1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Baf Medresesi Üzerine
Baf Medresesi Üzerine

Baf Medresesi Üzerine

Ulus Irkad: Baf Hakkında Beynimde Kalan Bilgi Kırıntıları -3-

A+A-

 

 

 Ulus Irkad

ulusirkad@hotmail.com

 

 

Bu yazı gaiLe 125’teki yazının devamı niteliğindedir…

 

Baf Medresesi’nin Okul ve Dükkâna Dönüştürülmesi

“Şimdilerde medresenin öğrencisi olmadığından odaların bir bölümü dükkâna, geriye kalan bölümü ise okula dönüştürülmüştür. Tuhaftır ki, medresenin hocası ve öğrencisi bulunduğu zamanlarda Evkaf İdaresi’nin ne bir ödeneği ne de denetimi vardı; ancak medresenin odaları dükkâna dönüştürülünce Evkaf İdaresi hesap sormaya ve denetime başlamıştır.” (Bu yazı sanırım ki 1940’lı yılların ortalarında yazılmıştır ve ben Altay Sayıl’dan olduğu gibi aktardım U.I.)

Baf’ın ilkokul ve ortaokuldan oluşan güzel bir okul binası vardır. Odaların donanımı, avlusu ve bahçesi mükemmeldir. Okul, gayretli gençlerin düzenlediği tiyatro gecelerinden elde edilen ve Baf’ın özverili kişilerince yapılan bağışlarla oluşturulmuştur. Dört öğretmeni ve yüz yirmi öğrencisi vardır. Okula bir iki sınıf eklenmesiyle lise haline dönüştürülmesini umarız. Baf’ın kız okulu binası henüz yoktur ancak iki öğretmeni ve seksen kadar öğrencisi vardır (Mehmet Remzi).

          Zihni İmamzade’nin Baf ile ilgili anılarında şöyle yazmaktadır: “Baf’a gittikten hemen sonra oradaki medreseye kaydedildim (1907). Medrese, ortaokul ayarında tedrisat yapan başarılı bir okul sayılırdı. Bu medrese 1800’lü yıllarda Hafız Ali Efendi’nin hocası İbrahim Sıtkı Efendi (Baflı Hoca Efendi) tarafından kuruldu. Kurulan medrese 18 odalı olup şimdi yıkılmış ve üzerine dükkânlar yapılmıştır. Medrese, Baf Kıraathanesi’nin gidiş yolunun sol tarafında, arkasında “Hamam Bahçaları” olan yerdeydi. Giriş yeri doğu taraftan gotik tarzında olan kapıydı. Kapıdan girildiği zaman güney tarafında kemerli büyük bir dershane vardı. Kuzey tarafında da üç sınıfın birden okuduğu bir tek oda bulunurdu. Diğer odalar sırayla kuzeye, kuzeyden batıya ve batıdan güneye uzanan birbirine bitişik binalardı. Bu binaların çoğu köylerden gelen çocukların yatakhaneleriydi. Batı tarafta içerisine merdivenle inilen bahçe içerisinde pınar vardı. Burada abdest alınırdı ve yıkanmak için ayrı bir oda vardı. Odaya bitişik kütüphane bulunmaktaydı. Kütüphanenin hemen yanında Mubassır’ın (bakıcı) kaldığı bir oda vardı ve yanında da dershane bulunurdu. Dershanede büyük hoca rüştiyeden çıkanlara ders verir, buradan üç sene sonra mezun olanlar ise köylerde imam olurlardı. Dershanenin arkasında bir misafir odası vardı. Köylerden çocuklarını görmek için gelen babalar o misafir odasında kalırlardı.”

