1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Neoliberalizm, Gezi Olayları ve AKP’nin hegemonya krizi
Parçadan Bütüne Dünya

Parçadan Bütüne Dünya

Başta tüketim çılgınlığının bir parçası olarak, başkalarının acısına duyarsız kalarak, her şeyin suçunu başkalarına yıkarak, yanlış partilere oy vererek, yeterince dik durup başkaldırmayarak bizler de suçluyuz.

A+A-

 

Yılmaz Akgünlü
yakgunlu@yahoo.com

 

 

… Ve şimdiye kadar yapmış, düşünmüş, olmuş olduğum her şeyin bir tür aldatmaca ve çılgınlık olduğunu gördüm. Görmemeyi başardığım şeylerin karşısında dehşete kapıldım. Olmuş olduğum ve gayet açıkça görüyorum ki aslında olmadığım her şey beni yoldan çıkarmış.
 

Fernando Pessoa

 

Pandemi insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir felaket haline geldi. İkinci dünya savaşından beridir gitgide globalleşen dünya görece bir refah içinde yaşamaktaydı, dünya bu ölçekte büyük bir darbe almamıştı. Bir dünya savaşıyla kıyaslandığında pandemiyle gelen ölüm sayısı şu ana dek oldukça düşük görünebilir. Ancak her şeyi sadece ölü sayısıyla açıklamak yetersiz olsa gerek. Pandemi yaşamın her alanında aşılması imkansız görünen devasa sorunlar yarattı. Refah düzeyi yüksek toplumlar bile bundan aşırı ölçüde etkilendiler. Artan işsizlik, toplumsal çözülme, yalıtılmışlığın verdiği bulantı duygusu her yeri ve herkesi sarmış durumda.

Pandemi en çok yaşlıları ve hastaları etkiliyor görünse de, aslında kapitalist global dünyanın bütün zayıf yönleri bu salgınla birlikte bir bir açığa çıkmaya başladı. Sanki de bu felaket bize durun artık, düşünün, geriye çekilip bakın nasıl bir dünya yarattığınıza demektedir. Ancak medya hala daha sadece ekonomiye odaklanmış durumda, pandeminin yarattığı sosyal ve psikolojik tahribat belki de bilerek gözlerden uzak tutulmaya çalışılıyor. Elbette ki aç yaşanmaz ve ekonominin önemi de inkar edilemez. Ancak sorun doğru teşhis edilmedikçe de ve ekonomiyi kurtarmak için alınan önlemlerle yetinildiğinde dünya gene aynı dünya olmaya, hatta eskisinden de yaşanmaz bir dünya olmaya devam edecektir.

Salgın ilk çıktığı dönemlerde dünyanın bazı ülkelerinde yöneticiler şöyle düşünmüş gibi görünüyordu. Bırakalım hastalık yayılsın, zaten bu salgın çoğunlukla yaşlıları ve hastaları vuruyor ve böylece kendiliğinden yaşlı ve hasta olanlar elenecek, bu da zaten doğanın kanunu değil mi? Ancak sonradan bu fikirlerden vazgeçildi, sürü bağışıklığı anlayışının çözüm olmadığı anlaşıldı. Oysa bu anlayışın varlığı bile bize yaşlılara ve ölüme nasıl baktığımız konusunda bir gösterge oldu.

Bu yazıdaki amacım pandeminin yaşamımızda yol açtığı etkileri irdelemek değil aslında, amaç bu şiddetli salgının sorduğu sorulara bakabilmek, bundan ne ölçüde sorumlu olduğumuzu, kültürümüzün bizi nasıl etkilediğini düşünmek. Farkında olsak da olmasak da bu felaket uzun aylar boyunca bize bu soruları sordurdu. Yani neden bunları yaşadığımızı, neden bir ülkede çıkan bir hastalığın her şeyi bu kadar felç ettiğini ve buna karşı neler yapabileceğimizi. Dışsal anlamda yapabileceğimiz çok fazla şey olmasa da içsel olarak nasıl bir tutum takınacağımız, pandemiyi nasıl yorumlayacağımız bizim elimizde.

