
Biraz sıkılmak iyidir
Tuğba Özer yazdı: Biraz sıkılmak iyidir
Çocukların “çok sıkıldım”, “çok bunaldım”, “off”larını artık gün içinde defalarca duyuyoruz. Ve çoğu zaman hemen birileri yetişiyor imdada…
Anne, baba, dede, nene…
Tanıdık geldi öyle değil mi?
Çocuğun canı sıkılmasın diye yeni bir uğraş, yeni bir ekran, yeni bir oyalanma telaşı başlıyor. Çoğu zaman da istenilen hemen yapılıyor, hemen veriliyor.
Peki biz çocukken her şeye bu kadar kolay ulaşabiliyor muyduk?
Ben 90’lar çocuğuyum.
Cevabım kendi adıma net: Hayır.
Hele ki tek çocuk olup kalabalık bir ailede, çalışan bir annenin çocuğu olarak nenede büyüyorsanız…
Çocukluk biraz yoktan var etmeyi öğrenmekti.
Bizim çocukluğumuzda evcilik oynama vardı. Mahalle çocuklarıyla bazen, çoğu zaman da nenenin avlusunda kendi kendine kurduğun küçücük bir dünyada…
Şimdiki gibi envai çeşit oyuncaklar yoktu. Örneğin; dut yaprağı tabağımıza koyduğumuz temsili yemeğimizdi. Nar yaprakları soframızın süsü olurdu. Çamurdan yapıp kuruttuğumuz bardaklar, tabaklar oyuncaklarımızdı.
Bulunduğumuz alanı her gün süpürürdük. Nenemden aldığım eski kap kacaklar, küçük bir tabure, ufacık bir masa…
İşte benim evim oydu. Kendi kurduğum küçücük bir hayat.
Ve biz o küçücük hayatların içinde kocaman hayaller kurardık.
Sıkılmak kötü bir şey değildi bizim çocukluğumuzda.
Hatta bazen insanın içine açılan en uzun yoldu.
“İnsan ancak oynadığı zaman tam anlamıyla insandır.” Friedrich Schiller
Şimdi burada durup şunu söylemem gerekiyor: Ben bir anne değilim. Bu işin uzmanı da değilim. Kimseye nasıl çocuk yetiştirilir anlatmak gibi bir iddiam yok. Sadece kendi çocukluğumdan bir parça alıp, dünden bugüne uzanan bir köprü kuruyorum. Belki de sadece hatırlıyorum.
Hepsi bu…
Ayşegül serisi kitaplarının yeni sayısını beklemek mesela…
O renkli sayfaların içine girip saatlerce başka bir dünyada yaşamak…
Bugünün hızlı tüketilen görüntülerinden çok daha uzun süre kalıyordu insanın içinde.
Okumayı bile biraz yalnızlıktan öğrendim sanırım.
Yaşları yakın olmanın avantajı ile; teyzelerimin, dayılarımın yanında kimisinin harfleri birleştirişine, kimisinin de okumasına baka baka…
Onlar ödev yaparken ve ders çalışırken ben de dahil olmak istiyordum hep.
Köy kahvehanesini işleten dedemin masalarında duran gazetelerin iri puntolu başlıklarını çözmeye çalışa çalışa…
Dayımların Red Kit dergilerinin sayfalarında kelimeleri takip ede ede…
Birileri sürekli önümde “eğitici etkinlikler” planlamıyordu.
Can sıkıntısı insanı gözlem yapmaya zorluyordu.
Gözlem ise, insanın ilk öğretmeniydi belki de.
“İnsan, ancak kendini aşmayı denerse gerçekten insan olur.” Friedrich Nietzsche
Bitmeyen uzun yaz tatillerinde boyamalar yapardım. Çoğu zaman kâğıda değil, ağaçların kuruyan yapraklarına…
Günlüğüm vardı benim. Her gün gördüğüm kuşları, hayalimde büyüttüğüm dünyaları, çocuk aklımla içime dert olan şeyleri yazardım. Kara böcük yazılarımla…
Hoş hala iyi değildir el yazım…
Nenem koyuna giderdi, ben de giderdim. Koçun beni tepmişliği, korkudan uzun süre mandıraya gidememişliğim bile vardır. Ama hayat dediğin biraz da buydu; korkmayı, düşmeyi, yeniden gitmeyi öğrenmek…
Evimizde, dut ağacının altında, çeşmenin hemen yanında sürekli duran kocaman bir kaplumbağa vardı. Benim hızıma inat, onun yavaşlığı hep beni düşündürürdü.
Öte yandan, bir olay karşısında kendini kabuğunun içine çekip korumaya almasını ve saklanmasını da kendime o kadar çok benzetirdim ki…
Yine düşünürdüm; gökyüzü neden bu kadar uzaktı diye…
Biz o zamanlar doğayı sadece görmüyorduk; sanki onunla konuşuyorduk.
Eski hikâyeleri, efsaneleri çok severdim. Kendi yaşıtlarımdansa daha çok büyüklerle otururdum.
Özellikle Şifa nenem ile…
Saatlerce savaş dönemlerini dinlerdim ondan. Goncoloz hikâyelerini, hayalleri, Serdarlı’nın kurtuluşunu anlatırdı bana.