 

 

Baf Medresesi’nin 1912 Yılındaki Durumu

Adamız medreseleri arasında sürekli hocası ve öğrencisi olan bir medresemiz kaldıysa o da Baf Medresesi’dir. Yaklaşık altmış yıl önce yerli din bilginlerinin önde gelenlerinden merhum İbrahim Efendi Hazretleri’nin (Müderris İbrahim Sıtkı) omzunda çamur taşıyarak ve olanca varlığını harcayarak oluşturduğu bu küçük medresenin adaya yaptığı hizmetler pek büyüktür ve her türlü övgünün üstündedir.  İbrahim Efendi Hoca ve daha sonra damadı Müderris Hacı Hafız Ali Efendi Hazretleri’nin bu medresede sürdürdükleri çağdaş eğitim sayesinde icazetli-icazetsiz yetişmiş bir dolu din adamı, altmış seneden bu yana, adanın her yanında ve özellikle Baf’ta oldukça yararlı hizmetlerde bulunmuşlardır. Eğitimde, sanatta, servet birikiminde yerinde sayan bir millette ve özetle Kıbrıs’taki varlığımıza büyük katkılar sağlamışlardır (Vatan, 19 Ağustos 1912, Pazartesi, sayı: 48’den aktaran Harid Fedai, Kıbrıs Gazetesi, 15 Temmuz 1996 -kısaltılmıştır-).

Harid Fedai, o dönemde yaşadıklarını şöyle anlatır: “Şimdiki Medrese Kıraathanesi’nin karşısında Kiracı Ahmet Efendi’nin Hanı vardı. Şimdi buralarda dükkânlar yapıldı… Han kapısının yanında bir de kahvehane vardı ve ortasında asılı bir fener mevcuttu. Kahvehanenin camlı penceresinin önünde dururdum. Camlardan dışarı akseden lamba ışığında çalışırdım. Hiç usanmazdım, ilkbaharda da geceleri çalışırdım; fakat kış gelince soğuk, yağmurlu, çiseli havalarda okuyamıyordum. Hava açık olunca biraz sebat edeyim, dedim; ama hastalandım. Bir hafta kadar yattığımı az çok hatırlıyorum… Nihayet iyileştim, odamdaki lambanın ziyasında okumaya başladım. Kimi zaman yatsı namazından evvel camiye koşardım. Orada çalışırdım. Yüksekte olan müezzinlerin yerine çıkardım. Hatm-i hoca bitinceye kadar derslerime çalışırdım. Fakat bu da bana kâfi gelmezdi. Nihayet bu gecelerde başka bir çare aradım ve yukarıdaki caminin bir köşesinde olan merhum İbrahim Efendi’nin Türbesi’ne gitmeye başladım. Burada, cam kapların içine konan zeytinyağına pamuktan yapılmış bir fitil yerleştirerek yakarlardı. İşte kış gecelerinde bulduğum çare… Böylelikle bütün gece devam edebilirdim okumaya. Türbe kilimle kaplıydı ve sıcaktı. Saat üçe kadar şavk veren bu lambanın yan tarafında derslerime çalışırdım. Az şavklı yerlerde uzun müddet okuduğum halde gözlerimde kuvvet, vücuduma kudret ve kafamda da sebat vardı…  (Lokman Hekim Dergisi, No: 160, 5 Temmuz, 1953, Yıl: 18; Harid Fedai, Kıbrıs Sanayi Mektebi, KKTC Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları,40. 1947, Ankara, s.58-59 -kısaltılmıştır-)

“İlkokulu Baf Kasabası’nda, Aşağı Cami’nin yanındaki okulda okuyan Cemal, o zaman ‘mektepte yalnız Kur’an-ı Kerim okunurdu.’ diyor. Tüm çocuklar yerde oturur ve sabahtan öğleye kadar hiç ara vermeden sınıfta kalınırmış...” Araştırmacı-yazar Ali Nesim, Hafız Cemal’in anılarından yola çıkarak o zamanki eğitim sistemi hakkında bilgi vermektedir: “Kapıda asılı duran tahtanın bir tarafında “geldi”, diğer tarafında “gitti” yazılıymış; Hoca Efendi’den tuvalete gitmek üzere izin alan çocuk, tahtanın “gitti” yüzünü çevirir; gelince “geldi” yazısını döndürürmüş. Duvarda ise falaka asılıymış; ayrıca hocanın yanında uyuyan çocukları dürtüp uyandırmak için uzun değnek, bir de dövmek için kısa değnek varmış.”

