
Hakkı Yücel: Uzaklar… Ve Bir Gün..
Salt ‘bir yere ait’ olmak, onunla sınırlı kalmak, geçmişle yetinmek, ne kadar sorunluysa; ‘hiçbir yere ait’ olmamak, geçmişten yoksun olmak da o kadar sorunludur.
Hakkı Yücel
[email protected]
New Jersey.
‘’Sınırı geçtik ama hâlâ buradayız, insanın evine ulaşması için daha kaç sınır geçmesi gerekir.’’ T. Angelopoulos.
I.
Yabancı bir yerde bulunuyor/dolaşıyor olmanın bazen beklenmedik hoş sürprizleri olur, birden karşınıza çıkar, bir eksikliğinizi tamamlar, etrafı daha bir tanıdık, bilinir kılar, öyle hissettirir. Geçende dolaşırken böylesi bir yerle karşılaştım, şu anda orada, oldukça geniş bir alana yayılan, sabahın tenhalığında kutsal mabed sessizliğini kuşanmış ‘Barnes&Noble’ kitabevinin içinde yer alan kafede oturuyor, kitabın ve kahvenin iç içe geçmiş çok özel kokusunu, o da ne birden bir şiir el veriyor, yol açıyor, ‘’içime çektiğim hava değil gökyüzüdür’’ dizesi kıvamında soluyorum. Önümde bilgisayar, zihnimde henüz yazamadığım yazıya iyi bir başlangıç cümlesi kurabilmenin sancısı. Sancı giderek daha ağır geliyor, bir an için ara veriyorum. Dışarda akşamdan bu yana devam eden yağmurun imgesel çağrışımlarla yüklü, işte bir başka şiir, ‘’muttasıl’’ yağışını, damlaların camlara ‘’küçük, muttarid, muhteriz darbeler’’ halinde çarparak ince bir su yolu halinde süzülüşlerini ve kıvrılarak akan o suyun saydamlığında çok yüzeyli bir prizmadan yansıyormuş gibi çoğalarak bakış ufkuma yerleşen, hâlâ ve her şeye rağmen yaşanabilecek alan sunma cömertliğini sürdüren doğanın sunduğu, yeşili bol manzarayı seyrediyorum. Ve seyrederken bir kez daha, insan zihninin salt gördüğüyle/görünenle yetinmeyen, göremediğinin/görünmeyenin hayallerini de taşıyan, mevcut olandan daha çok anlam ve duygu üreten gücü en büyük ayrıcalığı olsa gerek diye düşünüyorum.
(En çok şairleri ve şiiri bunun için mi seviyorum!?)
Bir süreliğine ada dışındayım, bayağı uzaklarda; gündelik rutinin sıkıcılığını, toplumsal-siyasal her alana yayılan sorunların boğuculuğunu/çürümüşlüğünü kuşatan ada sınırlarını aşıp, uzaklara gelmenin iç ferahlatan huzurunu yaşıyorum. Uzaklar demişken, vebali boynuma, şunu söylemeden de geçemeyeceğim. Kitleler halinde bir yerden ötekine sürüklenmekten ibaret turizm/turistik gezi çılgınlığını isteyen istediği gibi yaşasın ve de bu saadeti güle oynaya sergileyerek paylaşsın; farklı gerekçelerle -siyasal, ekonomik, kültürel; zorunlu ya da gönüllü -gidilen uzakların,
bir: içinde yaşanılan sınırların her anlamda ötesi -‘dışsal’ (fiziki) ve ‘içsel’(zihinsel) her türlü sınırların ötesi olacak kadar ‘ötesi’, en azından potansiyel olarak bu ‘öte’liği içkin-, olmasının;
iki: henüz ‘yaşanmamış/yaşanacak’ olan ve de bu nedenle ‘yaşanmış’ olanın eskiliğinden/rutinlerinden/sorunlarından azade bir yer olmasının, genellikle böyle tahayyül edilmesinin cezbedici, özgürleştirici bir yanı hep vardır. Bu yüzden uzaklar güzeldir, en azından her haliyle yaşanıp eskitilinceye kadar öyledir.
Neler oluyor!?