Şarkı söylemeyi çok severdim. Nenem hayvanları ovaya götürürken peşine takılır giderdim. Bazen de Şifa nenem ile…
İkisi de bir sene arayla vefat etti…
Çocukluğumun en güzel anıları ikisiyle saklıdır.
Çocuk boyuma bakmadan saatlerce ovada kalırdım onlarla. Fadiş nenem bana Türkiye’deki hayatını anlatırdı; kiraz ağaçlarını, ata binişlerini, sonra Kuzey Kıbrıs’a gelişlerini…
Şifa nenem ise savaş dönemlerini, Londra’daki kardeşlerini anlatırdı.
İki farklı hayat, iki farklı dünya…
Ama aynı çocukluğun içinde yan yana yürürdü.
Ben geldiğim zaman Şifa nenem mutlaka sevdiğim ekmeğiyle köy hellimini koyardı çantasına. Ovaya gider, beraber yerdik. O ekmeğin, zeytinin, domatesin ve hellimin tadı hâlâ hiçbir yerde yok.
Şarkı söylememi çok severlerdi. Ben de çocuk cesaretiyle çıkardım su bendinin üstüne, bağıra bağıra söylerdim: “Şu dağlarda kar olsaydım olsaydım, ara bulur muydun beni…”
Çocuk aklı dedim ya, şimdi söyle deseniz söylemem…
“Çocukluk, insanın içindeki en sessiz felsefedir.” Gaston Bachelard
Dönem sonlarında artan kâğıtlardan süsler yapar, odama asardım. Tavşanlarımızı, kaplumbağamızı, tavuklarımızı beslerdik. Avluyu süpürür, bahçedeki çiçekleri ve sebzeleri sulardık.
Bir de dut ağacına asılı salıncağımız vardı…
O koca dut yapraklarının arasından süzülen masmavi gökyüzünü izlerdim. Bulutların şekillerini bir şeylere benzetirdim sürekli. Sanki gökyüzü bana özel sessiz bir resital verirdi.
Ve her sallandığımda göğe biraz daha yaklaşabileceğime inanırdım.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum…
Belki de çocuk bazen sıkılmalı.
Bazen kendi kendine kalmalı. Düşünmeyi öğrenmeli. Yazmayı, şarkı söylemeyi, çevreyi keşfetmeyi…
Büyükleriyle sohbet etmeyi, hayatın içinde olmayı…
Düşmeyi, kalkmayı, gerekirse yara almayı…
Çünkü sıkılmak kötü bir şey değildir her zaman.
Bazen insanın iç dünyasının kapısını açan ilk şeydir.
Bugün telefon ekranlarına hapsolmuş bir çocukluk yerine; toprağa değen, hayal kuran, üreten, sorgulayan bir çocukluk daha kıymetli geliyor bana.
Çünkü insan biraz kendi kendine kaldığında büyür.
Üretmek güzeldir.
Kendi varlığını sorgulamak güzeldir.
Hayatı gerçekten yaşayabilmek güzeldir.
Tabii ki çocukluğumun o oyuncaktan tabakları, takıları da vardı…
Her küçük kızın dünyasında olduğu gibi. Toplar, bisikletler, bebekler…
Hepsi vardı.
Ama dönüp bugün baktığımda zihnimde en çok kalan şey, onların parlaklığı değil; benim kendi elimle kurduğum o dokunsal dünyaydı.
Annemin aldığı hazır evcilik setlerini çoğu zaman bir kenara koyar, yapraklardan kendi tabaklarımı yapardım. Yapbozların yerine dergilerden kestiğim parçalarla yeni dünyalar kurardım. Sanki hazır olan değil, benim kurduğum daha gerçekti.
Belki de bu, çocuğun doğasıyla yetişme biçiminin gizli bir kavşağıydı.
Bugün geriye dönüp baktığımda, kendi çocukluğumu biraz özlüyorum. Çünkü orada kendime ait bir alan vardı. Uçsuz bucaksız, özgür, sessiz ama aynı zamanda çok sesli bir alan… İnsanlarla, mahalleyle, doğayla sürekli temas halinde.
Sıkılmak o zamanlar boşluk değil, bir başlangıçtı. Bir şey bitince diğerinin doğduğu görünmez bir eşikti.
Anneannemin elime verdiği yemekleri kapı kapı ulaştırmak vardı mesela…
“Suna teyze iyi mi, bir bak gel” denirdi. “Şifa nene bir şey ister mi, sor gel” denirdi.
Bu sadece bir görev değil, bir dünyaya dokunma biçimiydi. Merhameti, sorumluluğu, insan olmayı öğreten küçük yollar…
Ve bisiklet…
Boyundan büyük, düşerek öğrenilen. Ama her düşüşte yeniden kalkmayı öğreten bir hayat metaforu gibi.
Belki de bugün hâlâ ayakta kalabiliyorsam, o günlerin dizlerimdeki küçük yaralar sayesindedir.
Çünkü insan bazen düşerek büyür.
Ve bazen sıkılarak, gerçekten yaşamaya başlar….
Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın.























