1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Eleştirinin Eleştirisini Yazamamanın Eleştirisi...
Eleştirinin Eleştirisini Yazamamanın Eleştirisi...

Eleştirinin Eleştirisini Yazamamanın Eleştirisi...

Her şeyin aslında rahatlıkla gerçekleşebileceği bu küçücük adada kültür, sanat, eğitim politikaları bunca yıldır neden değişmez?

A+A-

Güneş Kozal
guneskozal@gmail.com

Pandemi ile birlikte kapısına ilk kilit vurulan sektörler elbette etkinlik ve gösteri dünyası oldu; kapısı en son açılan da yine onlar. Gösteri dünyası, kendi içine kapanıp ‘peki bundan sonra ne yapacağız?’ diye düşünürken birçoğu kendini dijital dünyanın elverdiği ölçütleri değerlendirmeye çalışırken buldu. An’ı birlikte solumanın ne anlama geldiğini unuttuğumuz günlerden geçtik hep birlikte. Özellikle ilk dönemler, izleyenler olarak bizler de, dijital dünyanın sağladığı olanakları değerlendirip dünyadaki müzeler, tiyatrolar, konserler, operalar ve ilgi alanımıza göre daha birçokları evimizden içeri girdi diye mutlu bile olduk denebilir. Ani bir hızla gerçekleşen bu beklenmedik dijital ‘nimet’ de sıktı bir yerden sonra. Sıktı, çünkü deneyimin yerini tutamadı dijital mecra. Nihayet, 2021-2022 sezonu biraz üzerimizdeki örtüyü kaldırmakla, ağır geçen kışın ardından toprak ananın uyanışı gibi geçiyor. Çalmaya, söylemeye, oynamaya, buluşmaya başlıyoruz. Ada’nın kuzeyindeki Tiyatro üretimleri açısından, bu yılı hiç olmadığı kadar bereketli addedebiliriz. Çok uzun yıllardır hizmet veren kurumların yanı sıra, güneyle birlikte üretilen yapımlar, yeni kurulan ekipler, amatör grupların gösterileri, bol bol oyun izlememizi sağlarken çoraklığımızı da iyileştirdi aslını isterseniz.

Ama ‘siz’ olmadan olmaz!

Çünkü bir sanatçının bir yapıtı yalnızca üretmesi yetmez. Bir sanat yapıtı izleyeni, göreni, konuşanı özetle paylaşanı olsun ister. Mümkünse hem izleyeni hem eleştireni olsun ister; yoksa yalnız kalır!

Yaratıcısıyla birlikte yalnız!
Yalnızlığın içindeki derinlik değil, yokluk ve boşluk oluşturur.

Ve işte tam da bu sebeple, Edebiyatla, Şiirle, Görsel Sanatlarla, Plastik Sanatlarla, Performans Sanatlarıyla ilişkilenmiyorsak, bir konseri birlikte dinleyip eşlik edemiyorsak, bir sergiye birlikte gidip fısıldaşamıyorsak, bir tiyatroyu birlikte soluyamıyorsak, yaratıcı olan bizlerin altı boşalıyor; üretilen her sanat yapıtı kendi kısırlığında boğuluyor demektir.

Anlamımızı yitiriyoruz, gitmeyi düşünmekten başka bir yol kalmıyor; yine, yeniden, maalesef...
Göç yolları hep böyle düzülüyor bu memlekette!

Hayali kurulup da yapılamayanlar, niyet edilip de gerçekleşemeyenler, soru sorulunca cevabı bulunamayanlar, memur olmayı reddeden, mesleki heyecanı, arayışı, iştahı, yeteneği olan gençleri başka diyarlara sürüklüyor sonunda.

Ve sonra bir boşluk oluyor her birinin ardından...
Kalanlar için boşluk!
Giden için ise yenilenme, kendini bulma, kültürün, sanatın kapılarını aralama anlamına geliyor!
(Güzelleme yapmak istemiyorum bu kısma, acı bir gerçeği suratımıza çarpıyorum zira)

Ve inanın biz olmayı öğrenmeden de olmaz!

