
“Sanat hayatın yansımasıdır”
Genç oyuncu Selsu Solman’a göre tiyatro sahne deneyiminden ibaret değil. Dansla, bedenle, felsefeyle ve insan hikâyeleriyle kurduğu yaratıcı bir ifade biçimi.
Simge ÇERKEZOĞLU
Genç oyuncu Selsu Solman’a göre tiyatro sahne deneyiminden ibaret değil. Dansla, bedenle, felsefeyle ve insan hikâyeleriyle kurduğu yaratıcı bir ifade biçimi. Sanata çocukluk yıllarında başlayan ilgisi, onu İngiltere’den İspanya’ya, Berlin’den Kıbrıs sahnelerine taşıyarak karşıma çıkardı. Şu anda her Cumartesi gecesi, So Collective’in projesi, Kıssa ile seyirci karşısına çıkıyor. İnsan–makine ilişkisini, geleceğin distopik dünyasını ve Kıbrıslı filozof Zenon’un düşüncelerini aynı sahnede buluşturuyor. Tiyatro ile dansı iç içe geçiren Selsu, sanatın neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu ise tek cümleyle özetliyor: “Sanat hayatın yansımasıdır.”
Genç tiyatroculardan Selsu’nun sanata olan ilgisi, pek çok sanatçıda olduğu gibi, çocukluk yıllarına uzanıyor. Küçük yaşlarda başlayan bu tutku, zamanla onu Avrupa’nın farklı kentlerinde disiplinler arası eğitimler almaya yönlendiriyor. Tiyatro, dans ve performans sanatını bir araya getiren genç sanatçı, bugün sahnede ve eğitim alanında kendini geliştirmeyi sürdürüyor.
“Sanata olan tutkum küçüklüğümden başladı. İki yaşımda folklor oynamaya başladım. İlkokulda tiyatro kulübüne girdim. Hikâyeleri sever, taklit yapardım. Ailem de beni çok destekledi. Sanki çocukluğumdan beri benim için belirlenmiş bir yol gibiydi. Üniversite eğitimimi İngiltere’de tiyatro üzerine tamamladım. Ancak bu yalnızca oyunculuk odaklı bir bölüm değildi; tiyatronun ses, ışık, sahne gibi tüm alanlarını kapsıyordu. Daha sonra bir yıl boyunca İspanya’da değişim programına katıldım. Orada sadece oyunculuk ve dans üzerine çalıştık. Böylece dans da hayatımın önemli bir parçası hâline geldi. Dans ve tiyatroyu birleştirmeye başladım. Mezuniyet projemi de dans tiyatrosu üzerine hazırladım. Aslında bunun yıllardır var olan bir alan olduğunu orada öğrendim. Araştırmayı çok seven bir karakterim var. Ardından Berlin’de dans üzerine farklı bir programa katıldım. Dokuz aylık bu eğitim daha çok atölye çalışmaları üzerinden ilerliyordu. Şimdi ise dansın teknik yönünü geliştirmek için Girne’de Pera Tiyatro’da bir yıllık kısa bir dans eğitimi programına devam ediyorum.”

“İlk profesyonel deneyimim Kıssa ile başladı”
So Collective’in bir projesi olan Kıssa, genç oyuncunun ilk profesyonel tiyatro deneyimi. Tutku Tuğyan’ın kaleme aldığı oyun, etkileyici metni kadar Selsu’nun sahnedeki güçlü performansıyla da dikkat çekiyor. Genç oyuncu, tiyatro ile dansı buluşturan yaklaşımını bu projede daha görünür hâle getirdiğini anlatıyor.
“Kıbrıs’ta düzenlenen Diversive Art Festival’e kendi yazdığım bir oyunla katıldım. Metin ve dansı birleştirdiğim bir performans sanatı çalışmasıyla sahneye çıktım. Bu, Kıbrıs’taki ilk sahne deneyimim oldu. Bağımsız bir tiyatrocu olarak çalışıyorum. İlk profesyonel deneyimim ise kısa süre önce Kıssa projesiyle başladı. So Collective’te süreç genellikle önce oyunların yazılması ve seçilmesiyle başlıyor, ardından oyuncu arayışına geçiliyor. Seçmeler yapılıyor. Daha önce dört dakikalık kısa bir performans sergilemiştim. Sanırım o performansım Orhan Eskiköy’ün dikkatini çekmiş. Böylece kendisinin yönettiği Zenon oyunu için seçildim. Oyun, Tutku Tuğyan tarafından kaleme alındı ve Kıbrıslı Zenon’a gönderme yapıyor.”
“Makinelerle olan iletişim ve onlarla olan bağımız sorguluyor”
Kıssa, bu yıl da oldukça çarpıcı bir içerikle seyirci karşısına çıkıyor. Günümüz dünyasının en tartışmalı ve gizemli başlıklarından biri olan insan–makine ilişkisini merkeze alan oyun, gelecek temasını dört farklı metin üzerinden sahneye taşıyor. Distopik ve ütopik ihtimaller arasında dolaşan yapım, teknolojinin insan ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü sorguluyor.