Dışarıda yağan yağmuru zihnin doğurgan suretleriyle seyretmeye devam ederken ve de aklımdan uzakların, ‘’derdin mi yok’’ diyenlere nispet, hikmetini geçirirken, posta kutuma bir ileti geldiğini haber veren uyarı sesi beni gittiğim yerlerden geri çağırıyor; kimden diye bakıyorum, tanıdık ismi görüyorum, ilginç bir tesadüf, bir başka uzaklarda yaşayan, orayı sürekli mesken tutan, bugünün yaygın iletişim/haberleşme aracı olarak da kullanılan sosyal medya hesabım olmadığından ve ilişkiler genelde oradan kurulduğundan hanidir haberdar olmadığım eski dostumdan geldiğini anlıyorum. Bu beklenmedik ileti karşısında şaşırmıyor değilim, biraz da bu yüzden hemen açıp okuyor ve yanıt veriyorum. Malum dijital teknoloji, mesafeyi de zamanı da tek bir dokunmayla aşıyor. O dokunuşu yapıyor, onun uzakları yakın eden, oralarda yaşayanları bir odanın içindeymişler gibi karşı karşıya getiren imkânını kullanıyor, ekranda dostumla yüz yüze geliyorum. Bir an, uzayan zaman aralığının sebep olduğu nereden başlanacağını bilememenin tereddüdü müdür, gülümsemeyle yetiniyor, karşılıklı susuyoruz; sonra hâl hatır derken konuşmaya başlıyoruz, aynı anda geçmişe doğru bir hafıza yolculuğuna çıkıyorum.
(Şimdi artık uzaklar ne kadar uzak, yakınlar ne kadar yakın, her yer ne kadar uzakyakın!?)
II.
Kaç yıl önceydi, bir yazı vesilesiyle tanışmıştık. Bir gün çat kapı çıka gelmişti, unutmuyorum, aydınlık yüzüne yansıyan gençlik heyecanı ve coşkusuyla kendini tanıtmış, yazılarımı okuduğunu, ziyaret sebebinin de en son okuduğu yazım olduğunu açıkladıktan sonra, hız kesmemiş, sanki eski iki dostmuşuz da yakın geçmişte yarım kalan sohbetimizi tamamlamak istiyormuş gibi konuşmaya devam etmişti. Samimiyetine ve de söyleyeceklerinin sahiciliğine zemin hazırlamak için miydi, girizgâh olarak bir Marxist olduğunu gururla söylemiş, ancak Ortodoks olmadığını ama ‘sözde’ solculuğa/solculara da prim vermediğini hemen ilave etmişti. Konuştukça ayırdına varıyordum, bir yandan gizli-açık takdir duygularını ifade ederken, bir yandan da karşısında artık süngüsü düşmüş, hayatın kıyısında durarak kendi tenhalığını yaşayan bir insan olarak gördüğü eski solcuyu, lisan-ı münasiple eleştirmekten de geri durmuyordu. Bunu yaparken kimi radikal eğilimlerini ve tespitlerini -özellikle ülkenin ‘sözde solcuları’ndan farkını belli etmek için- belirtmekten sakınmıyor, bakışlarımdan farklı anlamlar mı çıkarıyor, yanlış anlamamalıyım, görüşlerinin tartışılır/eleştirilebilir olduğunu kabul ettiğini de ısrarla belirtiyordu. O gün başlayan dostluğumuz/sohbetlerimiz, aksatmamaya özen gösterdiğimiz, yerine getirmekten keyif aldığımız bir ayrıcalık olarak devam etti. Sadece siyaset -Adalı’nın vazgeçilmez gündemi ‘Kıbrıs Sorunu/Statüko’- değildi konuşup tartıştığımız, ilgilerimiz ve o ilgilere vukûfiyetimiz oranında, farklı konularda da sohbet ediyor, görüş ve düşüncelerimizi paylaşıyorduk.