Bu sorulara bakarken içinde bulunduğumuz ve algımızı şekillendiren düşünsel ortamın temel koşullarını göz önüne almak durumundayız. Bu yüzden konudan biraz uzaklaşıp sorunun arka planını irdelemek gerek. Çağımızın en önemli özelliklerinden biri yerel kültür ve değerlerin yok olması ve onların yerini tek bir global kültürün alması. Yerel kültürler ya yok oluyor ya da sembolik ve yüzeysel birkaç unsura indirgeniyor. Örneğin Kıbrıs kültürü dediğimiz şey hellim ve şeftali kebaptan oluşurmuş, Alman olmak bira içmek, Amerikalı olmak hamburger yiyip büyük arabalara binmekmiş gibi. Elbette bu örnekler durumun çok kaba bir ifadesi. Demek istediğim aslında dünyadaki insanlar ve yaşam biçimleri büyük bir hızla birbirine benzerken, kocaman bir kültür ve yaşam biçiminden geriye sadece sembolik birkaç unsurun kalmış olduğu gerçeği. Geçmiş yıllarda Kuzey Kıbrıs’ta yapılan küçük bir araştırmada ülkemizdeki en önemli değer denince aklınıza gelen ilk şey nedir sorusuna büyük bir çoğunluk şeftali kebabı demiş. Bunda bir sakınca yok, ama neden neredeyse bütün katılımcıların şeftali kebabını birinci değer olarak görmesi üzerinde de düşünmek gerek. Ya da değer denilince kimsenin aklına başka bir şeyin gelmemesinin nedeni nedir?

Global bir kültürün her yeri kaplaması ve gitgide tektipleşmemiz neden kötü olsun ki diye düşünebiliriz. Belki de bu kapitalist batı kültürü çok üstün bir kültürdür ve herkesin bu kültürü benimsemesi de harika bir şeydir. Ancak buradaki sorun kültür dediğimiz kavramın doğasında gizli zaten. Kültür denilince akla gelen şey uyum ve çeşitlilik anlamındaki zenginliktir. Terimin etimolojisinde yetiştirme, büyütme kavramı vardır. Farklılıklar yok edildiğinde, herkes aynı şekilde giyinip, yiyip içip düşündüğünde ise orada ne çeşitlilik ne de zenginlik değil, tam aksine kültürsüzlük olur. Bir bitkinin kendi çevre koşulları içinde yetişmesi ve farklı çevre koşullarının farklı bitki türlerine neden olup doğayı zengin ve güçlü kılması gibi, farklı nitelikleri olan farklı insanların kendi çevre koşullarında yetişmesi ve farklı özelliklere sahip olmaları da dünyanın toplumsal, siyasi ve kültürel sağlığı için elzemdir.

Konuya daha sağlam temelli bir giriş yapabilmek için pandeminin sorduğu yaşlılık ve ölüm gibi sorulardan kültür konusuna döndük. Bir konuyu incelerken kendi kültürel dogmalarımızdan etkilenmemek için başka kültürlere göz atmak kısa yoldan en iyi yöntemlerden birisidir. Yaşlılık ve ölüm konusuna baktığımızda ise dünyada bu konuda iki temel farklı pratik ve görüş olduğunu görüyoruz. Aslında yaşama bakışımızı her alanında geçerli olan bu iki farklı görüş ve pratik ekseni toplumsal ve ruhsal sağlımız açısından hayati bir öneme sahiptir.

İki Farklı Bakış İki Farklı Dünya

Bu görüşlerin birisine bütüncül, doğal görüş diyeceğim, ikincisine ise tekil ve parçalanmış görüş. Pandemi ve sonrasında belirginleşen yaşlılık ve ölüm sorunları ve çözüm olanaklarını da bu iki görüş ekseninde incelemeye çalışacağım.