Ali Nesim’in Hafız Cemal’in anılarından aktardığına göre, o yıllarda ilkokullarda ders olarak Kur’an-ı Kerim okutulur ve Hatim ettikten yani Kelam-ı Kadim bittikten sonra, bazı kitaplar okutulurmuş. Nihayet yeni kitaplar geldiğinde, yeni sınıflar teşkil edildiğini ve kendisinin 4. sınıfa düştüğünü belirten Hafız Cemal, yeni kitapları medreseye götürerek okumamalarını söylediğini aktarıyor. Bu olay 1881 yıllarında olmalıdır ki o yıllarda yönetim, ilkokul programlarında bazı değişiklikler yapmak için ilk adımı atmış bulunuyordu. Medrese hocasının etkisinde kalan Cemal, öğretmeni Hafız Ali Faik Efendi’nin neden çalışmadığını sorması üzerine demiş ki: “Bu kitaplar denizden, memleketlerden, göklerden, ağaçlardan bahsederler. Biz kaptan, şair, bahçıvan olacak değiliz. Biz medresede okuyacağız, bu kitapların bize ne lüzumu var?”

Hafız Cemal’in anıları, Baflı Hoca İbrahim Efendi’den de bilgiler vermekte. Sadrazam Kamil Paşa’nın da onun kurduğu Medrese’de yetiştiğini öğrenmekteyiz. Lokman Hekim (Hafız Cemal), Mart 1964 tarihli Türk Folklor Araştırma Dergisi’nde şunları söylemekteydi: “İlkokulun son sınıfında iken, bize Tevhid de okutmağa başladılar. Yani Kur’an-ı Kerim’in her harfini her kelimesini hakkıyle telaffuz etmek. İlkokulu bitirince, ilk işim hafızlığa başlamak oldu. Yani Kur’an-ı Kerim’i ezberlemeğe başladım. Geceyi gündüze kattım. Altı ay zarfında bütün Kelamı Kadim’i tamamıyle ezberledim. Hocam bir dellal ile kasabada mahallerine, çarşılarına ilan ettirdi. Perşembe günü sabah namazından sonra yüksek sesle Kelam-ı Kadim’in başındaki Sure-i Şerife’den okumağa başladım. İkindinden sonra dualar yapılacaktı ve bana “Hafız” unvanı verilecekti. Cami-i Şerif’te hocam (Hafız Ali Efendi), bütün hocalar, medrese talebeleri ve halkın çoğu hazırdı. Hatta kadınlara mahsus olan ikinci kattaki kafesli cami kısmında da sofu Müslüman hanımları da toplanmışlardı. Öğle namazından sonra tekrar okumağa başladım. İkindi namazından sonra da devam ettim. Nihayet Kur’an-ı Kerim’in hepsini yanlışsız bitirmiştim. Büyük bir İslam Cemaati huzurunda Hafız Ali Efendi dua etti ve bana, Hafız Cemal unvanını verdi. Kalktım bütün büyüklerin ve hocalarımın ellerini öptüm, onların dualarını aldım. Böylece Hafız oldum.” (Ulus Irkad, DAÜ’de Lokman Hekim hakkında sunulan bildirisinden)

Baf Medresesi bilgilerini Hasan Behçet, Kıbrıs Türk Ma’arif Tarihi 81571-1968, Lefkoşa, 1969, s.35’ten aktarıyorum: “Baf Medresesi, Baflı müderris Hoca İbrahim Sıtkı Hazretleri’nin kendi gayretleri ile Hicri 1268 (Miladi 1850) yılında kurulan hususi medrese idi. 35 yıl müderrislik ettikten ve Baf’ın man mümtaz şahsiyetleri ile imam-öğretmenlerini yetiştirdikten sonra 1885’te öldüğü vakit, ilminin ve şahsiyetinin büyüklüğüne bakılarak kendisini evliya derecesine yükselten halk, ölüsünü Cami-i Kebir içine gömdü. Türbesi cami içindedir; ölümünden sonra vasiyeti üzerine damadı Hacı Hafız Ali Efendi aynı binada müderrisliği devam ettirdi. Hafız Ali Efendi, 1926 yılında ölünce müderrislik oğlu Mehmet Dana’ya kaldı (Şimdiki Kıbrıs müftüsü, yazı yazıldığında öyleydi, U.I.)