Bireysel anlaşmazlıklarımızı, birbirimizi beğenmemeyi bir kenara koymayı başaramadan, birbirimizi sahiplenmek yerine üzerimize yıpratıcı izler bırakarak, yüzüne gülüp arkadan konuşarak ve dahası mesleki araştırma ve gelişimin uçsuz bucaksızlığını görmeksizin ancak nasihatte kalan sözlerle, yalnızca kendi duruşumuzun doğruluğunu savunarak yürüdüğümüz yollarda, bu yorgun topraklara yalancı baharlar gelir ancak. Bu sözlerim, izleyiciden azade, üzerine alan herkese, hepimize gelsin!

Evet konum “Sanatın Gerekliliği”  (1)
Alan daraltmam gerekirse, ki gerekir  “Tiyatro’nun Gerekliliği”!
Evet en büyük karın ağrım bu!
Zaten hep karın ağrılarımı, yürek sızılarımı dökerim o beyaz ya da samani kağıtlara!

Aslına bakarsanız mesleğin içinden meseleler gailemdir genelde, hep öğrenmek bilmek isterim, mesele ederim kendime nasıl bir mesleğin içinde olduğumu. Felsefe, antropoloji, sosyoloji gibi başka disiplinlerle birlikte değerlendirmekten heyecan duyarım. Daha ne ihtimaller olduğunu merak ederim. Dünyada neler yapıldığını ve şu küçücük toplum içinde daha neler yapabileceğimizi... Başkalarına öykünmeden, kendi derdimizle hesaplaşarak, yüzleşerek üretmenin mümkünlüğünü. Mesleğimi minik bir iğne ucuyla kazımayı. Altından çıkacak olana heyecan duymayı. Bir oyunu izledikten sonra kafamda ve ruhumda uçuşan soruları; daha iyisinin olabilirliği için samimiyet ve açıklıkla kayırmadan ve zehirlemeden eleştirebilmeyi. Yeri geldiğinde çuvaldızı kendime batırmayı.

Uzun yılların ardından yine adadayım, yine mesleğim, yine dertlerim, yine cevapsız sorular, derken bir boşluk oluyor zamanla içimde. Girdap gibi beni içine alıp döndüren bir anlamsızlık hortumu! Sert çarpıyor inanın! Yapmaya heyecan duyduklarımla, heyecanıma ket vuran onlarca engel üzerindeki cambazlıklarım beni sıkıştırdıkça büyüyor hortum.  

Ah bu topraklar! Hep başa döndürüyor beni. Sanki hiç bitmeyen Tiyatroya giriş 101 dersi gibi...  

De-ja-vu

Hep bir olanaksızlıklar yumağı içinde “her şeye rağmen” sloganıyla yürüyen bir tiyatro dünyası bizimki. Kurumundan özeline, profesyonelinden gönüllüsüne herkes hep aynı dertten mustarip. Ama yine de umudun ve isteğin tükenmediği “her şeye rağmen” sloganıyla çıkan oyunların niceliğinden belli. Bu tiyatro sezonu içinde çıkan tüm oyunlara yalnızca prömiyer yapabildikleri için bile ayrı ayrı müteşekkirim; takdiri hak ediyorlar. Etik sebeplerden ötürü izlemeyi tercih etmediklerim ve gidemediklerim de dahil buna.

Tüm bu olanaksızlıklar, engeller veya yetersizlikler göz önüne alındığında, bizi asıl can alıcı soruya ulaştırıyor.

Tiyatro gerçekten bu topraklarda gerekli mi?

Toplasanız 100-150 sanatsever kişinin düzenli etkinlikleri takip ettiği, toplu bağlantılar ve neredeyse yalvarma derecesinde bir ısrarla kapıdan içeri giriverenlerle ancak 1500 - 2000 kişilik bir izleyici evreninden bahsedebiliyoruz.

(Evet biraz abartmış olabilirim.)

Peki neden?

Efendim neden izleyici gelmiyor diye sormuyorum.

