1. HABERLER

  2. HABERLER

  3. Metalaşan Sevgiler ve Uzaklaşılan Duygular
Metalaşan Sevgiler ve Uzaklaşılan Duygular

Metalaşan Sevgiler ve Uzaklaşılan Duygular

Tuğba Özer yazdı: Metalaşan Sevgiler ve Uzaklaşılan Duygular

A+A-

Siyah beyaz bir ekranda, rüzgârın savurduğu bir al yazma…

Bir kamyon kasasında susarak büyüyen bir sevda…

Ve o cümle: “Sevgi neydi?”

Türk sinemasının hafızamıza kazınan sahnesinden bugüne bakınca, insan ister istemez duruyor. Hangi yaşta olursak olalım, içimizde eskiyi özleyen bir yan var. Belki çocukluğumuzu, belki naifliğimizi, belki de duyguların bu kadar karmaşık, bu kadar hesaplı olmadığı zamanları özlüyoruz. Selvi Boylum Al Yazmalım’daki o soruyu bugün kendimize sormaya cesaret edebiliyor muyuz gerçekten?

Sevgi neydi?

Sevgi iyilikti. Dostluktu, emekti!

“Hep”likti. Birlikte kalabilme iradesiydi.

Ama sevgi sadece iki insan arasındaki romantik bir bağ değildi.

Sevgi anneydi. Sevgi babaydı. Sevgi evlattı.

Ve belki de en önemlisi:

Gerçek sevgi, insanın önce kendini sevebilmesiydi.

 

Aynadaki surette kendini gerçekten görebilmekti. Kusuruyla, acısıyla, tatlısıyla…

Kendine şefkat gösterebilmekti. Çünkü; insan kendiyle barıştığı o eşikte bambaşka çiçek açıyor yaşam. Yaşam yolu orada filizleniyor. İç huzurunun toprağında büyüyor. Şükrettiği her şey çoğalıyor. Varlığına anlam kattığı her duygu derinleşiyor. Sevgi, önce içeride kök salıyor; sonra dışarıya taşan bir gölge veriyor.

Peki şimdi?

Başka bir  dönemin içindeyiz.

Akımların, trendlerin, algoritmaların çağında.

Romantizm bir zamanlar aşkı yüceltmişti; kalbi aklın önüne koymuştu.

Varoluşçular, insanın seçimleriyle anlam yarattığını söylemişti.

Erich Fromm; “Sevme sanatı öğrenilir” demişti; sevginin bir yetenek değil, bir emek meselesi olduğunu hatırlatmıştı.

Şimdi ise; sevgi bir “deneyim paketi” gibi sunuluyor.

Tüketilebilir, değiştirilebilir, güncellenebilir.

Kapitalist düzen yalnızca malları değil, duyguları da metalaştırdı.

Aşk bile hız ekonomisine dahil oldu.

Hızlı tanışmalar.

Hızlı başlangıçlar.

Hızlı hayal kırıklıkları.

Hızlı ayrılıklar…

Aşkta da hızlı tüketim çağındayız.

Sabır artık meziyet değil, zayıflık sayılıyor.

Kalmak cesaret değil, kayıp gibi görülüyor.

Derinlik yorucu bulunuyor.

Yüzeysellik konforlu.

Mutlu olmak gerçekten bu kadar pahalı mı oldu?

Mutluluğun fotoğrafını paylaşamıyorsak, gerçekten yaşamış sayılmıyor muyuz?

Bir ilişkinin değeri, kaç kişi tarafından onaylandığıyla mı ölçülüyor artık?

Sevgi görecelidir elbette. Ama bu kadar vitrinlik miydi?

Bu kadar piyasa koşullarına tabi miydi?

Belki de mesele yeniden şuraya dönmekte:

Sevgi bir performans değil, bir duruştur.

Sevgi bir gösteri değil, bir emektir.

Sevgi tüketilecek bir heyecan değil, inşa edilecek bir bağdır.

Hiç sorduk mu kendimize; sevgi gerçekten gönülden bakabilmek miydi?