Başlangıçta bir dershane olan medrese, zamanla 3 dershane ve 10 yatı odası gibi emsalinden üstün bir ilim yuvası haline getirildi. Baf Medresesi’ne destek olacak vakfiyeler ehemmiyetsiz denecek kadar azdır. 

a)      Ayvarvaralı (Baf’ta) Yusuf Ali, vakfettiği değirmeninden alınan gelirden senede 100 kuruşun Baf Medresesi müderrisine verilmesi kararını aldı.

b)      Baf Evretusu köyünden Mulla Ahmet Hacı Mehmet hayatta oldukça Baf müderrisine yılda bir İngiliz lirası, kendisi öldükten sonra da mütevellisinin bu parayı vermeye devam etmesi için vakfiye yaptı.

c)      İskeleli Hacı Emin Kadın Hacı Hasan hem kendisi hayatta iken ve hem de öldükten sonra Baf müderrisine yılda bir İngiliz lirası verilmesi için vakfiye yaptı.

d)      Poli’de sakin Yaylalı Ayşe İbrahim Çavuş vakfettiği malının gelirinin 1/3’inin Baf Medresesi müderrisine verilmesini şart koştu.

Yukarıda özet olarak verilen bilgilerin daha genişi evkaf kayıtlarında bulunabilir.

 

Hoca İbrahim Efendi (1803-1885)

35 yıl Hoca İbrahim Sıtkı Efendi’nin müderrisliği altında gelişmiş olan Baf Medresesi’nin, Nakşibendi tarikatının ileri gelenlerinden biri olarak bilinen Hoca İbrahim Sıdkı Efendi tarafından 1850 yılında kurulduğu bilinmektedir. Mehmet Barışsever, 6 Nisan 2000 tarihli Ortam gazetesinde yer alan bir yazısında, Hoca İbrahim Sıdkı Efendi’nin 1803 yılında Minareliköy’de fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiğini ve 1885 yılında ölümü ardından kendisi için bir ağıt şiir yazıldığını belirtmektedir. Barışsever, 4 Mayıs 2000 tarihli Ortam’da ise, onun yaşam öyküsü ile ilgili olarak, emekli okul müdürü Zihni İmamzade’den alınan ve Oğuz Başak tarafından Haziran 1987’de hazırlanan şu metni aktarmaktadır: “İbrahim Sıdkı Efendi, aslen Minareliköylü olup, Kasaba’ya yerleşip terzilik yapmakta olan Hüseyin Efendi’nin oğlu idi. Baf kasabasında Sübyan Okulu (ilkokul) bitirince, okumak istediği için babası evindeki eşyayı rehin vermek sureti ile aldığı borç para ile İbrahim Sıdkı’yı Lefkoşa’da Küçük Medrese’ye (orta ve lise muadili) gönderdi. Müderris Ciyaslı Hoca Efendi’de okudu, icazet (diploma) aldı. Kabiliyetini ve okumak istediğini gören Ciyazlı Hoca Efendi, kendisine yol harçlığı ve bir tavsiye mektubu vererek, İbrahim Sıtkı’yı İstanbul’da Selvili Medrese’de müderris bulunan Vıdinli Mustafa Efendi’ye gönderdi. Selvili Medrese’de (üniversiteli muadili) yüksek tahsilini tamamlayan İbrahim Sıtkı’yı, hocası, Kıbrıs’a dönmeyip İstanbul’da din işlerine bakan dairede (Meşi-hat’ta) görevlendirmeyi düşünmekte idi. Bu kabiliyeti ile ileride İstanbul Müftüsü veya Kadısı olabileceğini telkin etmişse de, İbrahim Sıtkı, “Ben İstanbul Müftüsü veya Kadısı olmak için okumadım. Baf ve yöresindeki Müslümanlar tenassür (Hristiyan olmak) üzeredir, onları kurtarmak için okumağa geldim” deyip, dönmek için direnmesi üzerine, İlmiye sınıfının hocaları bir toplantı yaptılar ve Süleyman Efendi ismindeki müderris “Bunu okuduğu ve maksada göre bir hizmete göndermezsek, Allah’ın yanında sorumlu oluruz” demesi üzerine, Kıbrıs’a geri dönüşüne izin verildi. İstanbul’da dini bilgisi yanında ilim ve irfanını geliştirme imkanını bulmuştu. Sınıfında kendisi gibi zeki ve çalışkan ve mezuniyetinden sonra Amerikalı olduğu anlaşılan James W. Redhouse ile birlikte idi. Türk dili ve dinini iyice öğrenen bu şahıs, bilahare İngilizce-Türkçe Redhouse lügatini hazırlayarak 1861 yılında neşretti.