Soramam; zira neredeyse her sokak başında sanatsal üretimle iç içe olabilen ülkelerin insanlarından olmadığımızın farkındayım.

Bu noktada, memleketimin değişen hükümetlerinin, kültür, sanat ve eğitim politikaları neden hiç değişim ve dönüşüm göstermiyor diye sorabilirim ancak.

Ne ekebildik ki bugüne değin, hangi meyveyi toplayalım sorusu içimi kurcalıyor.

Her şeyin aslında rahatlıkla gerçekleşebileceği bu küçücük adada kültür, sanat, eğitim politikaları bunca yıldır neden değişmez?

Fischer’e göre “sanatın hiç değişmeyen, bir gerçeği yansıtma niteliği vardır.” (1) Sanatçı bu gerçeği en olağanüstü haliyle belleğinde damıtır, ruhunda süzer, nesnelleştirir ve estetik biçime dönüştürür. Bu süreci hemen hemen hangi sanatçıya sorsanız ne denli sancılı olduğunu anlatacaktır. Öyledir de. Çünkü tutkuyla çıkılan bu yoldaki hiçbir engele boyun eğmez. Üretimini ortaya koyana kadar çatışır; araçları onu amaca kadar destekler. Sancı, yaratıcının işinin doğasında bir haz niteliğinde yer alır.

Yani sanatçı dediğin, her toplumda dik kafalının tekidir!
Çünkü hiç ihtimali olmasa da ‘avludaki nazlı güvercine’ (2) okur şiirlerini!

Diğer yandan spesifik olarak tiyatronun perde açıldığı an itibariyle politik olduğunu hatırlamak gerekir. Metnin politikliğine ihtiyaç duymaz politik olmak için. “Suya sabuna dokunmayan bir oyundu” “Çok güldük, çok eğlendik” cümleleriyle bile tasvir edilse, en azından insan ilişkilerine dair politik bir söylem içeriyordur. Yüksek ihtimalle egemen sınıfın tarafını üreten bir söylemdir bu; dolaysıyla toplumun genelini rahatsız etmek şöyle dursun, bildiklerini pekiştirir, eğlendirir ve hızla tüketilir. Bu kadarı hükümetlerin de işine gelir elbet. İşine gelse de bunun için bütçe ayırmak istemez. Boşa saçılmış bir paradır sanata yapılan yatırım ve hatta ‘feasible’ da değildir. (Siz münasip bir dille çevirirsiniz.) Yıllardır öyle söylenir buralarda.

Tiyatronun kendiliğinden politik olduğunun farkında olan birçok ülke, tam da bu sebeplerle tiyatroyu yüzyıllardır kendi ahlak anlayışını dayatmak üzere kurguluyor ve “Devletin İdeolojik Aygıtı” (3) olarak kullanıyor.

Bizde o bile yok.  (Belki de bu iyi bir şeydir J)
Ortada bir yapı olmadıkça onu değiştirmek isteyen, parçalayıp yeni bir üretim içine girmek isteyen de olmayacaktır. (O halde belki de bu kötü bir şeydir.L)

Siz karar verin...

İşte bu yüzden yalnız midenin açlığı işitilir bu topraklarda; ruhun açlığı fark edilmez, ya da pek konuşulmaz üzerine.

Takiptekiler ve meraklıları için...
Peki ya tüm bu gerçeklik içinde giyinip kuşanıp, hazırlanıp gelen tiyatro izleyicisine gerçekten ulaşabiliyor muyuz?

-Onlarla sohbet edebiliyor muyuz?
-İzleyici yorumları için bir eleştiri alanı açabiliyor muyuz?-Eleştirilere kulak veriyor muyuz ya da eleştirilmek istiyor muyuz?
-Peki ya nasıl bir eleştiriye maruz kalıyoruz? (Özellikle kendi aramızda)

Örneğin, -Kayırılıyor muyuz?

-Çok beğendim
-Bayıldım
-Harika bir iş olmuş

Yoksa –Geçiştiriliyor muyuz?

