
Vitrinin Arkasından Bakmak
Tuğba Özer yazdı: Vitrinin Arkasından Bakmak
“Yaprak rüzgârla, insan sabırla sınanır.
Velhasıl bazıları yaşıyla büyür, bazıları yaşadıklarıyla.”
Bazen bir cümle çıkar karşınıza…
Ne uzun bir kitap gibidir, ne de büyük bir nutuk. İki mısra kadardır belki ama bir ömrün muhasebesini yaptıracak kadar derindir. Geçtiğimiz gün karşılaştığım bu mısralarla. Durdum, düşündüm. Çünkü bazı sözler yalnız okunmaz; insanın içine yerleşir, orada sessizce büyür.
Gerçekten de hayatın terazisinde yaprak rüzgârla savrulur, insan ise, sabrıyla sınanır.
Mesele yalnızca sınanmak değildir. Asıl mesele, sınandığımız yerde nasıl durduğumuzdur.
Suskunlukla mı?
İnatla mı? Yoksa içimize dönüp kendimizi tartarak mı?
Ömür dediğimiz şey yalnızca takvim yapraklarının düşmesinden ibaret değildir…
Hayat ve ömür arası o perde arkası sakladığımız öyküler ve o öykülerden süre gelen yaşanmışlıklarda insanın içinden düşen yapraklarla ölçülmez mi mesela?
Örneğin bana göre, her geçen yıl büyütmez insanı.
Sizce?
Çünkü; bazen tek bir yıl, on yıl kadar öğretir öyle değil mi? Bu yüzden bazı insanlar yalnızca yaş alır; bazıları ise, yaşadıklarıyla büyür.
Yaşamda terazi ne yöne daha ağır basar bilinmiyor zaman döngüsünde…
Yaşanma arzusunda olupta yaşadığımız ya da yaşayamadığımız veyahutta pişmanlıklarla örülü onca yara alışımız terazinin ibresini yansıtıyor bizlere.
Örneğin; hayatın bir yerinde hepimiz bir çıkmaz sokağa gireriz. İşte o anda asıl sınav başlar.
Bu yol çıkmadı diyerek başka bir yola dönebilecek miyiz?
Yoksa inadımızı sırtımıza alıp aynı kapının önünde beklemeye devam mı edeceğiz?
Çoğu zaman insan hatanın kapısında nöbet tutar. Oysa hayat yürüyenleri sever. Duranları değil!
Bir kez daha denemek…
Bir kez daha ayağa kalkmak…
Ama bu kez eski yaraları inkâr etmeden, tecrübeleri heybemize koyarak.
Çünkü tecrübe dediğimiz şey sırtımızdaki görünmez heybedir. İçinde kırık hayaller de vardır, acılar da, çoğu zaman keşkelerde…
Ama aynı zamanda pusula da oradadır.
Toplumun en eski yanılgılarından biri şudur:
“Sen küçüksün, ne anlarsın?”
Oysa yaş, çoğu zaman yalnızca yıllarla ölçülen bir şey değildir, öyle değil mi?
Bazen bir çocuk, daha küçücük yaşta annesini ya da babasını kaybederek büyür.
Bazen bir genç, evin geçimini omuzladığında çocukluğunu bir kenara bırakır.
Bazen bir hastalık, bazen bir yokluk sınar insanı ve savurur yaşamın içinde; onlu yaşlarda, yirmili, hatta otuzlu yaşların ağırlığını omuzlarına yükler.
Ve bir bakarsın ki, hayat bir sabah ansızın, omuzlarına ağır bir hırka gibi iner…
Bir gün fark edersiniz: Artık çocukluk hırkası üzerinizde değildir.
Yerine ayazı kesen, ağır bir hayat hırkası giydirilmiştir.
İşte insanın yaşı çoğu zaman o gün değişir.
Modern çağın hızlı dünyasında bireycilik akımı, rekabet kültürü ve sürekli başarı söylemi insanları birbirinden uzaklaştırdı.