Nitelikli birisiydi, onda bir kuşağın, bu kuşak içinde kendisinin de ait olduğu belirli bir kesiminin ortak özelliklerini görmüş, bu konuda ne düşündüğümü yüzüne karşı da söylemiştim. Heyecanlı, duyarlı, sadece ‘şikâyet’ etmekle yetinmeyen, bir ‘sorumluluk’ olarak daha iyiyi, güzeli, doğruyu ve adil olanı arayan, mevcudu (statükoyu) değiştirmeyi hedefleyen, doğruları yanlışlarıyla, bu bölünmüş sorunlu adayı ortak yurt haline getirme mücadelesi veren insanlardılar. Kişisel görüşüm olarak ve de yanılma payımı açık tutarak genel anlamda dile getirdiğim, kendisinin de özellikle öğrenmek istediği eleştirim ise, mücadelelerini sürdürürken, bu yolda alınacak mesafede bir yöntem/kazanım olarak ‘’küçük şeylerin kudretini’’ yeterince kale almamaları, dahası bu türden önermeler/mücadele biçimlerinde ısrar etmeyi son kertede yerleşik sistemin ekmeğine yağ sürmek ve de solun siyasi/ideolojik çöküşü olarak kabul etmeleriydi. Onlar için aslolan köklü değişimleri sağlayacak ‘büyük hedef’e ulaşmak, bunun mücadelesini vermek, yöntemlerini geliştirmekti. O’na göre de ülkenin ‘sözde solcuları’nın göremediği/görmek istemediği buydu, onlar ‘büyük hedef’e ulaşmak ve yerleşik sisteme (statükoya) alternatif üretmek yerine, ‘küçük şeyler’le oyalanıp -ancak araç olabilecek şeyleri amaç haline getirip- aslında sistemin (statükonun) konsolidasyonunu sağlıyor, kendilerini de bu sistem (statüko) içinde sağlama alıyorlardı. Bana mı dokunduruyor, bunu göremeyen entelektüel akıllar da aslında aynı değirmene su taşıyorlardı. Bu söylediklerine, yeterince esnek olduklarını iddia etmelerine rağmen son tahlilde ödün vermedikleri ‘mutlak doğruları/mutlak gerçekleri’ olduğu ve bunlara ‘mutlak sadakatleri’nin onları ‘tek doğru’ya mahkûm ettiği, bunun da dinamik-değişen koşullar sonucu oluşan/oluşabilecek ‘tarihsel doğruları/tarihsel gerçekleri’ ve sunduğu imkânları/fırsatları dikkate almalarını engellediği ve de siyaseten/entelektüel olumsuz sonuçlar doğurduğu, bunları gözeten ve buradan hareketle tavır alanları küçümsedikleri, hatta düşman ilân ettikleri karşılığını verdiğimde; esnekliğin teslimiyetle sınır komşusu olduğu ve çok kolay oraya evrildiği hususunda, yaşanmış örnekler de göstererek ısrar ediyor, kendilerinin de eleştirdikleri kesimler tarafından düşman addedildiklerini, günah varsa hepimizin dercesine ilave ediyordu. Sohbetlerimiz bu kadarla sınırlı kalmıyordu, ancak ne ben ne de o, her ne kadar doğru bildiğimiz/inandığımız şeyleri söylüyor idiysek de, dediğim dedik tutum içine girmiyor, birbirimizi dinliyor, görüş ayrılıklarımızın aramızdaki dostluğu, karşılıklı saygı ve hoşgörü ilişkisini bozmasına izin vermiyorduk. Bozmak bir yana bu durumu ‘’bir yerde ‘herkes’ birbirine benziyorsa orada ‘kimse’ yok demektir’’ düsturundan hareketle hep olumlu bir ayrıcalık olarak kabul ediyor, hatta ‘’bu halimiz solculara ibret olsun’’ esprisini de hemen her sohbetin sonunda samimi bir temenni olarak dile getiriyorduk.
Ne var ki öyle bir gün geldi, farklı gerekçelerle de olsa, hayatı ‘kalmakla gitmek tereddüdü’ arasında sıkışan ‘Adalı kaderi’ bir biçimde onun şahsında da tecelli etti. Kendine biçtiği hayalleri, beklentileri ile hayatın ve de ülkenin cari gerçek(lik)leri arasında her gün biraz daha derinleşen ve açılan uçurum, mahalle içi anlaşmazlıklar onu da pes ettirdi. (Maksimal taleplerin yeterince karşılık bulmaması, bir vakitten sonra maksimal hayal kırıklıklarına neden olabiliyor.) Bir süre direnmeye çalıştı, ancak daha fazla ısrar edemedi, yeni bir başlangıç düşüncesiyle ve de hayaliyle gitmeye karar verdi. Son buluşmamızda bir daha geri dönmeme kararı aldığını söyleyecek kadar kırgın ve üzgündü. Onu ilk kez her şeyden ve herkesten bu kadar çok şikâyet ederken görmüş ve doğrusu biraz da şaşırmıştım. Şaşkınlığımı, yarı şaka ‘’ ‘şikâyet kültürü’nün yaygın, ‘sorumluluk kültürü’nün zayıf, şikâyet etmenin muhalif olmanın/muhalefet etmenin en kolay ve tatmin edici yol olduğu bu ülkede, bunu bilen, üstelik ‘şikâyet’in yaygın ve hâkim olduğu yerde ‘düşünme’nin olmadığı/olamayacağı gerçeğini söyleyen birisi olarak şimdi senin aynı tutumu sergiliyor olman beni şaşırttı’’ diye ifade edecek oldum, ‘’Allah aşkına abi, kitabın içinden konuşmayı bir an olsun bırak, bırak da giderayak içimde bastırıp durduğum öfkemi doya doya yaşayayım’’ diye karşılık verdi. Öfkesini, derin derin soluyup da biraz olsun dindirdikten sonra, aldığı bu radikal kararının kendine dair ve kendi dışındaki gerekçelerini anlattı ve bu konuda benim ne düşündüğümü sordu. Hatta daha ilginç bir şey yaptı, sürekli yanında taşıdığı çantasından -içinde her zaman birkaç kitap olduğunu biliyordum- bir defter çıkardı ve düşündüğüm şeyi söylemekle yetinmeyip yazarsam daha da memnun kalacağını söyledi. Niye diye sorduğumda, müstehzi bir gülümsemeyle ‘’malum söz uçar yazı kalır hocam’’ dedi ve ilave etti: ‘’Yaban ellerde arada dönüp bakar neyi unutmamam gerektiğini hatırlarım!’’ Bu ülkede herkes gibi benim de sıklıkla tanık olduğum, şu ya da bu gerekçe ile, şimdi onun da aralarına katılacağı, çekip gidenlerin çokluğundan ve çoğunun gittikleri yerlerde yitip gitmelerinden duyduğum kederin depreşmesinden miydi, müstehzi bir ifadeyle dile getirdiği isteğini ciddiye aldım, aklımdan geçenleri yazdım. Defteri aldı, sonra son sözler söylendi, vedalaştık, gitti.
III.
Kafe ortamında, fazla gürültüye boğmadan epey konuştuk, iyi olduğundan, yeni hayatına adapte olduğundan, yaptıklarından söz etti ve -nasıl olsa artık uzaklar yakın oldu- ada ile ilişkisini bir biçimde sürdürüyor olsa da geriye dönmek gibi bir niyeti olmadığını ilave etti. Sürprizi ise sohbeti sonlandırırken dile getirdi: Bir gün önce, başka bir şey ararken, adadan ayrılacağını haber verdiği gün aldığı karar hakkında ne düşündüğümü yazdığım defter tesadüfen karşısına çıkmış, o gün yazdıklarımı yeniden okumuş, açık söylemek gerekirse iletiyi de en çok bu yüzden yazmış. ‘’Ne yazdığını hatırlıyor musun hocam?’’ diye sordu, bir an suskun kalınca, ‘’birazdan gönderirim, okur hatırlarsın’’ dedi. Sohbet bitti, ekran karardı; çok geçmedi yıllar önce yazdığım not posta kutuma geldi, açtım, okumaya başladım:
‘’Ait olduğumuz yer sadece yaşadığımız/barındığımız yer değildir, aynı zamanda var olduğumuz, kimlik kazandığımız yerdir. Tek bir yere ait olmanın