 

Baf Medresesi

1850 yıllarında Kasaba’ya dönen İbrahim Sıtkı, evvela bütün Baf köylerini -ta Piskobu ve Kandu’ya kadar olan köyleri- gezdi ve halkı, Baf’ta bir medrese kurulması yolunda teşvik etti, yardım istedi. Halk teklifini benimsedi ve her köyden maddi durumu iyi olanların, medrese için bir oda yaptırmaları ve oğullarını medreseye göndermeleri için ikna etti. Bu yardımlarla on sekiz odalı bir medrese, bir kütüphane ve bir misafirhane yaptırarak Baf’ta her bakımdan mükemmel bir medrese kurdu. Yetişen öğrenciler, öğretmen ve imam olarak köylerine döndüler. Bu sebepledir ki, diğer kazalarda birçok köy halkı Hıristiyan olduğu halde, Baf bölgesi köylerinde hiçbir köylü Hıristiyan olmamıştır.

Baf Medresesi (Darülirfan) kısa zamanda üne kavuştu. Kıbrıs’ın diğer bölgelerinden, hatta Anadolu’nun güney sahillerinden tahsil için Baf’a akın başladı. Medresede dini bilgiler yanında Marifetname (Genel Kültür), Osmanlı ve Umumi Tarih, Heyet (Astronomi), Hendese (Matematik) gibi dersler de okutulmakta idi. Baf Medresesi, birçok kadı (hakim), öğretmen ve imam yetiştirdi. Bladanisyalı Hafız Ali Efendi, medresede müderrislik yaptı ve medreseyi yönetti.

         Halkın fiilen çalışması ve para yardımı ile Aşağıki Cami’yi inşa ettiren İbrahim Sıtkı, Büyük Hoca Efendi olarak anılmakta ve keramet sahibi olduğuna dair çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Ölümünden sonra Kasaba’daki Yukarıki Cami’nin içinde yapılmış özel bir türbede defnedildi.

Büyük Hoca Efendi, 1885 yılında vefat etti. Aynı zamanda iki yerde birden görülebilme derecesinde ermiş olduğu; talebeleri ile gezmede iken su içmeleri için Reksi Vadisi’nde (Kasaba’nın alt kısmında) asası ile pınar açtığı (Hoca Efendi Çeşmesi diye bilinir); abdest almayanları kolaylıkla fark ettiği; ölümünden bir hafta önce arkadaşları ile Büyük Cami’de sohbet ederken, şimdiki kabrinin bulunduğu yeri göstererek, burada bir türbe yapılmasının uygun olacağını söylediği rivayet edilir.

         Zihni İmamzade, 1967 yılında Bucak Dergisi’ne Hoca Efendi hakkında şunları aktarmıştır: “Hele bu bayram namazı Musalla’da kılındığında yar ağyara karşı göz doldurucu olurdu. Camiden sonra herkes bayram yemeğini alır, hısım akrabalarını bayramlamaya giderdi. Bayramlamada, çocuklar büyüklerin ellerini öper, büyükler (Musafaha) edilen el sıkışırlardı. Bundan maada halk Hoca Efendi’yi dershanede, Hafız Ramadan Efendi’yi de evinde bayramlamaya giderdi. Bu son merasime hükümet erkanı ile Rum ileri gelenleri de iştirak ederdi. Bayramlama öğleye kadar hitam bulurdu. Öğleden sonra cirit meydanına gidilir, polis bir taraf, (başıbozuk) sivil halk diğer taraf olmak üzere cirit oyunlarına devam ederlerdi.”