Bugün sosyal medyanın parlak vitrinlerinde herkes mutlu, herkes güçlü, herkes kusursuz görünmek zorunda. Oysa bu çağın en büyük paradoksu da tam burada yatıyor.
Dışarıdan bakıldığında kahkaha gibi görünen şey, içeride sessiz bir çığlık olabilir.
Romantizm akımı bir zamanlar insanın duygularını yüceltmişti. Hümanizm ise; insana insan olduğu için değer vermeyi öğretmişti. Bugünün dünyası ise; yeniden bu iki damarın eşiğinde duruyor öyle değil mi?
Daha fazla hız değil, daha fazla anlam arıyoruz yaşamda ve insanda…
Çünkü insanı anlamanın yolu vitrinden değil, vitrinin arkasından bakmaktan geçer.
Örneğin halk arasında boşuna denmez: “Çok gülen insanlar aslında en çok ağlayanlardır.”
Bir kahkahanın ardında bazen bir fırtına vardır, bir öfkenin arkasında görülmemiş bir kırgınlık.
Bir sessizliğin içinde duyulmayan bir çığlık.
Belki de asıl maharet tam burada başlar.
Mesele aslında; insanların söylediklerini değil, söyleyemediklerini duyabilmekte.
Sabırla sınanırken öfkeye teslim olmamak…
Şöyle bir düşündüğümüzde ne kadar zordur değil mi başarabilmek?
Yaralarımızı inkâr etmeden ama onların esiri de olmadan yürümek…
Her düşüşten sonra bir kez daha ayağa kalkabilmek…
Ve belki de hepsinden önemlisi;
Karşımızdaki insanın görünmeyen hikâyesine saygı duyabilmek!
Her hayat aynı değil; vitrin başka, görünen başka.
Ve herkesin yükü de farklıdır.
O insanı anlamak için belki de onun yükünü taşımak,
Belki de onun penceresinden bakıp, yürüdüğü yollarda yürümek gerekir.
Bunlar, hayatın gerçeğidir.
Zordur görmek, ama kolaydır dışlayıp demek:
“Bu sorunludur, psikolojik sıkıntısı var” ya da
“Boşver, uğraşılmaz” demek.
Önemli olan, insan kazanabilmek ve insanları oldukları gibi kucaklayabilmektir.
Zor olan yaşamı bir de bizim zorlaştırmamamızdır!
Ve belki de hepsinden önemlisi; karşımızdaki insanın görünmeyen hikâyesine saygı duyabilmek…
“Yaprak rüzgârla, insan sabırla sınanır” derler ya.
Velhasıl, bazıları yaşıyla büyür, bazıları ise yaşadıklarıyla.
Hayat çoğu zaman en büyük derslerini fısıldayarak verir.
Her düşen yaprak bir geçmişin yankısıdır,
Her savrulan rüzgâr bir sınav ve her ağır gelen sabır görünmez bir köprüdür.
İçimizdeki sessiz şehirlerde, büyümek fark edilmez adımlarla yürünür.
Ama sonunda, insan olmanın özü görünür hâle gelir.
Ve işte o an, yorgun ellerimizde birikmiş sessiz yaşlar bile, gözlerimizin önünde bir yıldız gibi parlar.
Çünkü her sınav, her savruluş ve her sabır, bizi biz yapan görünmez bir ışıkla ödüllenir.
Ve o görünür hâl geldiğinde, biliriz ki her fırtına, her yaprak, her sabır…
Bizim içimizde bir yıldız yakmıştır…
Yazımı burada bitirirken, günün anlam ve önemini hatırlamakta fayda görüyorum. Hayatımızın olmazsa olmazları olan, canla başla emek veren tüm sağlık çalışanlarımızın 14 Mart Tıp Bayramı’nı içtenlikle kutlarım. İyi ki varsınız!
Sağlık çalışanlarımızın haklarının gözetileceği, daha adil ve eşit yarınlar diliyorum.
Satırların yarenlğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…



