-Elinize sağlık (“Aslında söylemek istediklerim var ama şimdi nefesimi tüketemeyeceğim.” manasına gelen) (Şöylesi de olur; “şimdi söyleyeceklerimi duymak istemiyorsunuz o halde emeğinize sağlık demek görevimdir.” manasına gelen.)

Sizden bir ricam var.

Sanatçının ne düşüneceğine takılmadan, aklınıza gelen, yüreğinizden geçen her şeyi samimiyetle söyleyin lütfen. Kırmak ve yıpratmak değilse niyet, en ağır eleştiriler eğitim görevi görür bizim için; görmelidir de.

Nasıl eleştireceğim diye tedirgin oluyorsanız birkaç sözüm var size!

Tiyatro kendi içinde çoklu yapıların bir ürünü olarak ortaya çıkar. Konu tiyatro eleştirisi olunca, -diğer sanat dallarına göre değerlendirilmesi gereken çok fazla kritere sahip olduğundan- eleştiri yapmanın ne denli karmaşık olduğunun elbette farkındayım.

Yine de size bir sır vereyim.

Aslına bakarsak bir oyunun izlenme sürecinde eğitimli bir eleştirmen veya bir izleyici arasında çıkış noktasında hiçbir farklılık yoktur. İkisi de izledikleri oyun üzerine aynı derecede duyusal ve/veya düşünsel bir etkileşim yaşarken, onlara sunulan dünyayı kendi bakış açılarıyla ve yaşamsal donanımlarıyla yorumlarlar. Yaşadıkları etkileşim, kişi kim olursa olsun onun yaşanmışlığıyla, eğitim seviyesiyle, öznel fikirleriyle, hayata bakışıyla birebir etkileşim içine girer. Eleştirmenin izleyiciden ayrıldığı nokta ise oyunun bitiş anından itibaren başlar.  Aslında öncelikle hem iyi bir tiyatro izleyicisi hem de eleştirmen, oyunun sunduğu iletiyi, yapıtın tüm biçimsel ve/veya sözel özelliklerine dayanarak kendine ne kadar ulaştığına bakar. Eleştirmenin izlediği yapıt üzerinde bütünün iletisinin başarısını tartışmaya başladığı noktada artık izleyiciden ayrılır. Bu süreçte oyundaki sözel veya görsel göstergeleri, simgeleri bir bütünlük içerisinde okumaya, dolayısıyla oyun içindeki sürecin izleyiciye doğru aktarılıp aktarılmadığını değerlendirmeye başlar.

 Yapılan eleştiri ister yazar, ister yönetmen, ister oyuncu, ya da oyunu oluşturan diğer etmenler için yapılmış olsun (dekor, ışık, ses, müzik, kostüm vs.) bir bütün göz önüne alınarak değerlendirilir ve sonuçlandırılır.  Zaten bir tiyatro oyununda saydığımız bu etmenler, tek başlarına bir şey ifade etmedikleri/edemedikleri için, her birinin diğeriyle olan ilişkisi bağlamında yorumlanmak durumunda kalınır. Farklı disiplinlerden oluşan her bir tiyatro yapıtı, ortaya çıkış süreci içinde doğal olarak farklı yorumların birlikteliğinden doğar. Bu noktada eleştirmen bu çoklu yapıya kendi vizyonu ve donanımı doğrultusunda farklı bir bakış açısıyla yeni bir yorum getirebilir. Ama eleştirmenin kişisel görüşü ne olursa olsun, oyuna objektif bir açıdan bakar.