Bütüncül ve doğal görüş, insanlığın tarihi boyunca acı tecrübelerle gelişmiş, kendini birçok alışkanlık, atasözleri, edebiyat, sanat ve benzeri geleneksel uygulamalar şeklinde kemikleştirmiş ve korumaya çalışmış değerlerin toplamı olarak görülebilir. Çoğu zaman temel ilkeler ve tabularda evrensel bir benzerlik gözlemlense de bu değerler her toplum için tıpatıp aynı değildir. Her devirde her kültür kendi yaşama savaşı içerisinde özgün değerler de üretmiştir. Bir kültür çok uzun asırlar boyunca dayanır ve üyelerinin maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri araç ve yolları üretebilirse o kültür aynı oranda değerlidir denebilir. Bütüncül ve doğal görüşün kozmolojik temelleri dünyanın farklı binlerce bölgesinde de olsa birbirine çok benzerdir. Bu görüş öncelikle temel olarak insana ve doğaya saygıyı kendisine öncül olarak alır. İster Kızılderili, ister Hint ister Japon ya da Afrika kültürleri olsun, kadim kültürlerde ‘kendimizden daha büyük bir şeyin bir parçası olarak var olduğumuz’ inancı gözlemlenebilir. Bütüncül görüş, her şeyin karşılıklı olarak birbiriyle ilişkili olduğunu varsayar. İnsan da doğadaki diğer varlıklar gibi bir varlıktır. Bir toplumun içerisindeki bireyler de ancak o toplumun bütünlüğü içinde bir yer ve anlam taşırlar.

Her şeyin birbiriyle ilişkili olduğu görüş sadece varlıkları değil olguları, kavramları, birbiriyle uzlaşmaz gibi görünen kutupları da kapsar. Yani yaşam ve ölüm, kadın ve erkek, yaşlı da genç gibi olgular birbirine düşman olaylar olarak görülmez. Onlarla anlaşmamız ve uzlaşmamız gerekir, ilkel kabilelerden itibaren insanlık tarihinde yaşamın karanlık tarafı olarak görülebilecek olan ölüm, hastalıklar ve felaketlerle uzlaşmak için bir çaba görülmektedir. Örneğin yaşadığımız pandemi gibi bir felaket ilkel toplumlarda tanrıları kızdırmanın bir sonucu olarak görülebilirdi ve yapılan bazı ritüeller ve adanan kurbanlarla tanrıların ya da doğaüstü güçlerin öfkesi yatıştırılmaya çalışılırdı. Oysaki modern toplumumuzun böyle bir kaygısı yok gibi görünmektedir. Elbette şimdilerde insanların tanrıların gazabına uğradıklarına kurbanlar adamalarını bekleyemeyiz. Ancak yaşadığımız felaketlerde insanlığın hiçbir suçu ya da sorumluluğu olmadığını söyleyebilir miyiz? Tanrılardan korkmak eski toplumlarda kendilerini sorgulama ve işledikleri günahların farkına varmak gibi sonuçlar getirebilirdi. Belki de katledilen masum bir insanın, ya da öldüren kutsal bir hayvanın ruhunun gazabına uğramışlardı. Elbette ki olayın nedeni olarak atfedilen şeylerin günümüzde anlamlı olmasını bekleyemeyiz. Ancak buradaki önemli nokta kişilerin bundan çıkardıkları dersler ve kendi eylemlerinin kötü şeylere neden olabileceği düşüncesidir. Ve bu da o felaketi yaşamış insanların eylemlerini daha dikkatli daha çekinerek yapmasına neden olur. Ancak bizim bugün için böyle bir derdimiz yok gibi görünüyor. Ne hata işlemiş olabiliriz ki? Zavallı insanların öldüğü savaşlara seyirci mi kaldık? Yoo ne alakası var bunlar hükümetin kararları, çevre katliamlarını biz mi yaptık? Hayır tabii ki zenginler ve devletler yaptı bütün bunları. Ancak bütün bu kötülükleri doğrudan biz yapmamış olsak da, suçluluk duymamızı gerektirecek birçok şey de olmalı. Başta tüketim çılgınlığının bir parçası olarak, başkalarının acısına duyarsız kalarak, her şeyin suçunu başkalarına yıkarak, yanlış partilere oy vererek, yeterince dik durup başkaldırmayarak bizler de suçluyuz. Kendimizi suçlu hissetmek verimsiz bir vicdan azabına yol açacaksa anlamsızdır. Sağlıklı suçluluk, sorumluluk almayı ve daha iyi bir dünya için çalışmayı gerektirir.