Beklentisiz var olabilmek miydi?

Kalbe dokunabilmek miydi? Görsele değil; çiçeğe, süslenmiş masalara, paketlenmiş hediyelere değil…

Gerçeğe dokunabilmek miydi?

Yoksa sevgi artık vitrinlerde mi yaşıyor?

Süslenmiş hayatların, filtrelenmiş  mutlulukların arasında mı var oluyor?

Elbette sevgi görecelidir. Herkesin tarifi kendine. Ama o göreceliğin içinde bu kadar metalaşmış mıydı? Bu kadar kapitalist düzenin bir parçası mıydı? Mutlu olmak gerçekten bu kadar pahalı mıydı? Mutluluğun portresini çizebilmek bu kadar lüks müydü?

Bugün duygular bile fiyat etiketleriyle dolaşıyor sanki. İlişkiler performansa dönüşüyor.

Sadakat süreli sözleşme gibi, emek ise; sabır isteyen bir yatırım olarak görülüyor. Hız çağında yaşıyoruz; hızlı tanışıyor, hızlı bağlanıyor, hızlı vazgeçiyoruz. Ruhumuzun taşıyamayacağı bir tempoda!

Evet bugün 14 Şubat.

Takvim bir günü işaretliyor. Ama sevgi bir güne sığar mı? Yoksa biz mi onu takvim yaprağına sıkıştırıyoruz? Paketliyor, etiketliyor, paylaşılabilir hâle getiriyoruz?

Kalbe en son ne zaman dokunduk?

Aynadaki suretle en son ne zaman gerçekten barıştık? Filtreler olmadan, karşılaştırmalar olmadan, algoritmaların onayına ihtiyaç duymadan…

Belki de mesele yeniden şunu hatırlamakta: Sevgi emektir. Sevgi kalmaktır. Sevgi, gösterişsiz ama derin bir iyiliktir.

Ve belki de asıl cesaret, vitrine değil yüreğe yatırım yapabilmektir.

Sevgi hâlâ var.

Ama onu siyah beyaz bir sahnenin sadeliğinde aramayı göze alanlar için…

Ama onu siyah beyaz bir sahnenin sadeliğinde aramayı göze alanlar için…

Yıl 365 gün deyip sevgiyi tek bir güne sıkıştırmayanlar için…

Vitrine değil kalbe dokunanlar için…

Gerçek sevgi; sadece bir günde değil, her zaman yanında olabilmektir.

Hastalıkta da, sağlıkta da…

Zor günde de, başarıda da…

Sessizlikte de, sevinçte de…

Sevdiğinin hayatına uzaktan değil, içinden dokunabilmek; varlığıyla güç verebilmek, yokluğunda eksilmek… İşte gerçek bağ budur.

Sevgi, çoğu zaman eksiği artıya sayabilmektir.

Birbirinin kusuruna tahammül etmek değil; o kusura saygı gösterebilmektir.

Çünkü gerçek sevginin temelinde önce saygı gelir.

Saygı yoksa bağ zayıftır. Saygı varsa sevgi kök salar.

Değer bir güne sığmaz.

Değer, her gün yeniden seçmektir.

Bir sofrayı paylaşırken, bir derdi taşırken, bir hayali kurarken omuz omuza kalabilmektir.

Sevgi hâlâ var.

Onu koruyabilenlere selam olsun.

Yüreğindeki  sevgisini kaybetmeyenlere…

Sevgiyi bir günün değil, bir ömrün meselesi yapanlara…

Onların günü kutlu olsun.

Ve selam olsun benim gibi yüreği hâlâ siyah beyaz dönemlerin Türk sinemasındaki o sevdalarında kalmış olanlara…

Gününüz, gerçek sevgide kutlu olsun.

Çünkü sevgi takvimde değil, yürekte yaşar.

Her gün.

Satırların yarenliğinde yeniden buluşuncaya değin, sağlıkla ve hoşça kalın.

Bu haber toplam 1360 defa okunmuştur
Etiketler : , ,