
DİLEK CESUR İLE KIRILDIĞI YERDEN GÜÇLENMEK
Dilek Cesur’un kaleme aldığı Aymelek: Kadın Başına Başarmış Kadın, bu sorulara teoriyle değil, yaşanmış bir hayatla karşılık veriyor.
YENIDUZEN ADVERTORIAL
Son yıllarda travma, iyileşme ve psikolojik dayanıklılık üzerine hiç olmadığı kadar çok konuşuyoruz. Sosyal medya bize geçmişimizle yüzleşmemizi, içimizdeki çocuğu iyileştirmemizi, sınır koymayı öğrenmemizi ve kendimizin daha iyi bir hâline ulaşmamızı söylüyor. Kitaplar, videolar ve podcast’ler aynı soruların etrafında dönüyor: İnsan çocukluğunun izlerinden kurtulabilir mi? Geçmişini geride bırakıp kendine başka bir hayat kurabilir mi?
Bunların kolay cevapları yok. Çünkü bazı insanlar için geçmiş, hatırlanıp sonra bir kenara bırakılabilecek birkaç kötü anıdan ibaret değildir. Çocukluğu korkuyla geçmiş, sevgiyi eksik tanımış, daha küçük yaşta kendisini değersiz hissetmeye başlamış biri için geçmiş yalnızca geride kalan zaman değildir. İnsanın sesine, seçimlerine, ilişkilerine kadar sızar. Bazen yıllar boyunca sırtında taşıdığı görünmez bir yüke dönüşür.
Bu yüzden popüler kişisel gelişim dilinin sık sık tekrarladığı “Kendine inan”, “Olumlu düşün”, “Hayatını değiştir” gibi cümleler herkeste aynı karşılığı bulmaz. Kulağa iyi gelirler ama bazı hayatların gerçeğine değmekte yetersiz kalırlar. Çünkü yeniden başlamak her zaman bir karar vermek kadar kolay değildir. Kimi insan için güvenmeyi, sevmeyi ve kendine değer vermeyi yeniden öğrenmek yıllar süren bir uğraştır.
Gerçek dayanıklılık da burada ortaya çıkar. Psikolojik dayanıklılık, hayatın hiç yara açmaması değildir; açtığı yaralarla ne yaptığımızdır. Kırılmadan yaşamak mümkün değil. Asıl mesele, kırıldıktan sonra kendimizden geriye ne bıraktığımızdır. Yaşadıklarımız bizi bütünüyle tanımlamak zorunda mı, yoksa bütün ağırlığına rağmen başka bir yol seçebilir miyiz?
Dilek Cesur’un kaleme aldığı Aymelek: Kadın Başına Başarmış Kadın, bu sorulara teoriyle değil, yaşanmış bir hayatla karşılık veriyor. Karşımıza kavramlar ve reçeteler koymuyor. Bir kadının çocukluğundan yetişkinliğine uzanan mücadelesini, düşüşlerini ve yeniden ayağa kalkışlarını anlatıyor.
Aymelek’in hikâyesinde bugün psikoloji kitaplarında uzun uzun tartışılan pek çok mesele karşılık buluyor: çocukluk yaraları, değersizlik duygusu, sevgisizlik, korku, hayatta kalma çabası ve yeniden başlama isteği… Fakat kitap bunları süslü cümlelerin arkasına saklamıyor. Çünkü gerçek hayat, çoğu zaman ondan söz ederken kullandığımız kelimelerden daha serttir.
Aymelek, daha dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren başkalarının onun adına çizdiği sınırlarla karşılaşıyor. Kız çocuğu olduğu için değersiz görülmek, sevgi yerine korkuyla büyümek ve çocukluğun taşıyamayacağı yüklerle erken yaşta tanışmak onun hayatının başlangıç noktası. Bu şartlar bir insanı yalnızca üzmez; zamanla kendisine, çevresine ve hayata nasıl bakacağını da belirler.