İbrahim Sıtkı, İstanbul’daki başarılı tahsilinden sonra vaat edilen mevkileri bırakıp Baf kasabasına dönerek kendisini halkına adamakla ve bu yolda unutulmaz eserler vermekle, her bakımdan büyük bir insan olduğunu kanıtlamış ender kişilerdendir” ( Ahmet An, Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler,(1782-1899), Ankara 2002,s: 45-47).

1885 yılında ölen Baflı Hoca Efendi anısına yazılan aşağıdaki şiir eski Türkçeyle yazılmıştır ve bilindiği kadarıyla Baf’ta yazılan ilk şiirlerdendir:

Baflı Hoca Efendi’ye Ağıt

1-Ağlıyalım gece gündüz sultanımız Sıdkı’ya

Akıdalım kanlı yaşı ta bulalım kurbetin.

                       

2-Aklımız oldu perişan rihlet ettiği zaman

Rahatımız gitti elden ağlıyalım fırkatin.

 

3-Ne şekil sabr edelim gitti elden Sıdkımız

Cümle ihvan ağlıyalım ta bulalım vuslatın.

4-Zail oldu devletimiz viran oldu beldemiz

Gitti elden sultanımız ağlıyalım hasretin.

 

5-Kalmadı bir ferd-i kamil beldemizde biliniz

Zira göçdü kutb-ı alem anlıyalım himmetin.

 

6-Cihanı devr eylesek biz bulamayız hiç mislini

Gitti elden mürşidimiz ağlayalım irşadın.

 

7-Kalbimizi kıldı mahzun hocamızın firkatin

Rahatımız gelmez asla bulmayınca ruyetin.

 

8-Ey İlahi kalbimizi kıl münevver her zaman

Ver bize hem vuslatını dahi Şeyhin Himmetin.

 

9-Yetim olduk Sevkiyasen gitti elden mürşidin

Gece gündüz kıl tefekkür ta bulasın nisbetin.

 

 

Tüm Baflılara Bir Not: Sayın Baflılar ve bilhassa Dip Baflılar; Hacı Mehmet Efendi hakkında bilgi sahibiyseniz bu yazıdan sonra bana yazmanızı rica ediyorum. O da en az Hoca Efendi gibi saygın bir insandı. Ben küçükken Ali Atakan’ın annesi Mücevher Teyzem tarafından Atakan’ın okulda başarı göstermesi için önce Hoca Efendi Türbesi’ne, daha sonra da Mehmet Efendi Türbesi’ne gittiğimi hatırlıyorum. Bu arada, Atakan da 1963 öncesinde okuldan (Gazi Eğitim Enstitüsü) Baf’a geldiği zaman teyzemle birlikte tüm aileyi toplar, kendisi de önce Hacı Mehmet Efendi Türbesi’ne gider, sonra da adet üzere tüm aileye, ninemlere, büyük teyzelere, dayımlara (Ahmet Hamdi, Zafer, İbrahim Cibo) ve diğer aile fertlerine yat veya gemi turu yaptırırdı. Baf kadınlarının 1964 öncesinde böyle adetleri vardı. Arif Albayrak’ın babası Ali Dayı da 1962 yılında Mekke’ye Hacı olmaya gittiğinde aynı ritüeller ve törenler yapılmış ve Albayrak’ın babasını bir otobüsle Mandirga dışında bir yerde daha fazla kadınların olduğu bir otobüs içerisinde beklemiş ve onu törenle karşılamıştık. Albayrak’a sorsanız o hatırlamayacak ama ben onun evinin kiracısı ve onun çocukluk arkadaşı olduğum için bu güzel anıyı da buraya naklettim…

                                                                                                   -Devam Edecek-

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 3134 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler