
Bir Eğitimcinin Tanıklığı: Çöküş, Mücadele ve Yeniden Yapılanma Çağrısı
O an fark ettim ki, benim ülkemde eğitim alanında verdiğimiz mücadele ile gelişmiş ülkelerde tartışılan insan odaklı eğitim sorunları arasında uçurum var.
Ahmet Güneyli
[email protected]
Eğitimle kurduğum bilimsel ve mesleki ilişki, 90’lı yılların sonlarında, henüz yolumu ararken sessizce başladı. 2007’de doktorayı tamamladığımda, akademinin duvarları bana hiçbir zaman bir sınır gibi görünmedi; tersine, dışarıya açılmam için bir hatırlatmaydı. Topluma değmeyen bir akademik birikimin eksik kaldığını içtenlikle hissettim. Bu yüzden öğretmen ve yönetici eğitimlerine, müfredat tasarımlarına, ders kitabı çalışmalarına, lisansüstü öğrencilerin yetişmesine, sivil toplumun eğitim projelerine, medyadaki bilgilendirici programlara ve okullardaki öğrenci seminerlerine yöneldim. Tümünü gönülden yaptım; hiçbirini zorunluluktan değil, içsel bir çağrıya kulak vererek… Her eğitim ortamı, öğretmenin aynı zamanda bir öğrenen olduğunu yeniden hatırlattı bana.
Son yıllarda hayatımda iki büyük kırılma yaşadım.
İlki, ders kitapları ve öğretim programlarıyla ilgiliydi. 2004’ten bu yana siyasi rengine bakmaksızın destek olmaya çalıştığım Eğitim Bakanlığıyla 2023 yılında yollarım ayrıldı. Bir dava açtım. Aradığım ne tazminattı ne de kişisel bir hesaplaşma… Yalnızca etik dışı müdahalelerin durdurulmasını, izinsiz değiştirilen kitapların toplatılmasını ve öğrencilerin zarar görmemesini istedim. Olmadı. Bugün bizim yazdığımız ders kitaplarının üzerinde bir yazar adı yok. Ülkemde artık yazarsız ders kitapları var; sessiz, sahipsiz, kimliksiz.
İkinci kırılma ise daha beklenmedik, belki de daha sarsıcıydı. 2025’te Erasmus+ kapsamında Hollanda’nın Groningen kentinde Avrupalı eğitmenlerle bir haftalık eğitim programına katıldım. Konu, gençlerin maruz kaldığı estetik baskıydı. Beden algısının örselediği zihinler, popüler kültürün parlatılmış yüzleri, kapitalizmin dikte ettiği görünür olma zorunluluğu… Bütün bunların karşısına insanın haklarını, duygularını ve sosyal gelişimini koyan bir yaklaşım, beni adeta kendime getirdi. O an fark ettim ki, benim ülkemde eğitim alanında verdiğimiz mücadele ile gelişmiş ülkelerde tartışılan insan odaklı eğitim sorunları arasında uçurum var. Onların uğraştığı meseleler, bizim ağır ve derin sistematik yaralarımız karşısında bir tür yüzeysel makyajdan ibaret...
Aşağıda sıraladığım son beş yılda yaşanan kimi olaylar, ülkemizde eğitim sürecindeki kriz ve çöküşü gözler önüne seriyor.
16 Aralık 2021 – Gazimağusa, Namık Kemal Lisesi: Ders sırasında sınıfın tavanından beton parçaları öğrencilerin üzerine düştü, 17 yaşındaki bir öğrenci başından yaralanarak hastaneye kaldırıldı. (1)
Ekim 2023 – Erenköy Lisesi: Deprem sonrası ana binası “kullanıma uygun değil” denildiği için eğitim, okul bahçesine yerleştirilen konteynerlerde sürdürülüyordu. 2023 Ekim’inde yaşanan selde bu bölge su baskınıyla gündeme geldi. (2)
24 Kasım 2023 – Lefkoşa: 2022’de Eğitim Bakanlığı önünde yapılan eylemde “iki polisi darp etmekle” suçlanan, sendikalı 22 öğretmenin yargılandığı davanın duruşma günü Öğretmenler Günü’ne denk getirildi. (3)
Ağustos 2023: İlköğretimde okutulan bazı ders kitaplarının, yazarlarına haber verilmeden değiştirildiği, özellikle din/vicdan ve laiklik çerçevesini etkileyen düzenlemeler yapıldığı ortaya çıktı. Kitap yazarları, Talim Terbiye Dairesi ve Bakanlığın, yazarların izni olmadan kitapların cümle ve virgüllerine dahi dokunmasının hukuka aykırı olduğunu vurgulayarak konuyu mahkemeye taşıdı. (4)
23 Mart 2024: Şiddet mağduru öğrenci, korumaya alındı… Çalışma Bakanı, üç kız öğrencinin başka bir kız öğrenciye uyguladığı şiddet konusunda "Çocuklarımız nereye gidiyor diye endişeye kapıldım.” dedi ve çocuğun Sosyal Hizmetler’in koruması altına alındığını bildirdi. Üç kız öğrenci, okul dışında bir başka kız öğrenciye boş bir binada şiddet uygulayarak, öldürmekle tehdit etmiş ve bu olayı videoya kaydetmişti. Olayın 14 Mart'ta, erkek arkadaş meselesi nedeniyle yaşandığı iddia edilmişti. Görüntülerde şiddet uygulayan kız öğrencinin “Bir daha benim gezdiğim ortamda bulunursan seni öyle bir öldürürüm ki aklın şaşar.” şeklinde tehdit ettiği ortaya çıkmıştı. Kimlikleri tespit edilen ve kavgaya karışan kız öğrenciler dava okunarak serbest bırakılmıştı. (5)
