
Aşina Olanın Gücü Üzerine
“Olağanın Gözünden (Through Ordinary Eyes)” sergisi etrafında, eş küratör Salamis Ayşegül Şentuğ - Tuğyan ile söyleşi
Münevver Özgür Özersay – Emel Kaya
[email protected] - [email protected]
Olağanın merkezde olduğu bu sergide, gündelik olanı küratöryal bir zemine taşımak sizin için ne anlama geliyordu? Olağan, hangi noktada anlatıya dönüştü?
Biz "olağan" olanı merkeze alarak, onu doğrudan o anın içinde var olan haliyle konumlandırdık. Fotoğraf, bir sanat nesnesi olarak kutsanmak yerine, hayatın kendisine bir iade-i itibarda bulunan bir aracı oldu. Olağanın bir anlatıya dönüştüğü nokta ise on binlerce görsel verinin bir araya gelerek kendi doğal ritmi içerisinde ilişkisel bir bağ kurmaya başladığı aşama oldu. Münferit ve sıradan görünen bu fragmanlar kolektif bir portreye evrildi. Bu noktada olağanın temsili tekil birer belge olmaktan çıkarak Lefkoşa’yı evrensel varoluş alışkanlıklarıyla birbirine geçen, paylaşılan ve hissedilen bir deneyim alanına dönüştürdü. Bu süreçle birlikte kent, bir gözlem nesnesi olmaktan çıkarılıp hepimizin içinde yaşadığı ortak bir ritim olarak yeniden tanımlandı.
Fotoğrafların “sıradan” insanlar tarafından çekilmiş olması bilinçli bir tercih. Bu tercih, serginin estetik dilini ve hikâye kurma biçimini nasıl etkiledi?
İnsanlar değer verdikleri şeyleri biriktirirler; bu bağlamda tüm bu anlar, o kareyi yakalayan kişi için o anda benzersiz ve belki de 'sıradan olmayan' bir anlam taşıyordu. Ancak bu fotoğrafların çekilme motivasyonu, bir sanat eseri üretmek ya da ideolojik bir beyanda bulunmak değil, sadece o anı olduğu gibi, en ham haliyle yakalamaktı. Bu fragmanlar ilk bakışta kişisel tarihlerde önemsiz anlar gibi görünse de asıl ontolojik güçlerini tam olarak bu 'olma' hallerinden alıyorlar; onlar sadece hayatın yaşanmış izleri olarak orada oldukları için değerliler. Estetik dilimiz de bu yüzden 'mükemmel fotoğrafı' değil, 'en sahici anı' merkeze aldı. Böylece sergi, dışarıdan kurgulanmış bir Lefkoşa anlatısı yerine, kentin kendi sakinlerinin gözünden süzülen, demokratik ve çok sesli bir görsel hafızaya dönüştü.
Küratör olarak bu proje için “doğru kişi” olmanızı sağlayan şey neydi sizce? Hangi kişisel deneyimleriniz, sezgileriniz ya da kırılganlıklarınız bu sergide işe yaradı? Ortak küratörlük sürecinde Haris Pellapaisiotis ile birlikte çalışmak nasıl bir ilişki alanı yarattı? Birbirinizi güçlendirdiğiniz ya da zorladığınız anlar oldu mu?
Bu projenin "doğru kişisi" olma meselesine biraz sürecin mutfağından bakmak gerekiyor. Aslında biz bu projeye sonradan seçilmedik; "Olağanın Gözünden", eş-küratör Haris Pellapaisiotis ile birlikte yaklaşık üç yıl boyunca üzerine düşünerek ilmek ilmek ördüğümüz bir fikirdi. İkimiz de "mekânın anlatısı" ve psikocoğrafya disiplinleri üzerine çalışan araştırmacı ve sanatçılar olarak, kolektif hafızanın resmî kanalların dışındaki o "görünmez" alanlarını keşfetmeyi arzuladık. Proje sunumumuz Connecting Arts etkinliğinde görsel sanatlar masasında sunduğumuz andan itibaren karşılık buldu ve Kültür Teknik Komitesi tarafından kabul edilerek hayata geçirildi.