Kitabı okurken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir insanı gerçekten güçlü yapan nedir? Para mı, makam mı, toplumun gözündeki değeri mi? Bana kalırsa bunlardan önce başka bir ölçü var. Kendisine gösterilen sevgisizliği başkalarına miras bırakmamak. Şiddetin içinden çıkıp zalimleşmemek. Hayat insanı katılaştırmak için elinden geleni yaparken yine de kalbini koruyabilmek.
Aymelek’in asıl başarısı burada yatıyor. Onun mücadelesi yalnızca daha iyi şartlara ulaşmakla sınırlı değil. Yaşadıklarının kendisini nasıl birine dönüştüreceğine teslim olmuyor. İnsan bazen yükselerek değil, kararmayarak kazanıyor. Aymelek’in hikâyesini sıradan bir başarı anlatısından ayıran da bu.
Kitabın alt başlığındaki “kadın başına” sözü de bu noktada başka bir anlam kazanıyor. Bu ifade gündelik dilde çoğu zaman küçümseyerek kullanılır: “Kadın başına ne yapabilir?” Oysa kadınlar yüzyıllardır tek başlarına yapamayacakları varsayılan ne varsa yapıyor. Ev geçindiriyor, çocuk büyütüyor, hastasına bakıyor, kayıplarını taşıyor, dağılan bir hayatı yeniden kuruyor.
Burada asıl sorulması gereken, bir kadının bütün bunları nasıl başardığı değil; neden bunları çoğu zaman tek başına başarmak zorunda bırakıldığıdır. Kadınların gücünü övmek kolay. Onları sürekli güçlü olmaya mecbur eden şartlarla yüzleşmek ise daha zor. Bir kadının her seferinde ayağa kalkabilmesi, durmadan yere düşürülmesini haklı çıkarmaz.
Aymelek bu yalnızlığı romantikleştirmiyor. “Kadınlar güçlüdür, her şeye katlanır,” diyerek acıyı yüceltmiyor. Tam tersine, okuru o gücün arkasındaki yaralara bakmaya zorluyor. Çünkü kadının taşıdığı yükü alkışlamak yetmez; o yükün neden hep onun omuzlarına bırakıldığını da sormak gerekir.
Dilek Cesur’un anlatımındaki samimiyet, Aymelek’i kusursuz ve erişilmez bir kahramana dönüştürmüyor. Onu korkuları, hataları, kırgınlıkları ve yeniden başlama cesaretiyle anlatıyor. Bu yüzden okur yalnızca başka bir kadının hayatına bakmıyor; annesinden, anneannesinden, komşusundan ya da kendi geçmişinden tanıdık parçalar buluyor.
Belki de kitabın en güçlü yanı burada. Bugün sık sık kullandığımız “iyileşmek”, “kendini yeniden kurmak” ve “geçmişin yüklerinden kurtulmak” gibi ifadelerin gerçek hayatta ne kadar emek istediğini gösteriyor. Bazı insanlar dayanıklılığı kitaplardan öğrenmiyor. Onlara hayat öğretiyor. Sert, acımasız ve çoğu zaman haksız bir öğretmen olarak.
Aymelek: Kadın Başına Başarmış Kadın, kendi hayatını yeniden kurmaya çalışan bir kadının hikâyesi. Fakat yalnızca onun değil; çocukluk yaralarını yıllarca taşıyan, defalarca düştüğü hâlde yeniden ayağa kalkmaya çalışan ve başına gelenlerin kendisini bütünüyle belirlemesine izin vermeyen herkesin kendinden bir şey bulabileceği bir anlatı.
Çünkü insan geçmişini değiştiremez. Ama o geçmişten nasıl çıkacağını, neyi yanında taşıyacağını ve kendisinden sonra ne bırakacağını değiştirebilir. Aymelek’in hikâyesi de tam olarak bunu hatırlatıyor.
Dilek Cesur imzalı Aymelek: Kadın Başına Başarmış Kadın kitabını hemen sipariş vererek kütüphanenize güçlü bir hikâye ekleyebilirsiniz.

