Gerçeğin Soyut Zihne Dönüşmesi

Ne yazık ki modern dünyada şu anda tekil, parçalanmış görüşün etkisi altındayız. Kendimizi dünyadan ayrı hissediyoruz. Sözcüklerden oluşan düşüncelerden ve bu düşüncelerden oluşan algılarla biçimlenen ruh hallerine kapılmış durumdayız. Oysaki sözcükler sadece etiketlerdir; tekil, parçalanmış nesne ve süreçler için kullanılan indirgenmiş etiketler. Bu etiketler sadece bir şeyleri temsil eder. Ama temsil ettikleri şeyler de başka şeylerden bağımsız değildirler. Onlar bütün ve tek bir dünyanın farklılaşmış ama bütünden ayrı olmayan görüngülerinin isimleridirler. Bu görüngüler görüngüdürler, yani görünen, ortaya çıkan ve sonra dağılıp giden oluşumlar. İnsan dediğimiz tür geliştikçe algımız da daha fazla sınıflandıran, ayırım yapan bir bakış sunar hale gelmiştir. Dünyadan yararlanmak, ondan bir şeyler çıkarmak isteyen insan doğayı zihninde aslında sadece görüngü olan şeylere ayırarak onları manipüle edecek ve kullanacak bir teknik, yöntem ve teknoloji geliştirir. Bu işte öyle başarılı olmuştur, öylesine güç kazanmıştır ki, ayırt etmek, parçalamak ve manipüle etmek insanın varlığını sürdürmek için kullandığı başlıca strateji haline gelmiştir. Ancak buradaki sorun parçaladığı şeylerle beraber kendisinin de parçalanmış olduğudur. İnsan zihni algıladığı şeylerden oluşur, parçalanmış şeyleri algılayan zihnin kendisi de parçalanmıştır. Yarattığımız semboller, isimler, kelimeler gerçeğin üstüne yapışmış ve gerçeğin yerini alan aldanışı oluşturmuştur. Artık olguları, olayları olduğu gibi görmeyiz, dünya hakkında yarattığımız sınıflandırmalardan oluşan kavramsal bir ağ dünyanın üzerini örttüğünden biz sadece o örtüyü görürüz. O örtünün ardındaki asıl ‘akıcı, dinamik, bir biçime hapsedilemeyen, özgür ve yaratıcı yaşam’ artık algılanamaz hale gelir. Rollo May kanımca bu duruma çok uygun giden çok ilginç bir olaydan bahseder. Geniş bir öğrenci kitlesine bir psikoterapi seansının kayıtlarını dinletir. Öğrencilerden hastanın duygularını belirlemesi istenir, öfkeli mi, kaygılı mı, üzgün mü vs. Aynı kaydı mesleki eğitim almış yüksek lisans öğrencilerine dinlettiğinde ise insan tepkilerinin dinamiklerini ve işleyişini çok daha iyi bilen bu tecrübeli öğrenciler kayıttaki kişilerin gerçek duygu ve hallerini teşhis edemezler. “İnsan davranışlarıyla ilgili bilgileri harici veriler olarak görmeleri yüzünden kayıttaki kişiyi duyamamış, anlayamamışlardı.” (Rollo May, Kafese Konan Adam, syf 82-83). Bu öğrenciler hastaların duygularını kafalarında oluşan kalıplaşmış bilgilerinden dolayı algılayamamıştır. Gerçek olanın algısının yerini koşullanmış algı almış ve bu onların gerçekle olan temasını kesen, onları zihinlerindeki dünyaya izole eden son derece kısıtlayıcı bir durum yaratmıştır.

