaya çıkacaktı. Üstelik Marx ve Engels evliliğe karşı olduklarına dair bir görüş de belirtmemişlerdi.

Din konusuna gelince hem Marx hem de Engels felsefi açıdan materyalizme bağlıydılar. Buna göre de maddenin düşünceden türediğine değil, düşüncenin maddeden türediğine inanmaktaydılar. Yani, varlığın özü maddeydi ve “Tanrı insanları yaratmamıştı, insanlar Tanrı’yı yaratmıştı”. Onlara göre, insanlar dünyadaki sosyoekonomik adaletsizlikler karşısında bir teselli aramakta ve bu teselliyi Tanrı, Cennet ve Cehennem gibi, adaletin bu dünyada değilse diğer dünyada yerine geleceğini anlatan kavramlarda bulmaktaydılar. Marx ve Engels komünizme ulaşacak devrimci süreçte sosyoekonomik açıdan eşitlikçi, zengin ve yoksulun bulunmadığı toplumlar kurulacağı için zamanla teselliye, yani dinlere olan ihtiyacın sönüp gideceğini savunmaktaydılar. Fakat, önemlidir ki onlar için dinlerin ortadan kalkma süreci SSCB ve Arnavutluk’taki bazı uygulamaların aksine devlet baskısıyla değil, kendiliğinden oluşacaktı. Yani, Marx ve Engels dinlerin ya da ibadetlerin devlet tarafından yasaklanmasının zaruri olduğunu savunmamaktaydılar. Öte yandan, sosyalizmin tarihsel deneyimleri içerisinde insan hakları ihlallerinin yaşandığı örnekler de bulunmaktadır. Bu ihlallerin sorumluluğu sosyalizmin kuramsal çerçevesinden ziyade, belirli tarihsel koşullar içinde hareket eden bazı sosyalist aktörlerle ilişkilidir. Bununla birlikte devrimci mücadele eleştiri ve özeleştiriye açık olmayı zorunlu kılar ve “dokunulamaz tabular” üretmeye kapalı olmayı gerektirir. Diyalektik materyalist süreçte özne, tarihsel ve toplumsal koşulların etkisiyle, kendisine karşı mücadele vermekte olduğu karşıtı da dahil olmak üzere başka öznelere benzeme ve dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu bağlamda, sosyalistler de devrimci mücadelede kendi karşıtlarına dönüşme (ya da benzeme) tehlikesinden azade değildirler.

 Bu yazı dizisinde antik Yunanistan’dan başlayarak 20’nci Yüzyıl’a kadar uzanan bir düşünce tarihi içerisinde toplum yararının nasıl sağlanacağı konusundaki farklı görüşleri ele aldık. Marksizm’i kendinden önceki siyasal düşüncelerden farklı yapan yönler arasında analizlerini ahlaki bir “doğru-yanlış” ikilemini aşarak sosyoekonomik temelde gerçekleştirmesi, hukuki ve siyasi üstyapının sosyoekonomik altyapıya bağlı olarak şekillendiğini ortaya koyması ve değişimi devrimci bir radikalizm etrafında tasarlaması vardı. Demokrasi ve liberalizm topluma kendisi için yararlı olanı kendisi tayin etme hakkını zaten ilkesel olarak sunmaktaydı ama Marksizm kapitalizm devam ettiği sürece demokrasinin ancak “burjuva demokrasisi” olabileceğini ifade etmekteydi. SSCB’nin dağılışı, post-Marksist anlayışların yaygınlaşması ve sol hareketlerin liberal değerler ve aktörler ile uzlaşırken sınıf çelişkilerine daha az önem atfeden pozisyonlar belirlemeleri gibi nedenlerden ötürü, 21’inci Yüzyıl’ın ilk çeyreğindeki sosyalizmin 20’nci Yüzyıl’a kıyasla daha zayıf ve iddiasız bir görüntü çizdi. Fakat bu sosyalizmin kendisini bir çözüm olarak sunduğu sosyal adaletsizliklerin ve sınıf çelişkilerinin sona erdiği anlamına gelmemektedir. Diğer bir deyişle, sosyalizmin tarihsel meşruiyetini sağlayan nesnel koşullar (sınıf çelişkileri), öznel koşulların (potansiyel devrimcilerin teori ve pratiği) durumuna indirgenemeyecek biçimde varlıklarını sürdürmektedir. Bu yazı dizisinin bir sonraki yazısı modern dünyanın en önemli ideolojik çimentolarından biri olan milliyetçiliği konu alacaktır.

 

Kaynakça

Adorno, T. W., & Horkheimer, M. (2002). Dialectic of enlightenment (E. Jephcott, Trans.). Stanford University Press. (Original work published 1944)

Althusser, L. (1971). Ideology and ideological state apparatuses. In Lenin and philosophy and other essays (pp. 127–186). Monthly Review Press.

Arrighi, G. (2007). Adam Smith in Beijing: Lineages of the twenty-first century. Verso.

Bevins, V. (2020). The Jakarta method: Washington’s anticommunist crusade and the mass murder program that shaped our world. PublicAffairs.

Bianco, L. (1971). Origins of the Chinese revolution, 1915–1949. Stanford University Press.

Chomsky, N. (1991). Deterring democracy. Verso.

Chomsky, N. (2003). Hegemony or survival: America’s quest for global dominance. Metropolitan Books.

Cooper, F. (2002). Africa since 1940: The past of the present. Cambridge University Press.