“Bu yıl Kıssa’nın teması gelecek. Gelecekte geçen distopik metinlerden oluşan oyunlar sahneleniyor. Dört farklı metin, ortak bir tema etrafında birleşerek gelecekte kendimizi ütopik ya da distopik biçimlerde nasıl şekillendireceğimizi tartışmaya açıyor. Makinelerle nasıl iletişim kurduğumuzu, gelecekte onlara nasıl bağlanacağımızı sorguluyor. Bunlar aslında yazarların da tahmin yürüttüğü alanlar. İnsanlığın duyguları içinde makinelerle nasıl bir bağ kurduğunu, onları nasıl anlamlandırdığını tartışmaya açıyor. Şu anda yapay zekâ ve makineler zaten hayatımızın içinde. Yapay zekâyı kimi zaman dertleşme aracı olarak bile kullanıyoruz. İnsanlara bir şekilde güven hissi veriyorlar. Bunu tiyatro aracılığıyla işlemek de çok yaratıcı oldu.”

“Zenon’a göre her şey bir kaynağa bağlıydı”
Selsu’nun canlandırdığı karakter ise Zenon. MÖ 4. yüzyılda Kıbrıs’ta yaşadığı kabul edilen ve Stoacılık felsefesinin kurucusu olarak bilinen Zenon’a gönderme yapan oyun, felsefi derinliğiyle de dikkat çekiyor. Gençliğinde tüccar olduğu söylenen Zenon’un, geçirdiği bir gemi kazasının ardından Atina’ya giderek felsefeyle tanıştığı ve özellikle Sokrates’in düşüncelerinden etkilenerek Stoacılığı geliştirdiği anlatılır. Kıssa da bu tarihsel ve düşünsel mirası sahneye taşıyan katmanlı bir metin kuruyor.
“Oyunda, Kıbrıslı çok eski bir filozof olan Zenon’a gönderme yapılıyor. Hikâyede onun öğütleri üzerinden ilerliyoruz. Karakterler zaman yolculuğuyla 1793 Fransız Devrimi’ne gitmeyi planlarken kendilerini başka Kıbrıslılarla birlikte bir cezaevinde buluyorlar. Zamanlar arasında geçişler yaşanıyor. ‘Sebepleri görüp sonuçları anlayamamak ne kadar mantık dışıysa, sonuçları görüp sebepleri anlayamamak da o kadar mantık dışıdır’ sözü aslında Zenon’a ait. Felsefeye de çok ilgim var; oyun bize onun düşüncelerini yeniden hatırlatıyor. Zenon özünde her şeyin bir kaynağa bağlı olduğunu savunuyordu. Bir anlamda bunu Tanrı’ya bağlıyordu. Oyunda sözü edilen ‘yüce akıl’ da aslında bu düşünce. İnsanların eşit olması, eşitlik içinde yaşaması ve sevginin bir parçası olması gerektiğini savunuyor. O sevginin kendisi de Tanrı. Hiçbirimizin birbirinden ayrı olmadığını söylüyor. Metni okuduktan sonra karakteri kendi yorumum ve yönetmenin direktifleri doğrultusunda şekillendirdim. Bazı bölümleri doğaçlama oynuyorum. Toplumsal ve bireysel unsurların iç içe geçtiği bir hikâye anlatıyoruz. Çünkü bireyin hisleri de sonuçta toplumu yaratıyor. Hikâye bir bireyin üzerinden ilerlese de aslında hepimize dayatılan şeyleri görünür kılıyor.”
“İyi ki sanat var”
Kıssa, yalnızca sahnede anlatılan hikâyelerle değil, seyirciyi düşünmeye çağıran yapısıyla da dikkat çekiyor. Gelecek, insan ilişkileri, teknoloji, yalnızlık ve eşitlik gibi pek çok temayı aynı gecede dört farklı oyun aracılığıyla tartışmaya açan proje, seyircisiyle anlam kazanan bir deneyim. Selsu, tiyatronun bugün hâlâ neden vazgeçilmez olduğunu ise şöyle anlatıyor.
“Ülkemizde bir tiyatro etkinliği gerçekleştirebilmek hiç kolay değil. Bir gecede dört farklı oyun izleyebilmek de büyük bir şans. İzleyicilerimizin de bu bilinçle bizi izlemeye gelmesini bekliyorum. Çünkü ben sahneye her çıktığımda ‘iyi ki sanat var’ diye düşünüyorum. İyi ki sanat yapabiliyorum, iyi ki kendimi sanatla besleyebiliyorum diyorum. Elbette kitap okuyabilir, film izleyebiliriz ama bir şekilde hepimizin sanata ihtiyacı var. Sanat, hayatın bir yansıması; hatta hayatın biraz romantize edilmiş hâli. Bu beni çok heyecanlandırıyor. Herkesi de heyecanlandırmasını umut ediyorum.”






