Çağımızın bilgi çağı olduğunu gururla söyleriz. Ancak şunu unuturuz bilgi anlayış demek değildir. Hiçbir duygu hissetmeyen, anlayışa sahip olmayan bilgisayarlara da inanılmaz miktarlarda bilgi yükleyebiliriz. Ama bu onlarda bir anlayışa, farkındalığa ya da bilinçlenmeye neden olmaz. Bilgisayara bu verileri yükleriz ve sadece bir insanın yazdığı programlara göre işleyip bir sonuç ortaya çıkarırız. Bir bilgisayara yüklediğimiz şeyler aslında kelimenin doğru anlamıyla bilgi bile değildirler, sadece veridirler. Verileri düzenleyip, analiz edip sonuçlara ulaşmadıkça ve bu sonuçları yorumlayıp yaşamımıza ışık tutacak kuramlara ulaşmadıkça veriler tek başlarına anlamsızdırlar.

Tekrar Bütünleşmek

Dünya bir bütünse ve biz bu bütünlükle uyumlu olacaksak, düşüncemiz, algımız ve bilincimizde bütün olmalıdır. Düşüncede, algıda ve bilinçte bütün olmak ise ayırıcı, bölücü ve kelimelerden, kavramlardan oluşan düşünce biçimimizi aşmamızı gerektirir. Zihnimizin bu şekilde çalışması içinse yaşamımız boyunca bize ulaşan izlenimleri, düşünceleri ve algıladığımız her şeyi ‘bütünselliği içinde kavrayacak bir halde’ olmalıyız. Bu hale girmek de zihnin kendi kendisini eğitmesi yoluyla olur. Zihin parçalı bilgi ve algıları total bir duyuma, duyguya, sezgiye ve yaşantıya kendiliğinden hiçbir önkoşul ya da zorlama olmadan kavuşturabilir. Zihin duygu, düşünce, sezgi ve algı arasında bir ayırım yapmamalıdır. Algılar en temel duyumlarımızdan oluşur, bu algılama hali bizde bazı düşünce ve duygular oluşturur ve bunlar da sezginin bütünleştirici gücüyle her anın özel anlamını ve değerini ortaya çıkarır. Diyelim ki bir ağacın altında neşe içinde bir köpekle oynayan bir çocuk görmüş olalım. O anda köpek, çocuk ve ağaç bir bütünsellik içinde bizde bir yaşantı oluşturur. Zihnimizde bizi çeldiren ve algımızı gölgeleyen düşünceler yoksa o anı olduğu gibi algılarız. Bir kez daha tam olarak o anı yaşamayacağızdır. O anın bize hissettirdiği şeylere kendimizi açtığımızda bu kendine özgü biricik an içimizde tadına doyulamayan güzel hisler oluşturabileceği gibi, aynı anda çok engin düşünceler ve yaşamın güzelliğine dair bir takdir duygusu da getirebilir beraberinde. Ancak algımız bulanık, kapalı ve dağınıksa bu görüntü bize hiçbir şey ifade etmez ve o an aslında hakikatiyle yaşanmamış olur. Bize verebileceği, kazandırabileceği şeyleri kazandırmaz. Ya da diyelim yaşlı bir insanı görüp yüzündeki kırışıklıklara olumsuz ya da olumlu kalıp anlamlar yükleyebiliriz. Ama o yaşlı yüzü bir düşünce ya da kalıp olmadan algılayabilsek daha önce hiç hissetmediğimiz bir şey hissedebiliriz. Ancak sonradan dönüp bu hisleri bir biçimde kendimize anlatmamız iyi olmayacaktır. O zaman yeni bir anı yaşamak için gerekli boş zihinden uzaklaşmış oluruz. O zaman yaşam akmaya başlar, akış duygusu bizi canlandırır, besler ve aydınlatır. Ruhumuzdaki, zihnimizdeki karanlık ve boğucu sıkıntılar temizlenmeye başlar. Deyimin tam ifade ettiği gibi, içimiz yaşamla dolar. İşte bu Zen’in Boğa çizimlerindeki aydınlanmanın son hali gibidir: Pazarda olmak. Pazar yaşamı, insanların, doğanın ve canlıların birbiriyle alış veriş yaptığı ortamı anlatan bir metafordur.