Çünkü her oyun bir arayıştır ve kendine özgü anlatım biçimiyle ortaya koyduğu fikri sergilerken, belirli göstergelerden yararlanır. Bir tiyatro yapıtı -çok istisnai durumlar dışında- mutlak iyi ya da mutlak kötü olamaz. Arayışın doğası gereği siyahlar ve beyazların arasındaki onlarca tonu deneyerek bir yapıt oluşturulur. Eleştiriden de beklenen, siyah ve beyazları değerlendirirken, arada duran renk yelpazesini göz ardı etmeden yorumunu artı ve eksileriyle bir arada aktarmasıdır. Eleştirilen tiyatro yapıtına yapıcı bir eleştirel bakışla yaklaşılarak, oyunun iletisinde oluşan aksaklıların deşifre edilmesi, hem eleştirilen yapıt için hem de ileride yeni oluşacak yapıtların geliştirilmesi için bir katkı niteliği taşır. Çünkü eleştirinin ne olduğundan çok nasıl olduğu daha büyük bir önem taşımaktadır.

Oyunun izleyiciyle buluşma anı nedense hep bitiş noktası gibi düşünülür. Oysa yapıtı oluşturan her birey gibi, eleştirenin de izlediği ve eleştirdiği her oyun üzerinde ciddi bir sorumluluğu vardır. Bu durumda yapıtlar yalnızca oynandıkları süreç içinde yalıtılamazlar. Çünkü eleştiri de bu sürece dâhil, oyun zamanından farklı, kendine özgü bir zaman diliminde oyunu yeniden üretmeye devam eder.

Tam da bu nedenle eğitimli bir eleştirmen olmasanız da, ister sosyal medyayı kullanarak, ister bizi kenara çekerek, ister arkadaşlarınız arasında sohbet açarak, tüm duyularınızla alımladığınız, izleyeni olduğunuz yapımların yayılmasına ve çoğalmasına destek olun.

Tüketici tabiri kötü duyulabilir; ama, yine de gerçek şu ki, sanatın üretilebilir olması için tüketicisiyle buluşması bir gerekliliktir. Toplum olarak ne kadar talep edersek, o kadarına sahip olacağız hep birlikte. Hepimizin en büyük sorumluluğu, sanatı takip ederek ona alan açmak, sahiplenmek, çoğaltmak ve dahasını talep etmektir.

Yazıda özellikle herhangi bir isim vermeye niyet etmediğim halde, iki kişiye özellikle teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Adanın kuzeyinde ve hatta mümkün olduğunca güneyinde de gerçekleşen tüm oyunları ve etkinlikleri heyecanla takip eden ve köşesinde mutlaka çoğaltımın bir parçası olan sevgili Cenk Mutluyakalı ve Murat Obenler. Bugüne değin eleştirileriniz, tanıtımlarınız, yardımlarınız, destekleriniz için tüm tiyatro camiası olarak size teşekkür etmemek olmaz. Herhangi birimizden haber alamazsanız onlara sorun, kesin bilirler. :)

Son bir not...

Gerçeği söylemem gerekirse, böyle bir yazı yazmayı hiç planlamamıştım. Oldukça akademik bir seçim yapmış, konu başlığımı da eleştirinin eleştirisi üzerine kurgulamıştım. Fakat cümleler beni buraya taşıdı. Bir yanıyla çok doğal yolun buraya çıkması. Kaç tane eğitimli eleştirmenimiz var ki eleştirinin eleştirisi yapılsın. Besbelli havada yüzen bir yazı olurdu bu. Yine de belki heyecan duyan bir genç çıkıverir tiyatro eleştirmenliği okumaya bir gün. Kimbilir...

Ben yine de söz vereyim, bir sonraki yazım mesleki bir heyecan, bir araştırma üzerine olsun. (Bu herkesten önce Ahmet’e sözüm) Merak ettiklerimizi, heyecan duyduklarımızı üretip çoğaltalım hep birlikte.

 


 

Kaynakça

1. Fischer, E. (2021). Sanatın Gerekliliği. (C. Çapan, Çev.) İstanbul: Sözcükler Yayınları.

2. Brecht, B. (1997). Bertolt Brecht Bütün Oyunları Cilt 11. (Y. Onay, Çev.) İstanbul: Mitos Boyut Yayınları.

3. Althusser, L. (2000). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. (Y. A.-M. Özışık, Çev.) İstanbul: Birikim Yayınları.

 

Bu haber toplam 658 defa okunmuştur
Gaile 492. Sayısı

Gaile 492. Sayısı