Haris’le olan ortak küratörlük sürecimiz ve bu projenin ruhuna dokunan kişisel deneyimlerimize gelecek olursak; burada "o anla ilgili olma hali" ve deneyimin doğrudan bir parçası olma durumunun altını çizmeliyim. İkimiz de üniversitede öğretim üyesiyiz ve hiyerarşiyi reddeden, katılımcı eğitime inanıyoruz; bu küratöryel pratiğimize de doğrudan yansıdı. Şehrin anlatısını dışarıdan sorgulayan bir göz değil, ona imkân tanıyan ve alan açan bir yerden okuyoruz. Birbirimizi güçlendirdiğimiz en temel nokta; kolektif deneyimi belirli kalıplara sığdırmaya çalışmadan, olduğu gibi yaşatma arzumuz oldu.
Serginin bir “patchwork” gibi, farklı zamanlardan ve dokulardan gelen parçalarla örülmüş olması size ne hissettiriyor? Bu kolektif yapı, hafıza ile nasıl bir ilişki kuruyor? Mesela, sergi bana anneanne yorganlarını hatırlattı: farklı zamanlardan, farklı dokulardan gelen parçaların sevgiyle bir araya gelmesi gibi. Bu benzetme sizde bir karşılık bulur mu? Sergiyi bir tür kolektif hafıza kumaşı olarak düşünmek mümkün mü?
Ne güzel bir benzetme! Ve tıpkı bir yorgandaki parçalar gibi, bu fotoğraflar da birbirinin üzerine hiyerarşi kurmadan, yan yana gelerek yeni bir anlam yaratıyor. Belki de kendi hayatımızdan bir parçayı, hiç tanımadığımız bir başkasının karesinde görmek, aşinalık hissi, o yorganın altına girip korunmak gibi bir güven hissi veriyor.
Kıbrıs’ın güneyinden ve kuzeyinden gelen çok sayıda katılımcının üretimlerini bir araya getirirken nasıl bir yöntem izlediniz? Hakkaniyet ve çeşitlilik kavramlarını seçim sürecinde nasıl somutlaştırdınız? On binlerce fotoğraf arasından sergilenecek işleri seçmek nasıl bir deneyimdi? Temsil, denge ve görünürlük kriterleri bu süreçte nasıl tartışıldı?
Bu projede küratöryal yetki ve sorumluluk alanımızı sonuna dek kullanarak, arayışımızın tam merkezine kapsayıcılığı yerleştirdik. Resmî anlatılarda kendine pek yer bulamayan seslerin, hayatların ve kuir yaşamın dokusunun, gündelik akış içerisindeki en doğal haliyle görünür olmasını hedefledik. Bu fragmanlardaki özneleri sembolikleştirmeden ya da üzerlerinden ideolojik bir anlam üretmeden, onların şehrin ve gündeliğin asli, organik birer parçası olarak yer bulmalarını sağladık. Seçim sürecimizde, fotoğrafçıyı dışarıdan bakan mesafeli bir gözlemci veya tanık olarak konumlandıran kareler yerine; o anın tam içinde, bir parçası olunduğunu hissettiren sahici parçaları tercih ettik. Olağanın en güzel tarafı da bence bu demokratikleştirme halidir çünkü bu yaklaşım sayesinde şehir, bir gözlem alanı olmaktan çıkıp herkesin eşitlendiği ortak bir deneyim zeminine dönüştü. Bu süreçte katılımcıların kimliğinden ziyade, fotoğrafların mekânı deneyimleme biçimimizdeki o işlenmemiş "hayat parçalarını" yansıtma gücüyle ilgilendik.
Fotoğraflarda tekrar eden dostluk, birlikte yemek yeme, doğayla temas gibi temalar kendiliğinden mi ortaya çıktı, yoksa sizin etkinizle, seçimlerinizle küratöryal olarak mı güçlendi?
Bu temalar, aslında on binlerce görsel verinin kendi doğal ritmi içerisinde kendiliğinden ortaya çıktı. Biz küratörler olarak, önceden belirlenmiş bir hipotezi kanıtlamak için fotoğraf aramak yerine, elimizdeki devasa dijital arşivin bize ne anlattığına kulak verdik. Bu bağlamda, bahsettiğiniz temalar Lefkoşa’yı olağanın güçlü ipliğiyle birbirine bağlayan iç ve dış mekân fragmanları olarak verinin kendi içinden süzüldü. Ancak küratöryal süreç, bu kendiliğinden beliren temaları görünür kılma ve ilişkisellik üzerinden güçlendirme aşamasında devreye girdi. Dolayısıyla bu temalar, verinin sunduğu organik bağlar ile bizim bu bağları "olağanın" çerçevesinde vurgulayan seçimlerimizin birleşimiyle güçlendi.