Davin, D. (2013). Mao: A very short introduction. Oxford University Press.

Debray, R. (1967). Revolution in the revolution? Armed struggle and political struggle in Latin America. Monthly Review Press.

Dunn, J. (1989). Modern revolutions: An introduction to the analysis of a political phenomenon (2nd ed.). Cambridge University Press.

Eagleton, T. (1976). Marxism and literary criticism. University of California Press.

Engels, F. (1972). The origin of the family, private property and the state. International Publishers. (Original work published 1884)

Engels, F. (1978). Socialism: Utopian and scientific. In R. C. Tucker (Ed.), The Marx–Engels reader (2nd ed., pp. 683–717). W. W. Norton. (Original work published 1880)

Fanon, F. (2004). The wretched of the earth (R. Philcox, Trans.). Grove Press. (Original work published 1961)

Farber, S. (2011). The origins of the Cuban Revolution reconsidered. University of North Carolina Press.

Ferrer, A. (2014). Cuba: An American history. Scribner.

Fitzpatrick, S. (2008). The Russian Revolution (3rd ed.). Oxford University Press.

Fraser, N. (2013). Fortunes of feminism: From state-managed capitalism to neoliberal crisis. Verso.

Goldstone, J. A. (2014). Revolutions: A very short introduction (2nd ed.). Oxford University Press.

Gramsci, A. (1971). Selections from the prison notebooks (Q. Hoare & G. Nowell Smith, Eds. & Trans.). International Publishers.

Harmer, T. (2011). Allende’s Chile and the inter-American Cold War. University of North Carolina Press.

Harvey, D. (2003). The new imperialism. Oxford University Press.

Harvey, D. (2005). A brief history of neoliberalism. Oxford University Press.

Hobsbawm, E. (1962). The age of revolution: 1789–1848. Vintage Books.

Hobsbawm, E. (1994). The age of extremes: The short twentieth century, 1914–1991. Michael Joseph.

Judt, T. (2005). Postwar: A history of Europe since 1945. Penguin Press.

Karnow, S. (1997). Vietnam: A history. Penguin Books.

Keen, B., & Haynes, K. (2012). A history of Latin America (9th ed.). Cengage Learning.

Keller, E. J. (1991). Revolutionary Ethiopia: From empire to people’s republic. Indiana University Press.

Kiernan, B. (2008). The Pol Pot regime: Race, power, and genocide in Cambodia under the Khmer Rouge, 1975–79 (3rd ed.). Yale University Press.

Klein, N. (2007). The shock doctrine: The rise of disaster capitalism. Metropolitan Books.

Laclau, E., & Mouffe, C. (1985). Hegemony and socialist strategy: Towards a radical democratic politics. Verso.

Lenin, V. I. (1970). Imperialism, the highest stage of capitalism. Foreign Languages Press. (Original work published 1917)

Lenin, V. I. (1970). State and revolution. Foreign Languages Press. (Original work published 1917)

Lenin, V. I. (1975). The right of nations to self-determination. Progress Publishers. (Original work published 1914)

Marcuse, H. (1964). One-dimensional man. Beacon Press.

Marcum, J. A. (1978). Angola: The anatomy of an explosion, 1950–1962. MIT Press.

Marx, K. (1976). Capital: A critique of political economy (Vol. 1, B. Fowkes, Trans.). Penguin Books. (Original work published 1867)

Marx, K. (1977). The civil war in France. Foreign Languages Press. (Original work published 1871)

Marx, K. (1978). Capital: A critique of political economy (Vols. 2–3). Penguin Books. (Original works published 1885, 1894)

Marx, K. (1978). The German ideology. In R. C. Tucker (Ed.), The Marx–Engels reader (2nd ed., pp. 146–200). W. W. Norton. (Original work published 1846)

Marx, K. (1978). Theses on Feuerbach. In R. C. Tucker (Ed.), The Marx–Engels reader (2nd ed., pp. 143–145). W. W. Norton. (Original work published 1845)

Marx, K., & Engels, F. (1978). The communist manifesto. In R. C. Tucker (Ed.), The Marx–Engels reader (2nd ed., pp. 469–500). W. W. Norton. (Original work published 1848)

Mazower, M. (1998). Dark continent: Europe’s twentieth century. Vintage.

Mouffe, C. (2000). The democratic paradox. Verso.

Mouffe, C. (2018). For a left populism. Verso.

Naughton, B. (2018). The Chinese economy: Adaptation and growth (2nd ed.). MIT Press.

Prashad, V. (2020). Washington bullets: A history of the CIA, coups, and assassinations. Monthly Review Press.

Reed, A. J. (2000). Class notes: Posing as politics and other thoughts on the American scene. New Press.

Rodney, W. (1972). How Europe underdeveloped Africa. Bogle-L’Ouverture Publications.

Service, R. (2009). A history of modern Russia: From Tsarism to the twenty-first century. Harvard University Press.

Skocpol, T. (1979). States and social revolutions: A comparative analysis of France, Russia, and China. Cambridge University Press.

Wood, E. M. (1998). The retreat from class: A new “true” socialism. Verso.

Zhai, Q. (2001). China and the Vietnam Wars, 1950–1975. University of North Carolina Press.

Žižek, S. (1999). The ticklish subject: The absent centre of political ontology. Verso.

Bu haber toplam 199 defa okunmuştur
Gaile 524. Sayısı

Gaile 524. Sayısı