-hele buna bir de ideolojik kılıf (milliyetçilik) geçirilirse, ki öyle olur- varoluşsal/kimliksel anlamda sınırlayıcı, insanı tüketen etkisinin olduğu/olacağı aşikârdır. Ada, siyasi tarihi de göz önüne alındığında bu durumun fazlasıyla yaşandığı bir yer olagelmiştir ve bu da ‘gitmek’ için yeterli sebep teşkil etmiştir. Farklı gerekçelendirmelerle ‘gitmek’i onayan çok şeyler de yazılmış, söylenmiştir. Örneğin Nietzsche ‘Şen Bilim’de ‘’Ev sahibi olmamam, iyi talihimin bir parçası sayılabilir’’ derken; Adorno Minima Moralia’da buna ‘’Kendimizi evimizde hissetmemek ahlâkın bir parçasıdır.’’ cümlesini ilave edecektir. Ancak buradan hareketle ‘bir yere ait olmak/hiçbir yere ait olmamak’ dikotomisini keskin ayrımlama üzerinden değerlendirmek; daha net bir ifadeyle tek bir yere ait olmayı kestirmeden ‘tu kaka’ ilân etmekle, hiçbir yere ait olmamaya (bunun fiyakalı ifadesi, en çok E.Said ile anılan ‘yersiz-yurtsuz’ olmadır; ancak burada gözden kaçırılan Said’in ‘yersiz-yurtsuz’luğu yitirdiği, geri döneceği ‘yurt özlemi’ ile yaşadığıdır) fetişistik güzellemelerde bulunmak aynı oranda sorunlu çözümlemelerdir. Şundan: Bir yere ait olmak/olamamak ölçeğinde ‘varoluş/kimlik’, istenildiği an sıfırlanıp yeniden başlatılacak bir gerçeklik değil, evvelemirde bir bellektir, yani geçmişi olandır, bu da başlangıç olarak onun doğduğu/büyüdüğü yerdir, oranın müktesebatıdır. Ancak bu kadar değildir; ‘varoluş/kimlik’ tekli ve durağan değil aynı zamanda çoklu dinamik belirleyeni olan, buradan anlam ve nitelik yoğunluğu kazanan, haliyle tek bir yerle/belirleyenle sınırlı kalmayan, sınırların ötesine taşan, geçmişten bugüne ve bugünden geleceğe doğru seyreden dinamik/doğurgan bir sürekliliktir. Böyle olduğu içindir ki salt ‘bir yere ait’ olmak, onunla sınırlı kalmak, geçmişle yetinmek, ne kadar sorunluysa; ‘hiçbir yere ait’ olmamak, geçmişten yoksun olmak da o kadar sorunludur. Ne tek bir yere ait olmanın sınırları içine hapsolmak ve ‘kimse’ olarak kalmak; ne hiçbir yere ait olmamak ve ‘hiçkimse’ olmak. Bundan çok daha öte, aynı anda hem bir yere ait hem de çoklu yerlere ulaşmak, ‘dünyalı/çokkimse’ olabilmek. Peşinden gidilmesi gereken herhalde bu olsa gerektir. Aman dikkat! Yeni başlangıç yapacağım, tutsaklığımdan kurtulacağım ‘yersiz-yurtsuz’ olacağım derken ‘hiçkimse’ olarak/kalarak kendini kaybetme!
Yolun açık olsun!’’
Yağmur durdu. Kuşluk vakti gün ortasına doğru akıyor. Dışarda hayatın biraz daha duyulmaya başlayan gürültüsü; kitabevinin rafları arasında aradığını bulan ya da ne bulacağını/bulmak istediğini arayan, sayıları giderek artan sessiz bir kalabalık; kafenin masalarında kimileri aldığı kitaba gömülmüş, kimileri kahvesini yudumlayan, kimileri sessizce sürdürdükleri sohbetin keyfini yaşayan insanlar. Biraz ötemde kitabını okuyan siyahi bir genç, daha ötede düşünceleri içinde Uzakdoğulu bir adam, hemen yan tarafımda kahvelerini yudumlarken fısıldaşan sarışın iki genç kız, onların ötesinde çocuğuyla tesettürlü bir kadın ve daha başkaları…
Uzaklarda bir gün; ayrı dilleri, dinleri, renkleriyle aynı anda hem kendileri hem de kendilerinden fazlası olarak, -bugünün dünyasında giderek daha çok güç kazanan, kendi içine kapanma ve ötekini düşman görme/gösterme anlayışa rağmen-, uyum içinde aynı mekânı paylaşan insanlar bir aradayız, kitabın, kahvenin ve insanın iç içe geçmiş kokusunu, işte yine şiir ve bir dize ‘’doğu ve batı iki gövdem benim’’, birlikte soluyor, birlikte içimize çekiyoruz.

