Yaşamın bir çok görünümünü, eylemini ya da nesnelerini ayrık varlıklar olarak görmemizin en dramatik sonucu ‘asıl hikayeye’, yaşamın büyük anlatısına bir anlam veremememizdir. Burada düşünsel bir anlatımdan bahsetmediğimi özellikle vurgulamalıyım. Yaşama anlam veremediğimizde, onu an be an doyumsuz bir uyum ve güzellik olarak yaşayamadığımızda yaşam bize boş, kuru ve anlamsız bir şey olarak görünür. Bir yapbozu sonunda tamamladığımızda aldığımız hazzı düşünün. İlk başta bir sürü anlamsız parçalardan oluşan bu yapboz sonunda emek verip tamamlandığında bizi neden tatmin eder? Tıpkı yaşamın bütünsel anlamında olduğu gibi parçaların her birinin aslında bütünün tam algısı için önemli olduğunu görürüz o an. Bizim acılarla, mutluluklarla, gidiş geliş, çöküş ve uyanışlarla dolu yaşamımız aslında ne acıymış ne de mutlu, ne çöküşmüş ne de uyanış, ama aynı zamanda hem acı hem mutlulukmuş, hem gidiş hem gelişmiş, hem dost hem düşman, hem yaşam hem de ölümmüş. Ne mutlu bu yaşamında bu görüşün tadına varan kişiye! İşte her şeyin olduğu gibi görülmesi denen şeyde bu olmalı. Yaşamın anlamı ve anlamsızlığı da bu olmalı. Anlam ve anlamsızlığın artık bir anlamının kalmadığı dingin ve aydınlanmış ruh hali de bu olmalı. Kişinin dönüşüp dünyayı aşması, yaşarken bir ölünün dinginliğine ve umarsızlığına sahip olması, ölüyken de her şeyle birlikte yaşaması da bu olmalı.

Pandeminin yaşamın ana konusu olduğu bugünlerde hastalıkların ve ölümün de yaşamın en değerli parçaları arasında olduğunu hatırlamalıyız. Zamanında gelen ölüm güzeldir, çocuklarımız büyüyüp olgunluğa erdiğinde, torunlarımızı ya da onlar yoksa da ışık tutup karanlıktan çıkarabileceğimiz genç nesilleri eğittikten ve onlarla insan olmanın anlamını paylaştıktan sonra yaşlanmak güzeldir. Yaşamı düz bir çizgi gibi değil, bir daire gibi döngüsel görebilmeliyiz. Dünyanın ucuna kadar gitsek de oradan boş uzaya düşüp ölmememizin nedeni, onun döngüselliğidir. Dünyanın venüs gezegeninin aksine bir yarısının aşırı sıcak bir yarısının aşırı soğuk olmamasının nedeni onun sürekli dönmesidir. Eğer Venüs gibi çok yavaş (kendi etrafında bir turunu 243 dünya gününde) dönseydik burada da yaşam olmazdı. Dönmek için hareket etmek gerek, akmak gerek, içsel bir güç gerek.

 

 

 

 

Bu haber toplam 3820 defa okunmuştur
Gaile 474. sayısı

Gaile 474. sayısı