Sergi, Lefkoşa’yı bölünmüşlüğünü neredeyse unutturacak kadar bütüncül bir yerden ele alıyor. Bu bilinçli bir küratöryal duruş muydu?
Biz bu sergide Lefkoşa temsiline genellikle hükmeden "bölünmüşlük", "etnik kimlik" veya "iki toplumluluk" gibi kemikleşmiş ideolojik anlatıların ve büyük kategorilerin dışına çıkmayı hedefledik. Çünkü "olağan göz", bu tip siyasi angajmanların dışındaki bir düzlemde var oluyor. Bizim yaklaşımımız, kenti ideolojik bir gölge altında değil, gündelik hayatın kendiliğindenliği ve insan deneyiminin ham gerçekliği üzerinden yeniden okumaktı. Bu bütüncül his, kenti bir gözlem alanı değil, paylaşılan ve yaşanan bir yer olarak gören o "olağanlık" bağından kaynaklanmaktadır.
Aşina olanın bu kadar güçlü ve dönüştürücü olmasını neye bağlıyorsunuz? Gündelik estetik, izleyicide nasıl bir farkındalık yaratıyor?
Bu görsel fragmanlar, sıradan varoluşun ham ve samimi izlerini taşıdıkları için değerliler. Fotoğraflar doğrudan hayatın içine dahil olan birer deneyim alanına dönüşünce, izleyici bu koleksiyonun önünde durduğunda kendi mahrem hayatının yansımalarını başkalarının yaşamlarında bulduğunu fark ediyor. Fotoğrafçının mesafeli tanıklığının yerini; paylaşmanın, parçası olmanın ve katılmanın samimiyetine bıraktığı bu kolektif yapıda, "o anın" belgesi ile izleyici arasındaki hiyerarşik sınır ortadan kalkıyor. Sonuç olarak bu süreç, kişisel olanın evrensel olanla kesiştiği noktada izleyiciyi, gündelik ritimlerin bizi bağladığı daha büyük ve yaşayan bir bütünün parçası olduğu gerçeğiyle yüzleştiriyor.
Bu sergi sizi kişisel olarak nasıl dönüştürdü? Bundan sonra küratörlüğe, yazıya ya da Lefkoşa’ya aynı gözle bakabilir misiniz?
Çalışmalarında her zaman disiplinlerarasılıktan ve multidisipliner yapıdan beslenen biri olarak, bu serginin küratöryel yolculuğunun hem teorik hem de artistik düzlemde sonraki üretimlerime taşıyacağım kalıcı bir etki bıraktığını söyleyebilirim. Aslında kişisel yaşamımda gündelik estetiğin hayat ritmi üzerindeki belirleyici etkisinin bilincinde olsam da bu proje bana, toplumsal düzendeki yerleşik temsiliyet biçimlerinin nasıl dönüştürülebileceğine dair hayati bir içgörü sundu. Büyük anlatıların ve ideolojik izdüşümlerin gölgesinden arınmış ortak bir dil kurabilmek için çoğu zaman göz ardı edilen "olağan" gibi temel mevzulara daha derinlemesine yönelmemiz gerektiğinin farkına vardım.
Bu sergi bir gün yeniden yapılsaydı -başka bir zamanda, başka bir bağlamda- neyi farklı yapardınız? Dokunmaya cesaret edemediğiniz bir alan kaldı mı?
Bu sergi, Kültür Teknik Komitesi himayesinde hayata geçen bir projenin çıktısı olduğu için katılımcı kitlemiz Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum bireylerden oluştu. Ancak biz küratörler olarak bu çalışmayı bir son değil, dinamik bir başlangıç olarak görüyoruz. İleride Lefkoşa’nın ve adanın tüm katmanlarını kapsayan çok daha geniş ve çok kültürlü bir perspektife alan açmayı çok isteriz.


