19 Aralık 2024: Çavuşoğlu’ndan yoksulluğun vardığı boyutları ortaya koyan şok ifşaat… “Bu ülkede fakir insanlar vardır.” diyen Nazım Çavuşoğlu, beslenemediği için okulda bayılan öğrencilerden söz etti. (6)
28 Mart 2025: İrsen Küçük Ortaokulu'nda devam eden başörtüsü tartışması nedeniyle okula gelen Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı, Bakanlık Müdürü, Daire Müdürü ile okul öğretmenleri arasında tartışma yaşandı. Bu sırada okul müdürü baygınlık geçirdi. (7)
22 Eylül 2025: Sahte Diploma Değil, Utanç Belgesi… Kıbrıs Türk Sağlık ve Bilim Üniversitesi’nde (KTSBU) patlak veren sahte diploma skandalı, sadece bireysel ahlak sorunlarıyla açıklanamayacak kadar büyük ve sarsıcı bir meseledir. Son olarak Güzelyurt Mahkemesi’nde ortaya çıkan bilgiler, bu skandalın ne kadar derin ve sistematik olduğunu gözler önüne sermiştir. (8)
7 Ekim 2025: Öğrenci sayısı arttı, öğretmen eksikliği derinleşti. KTÖS Genel Sekreteri Maviş, ülkede 45 farklı ülkeden gelen öğrencilerin eğitim gördüğünü belirterek özel gereksinimli bireylerin ihtiyaçlarının da arttığını, buna rağmen okulların %47’sinde özel eğitim öğretmeni bulunmadığını söyledi. Maviş, okulların % 57’sinde de psikolojik danışman ve rehber öğretmen olmadığını sözlerine ekledi. Sınıfların kalabalıklaştığını vurgulayan Maviş, “Normalde 48 metrekarelik bir sınıfta 24 öğrenci olması gerekirken bugün 30-35 öğrenci giriyor. İlkokul çağındaki öğrencilerin %70’i sadece 27 okula sıkışmış durumda” dedi. (9)
Tüm bu sorunlar bir arada değerlendirildiğinde, eğitim sisteminin fiziksel güvenlikten pedagojik işlevselliğe, sosyal adaletten yönetsel istikrara kadar pek çok düzeyde kırılganlaştığı; bu kırılganlığın ise öğrenciler, öğretmenler ve toplum genelinde kaygı, güvensizlik ve travma yarattığı görülmektedir. Tek tek bakıldığında sıradan birer olay gibi görünse de bir araya geldiğinde ülkedeki eğitim krizinin ne kadar derin ve sarsıcı olduğu açıktır. Üniversitelerle dolup taşan, diplomalı insan sayısının hızla arttığı, özel kolejlerin çoğaldığı, çokça öğretmen ve akademisyenin yetiştiği bir ülkede bu çarpık tablonun gerisinde kalan manzara adeta bir enkazı andırıyor. Laik, demokratik ve bilimsel kamu eğitim ilkeleriyle bağdaşması mümkün olmayan, ‘bu kadarı da olmaz’ dedirten kronik, yapısal ve kökleşmiş sorunlarla yüz yüzeyiz.
Geçtiğimiz hafta sevgili Aslı Murat’ın televizyon programında açıkça itiraf ettim: Eğer siyaseten yetki sahibi değilsen –ki bugün yetki sahibi görünenlerin bile tüm güçlerini belli odaklara devrettikleri artık herkesin bildiği bir gerçek– bu ülkede hiçbir değişim ya da dönüşüm yaratamıyorsun. Okudukların, bilimsel emeğin, sahadaki çaban, gönüllülüğün, adanmışlığın; hepsi, sanki görünmez bir el tarafından sıfırla çarpılıyor. Bu farkındalık, hem ülkemdeki eğitimin gerçek yüzünü hem de bu düzende bireysel çabanın nasıl değersizleştirildiğini bana çok net gösterdi.
Bir Reform Raporunun Bana Düşündürdükleri
Aşağıdaki yazı, Kıbrıs’ın kuzeyinde eğitimbilim alanında çok güvendiğim ve örnek aldığım hocam Prof. Dr. Osman Cankoy tarafından kaleme alınan, CTP Eğitim Komitesi’nin Nisan 2020’de yayımladığı raporu (Eğitimde Çağdaş Yaklaşımlar ve Yeniden Yapılanma- Öneriler) paylaşmak, hatırlatmak ve çoğaltmak için oluşturulmuştur. Rapordaki bazı cümleler öylesine etkileyiciydi ki, onun üzerinde kendi düşüncemi oluşturup yorum yazmak oldukça zordu.
Yerel ve küresel koşullar, eğitimi toplumların gündeminde en üst sıralara yerleştirmektedir. Tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi… Eğitim sisteminden beklenen nihai amaç konusunda farklı görüşler öne sürülse de özünde üzerinde uzlaşılan hedef, iyi düşünen, problem çözebilen ve teknolojiyi kullanabilen bireyler yetiştirmektir. Ancak tüm bu nitelikler bile tek başına yeterli değildir; eğitimin esas gayesi, bireyin hayatını anlamlandırmasını ve mutlu bir insan olarak topluma katkı sunmasını sağlamaktır. Nitekim eğitimin hedefinin “mutlu insan yetiştirmek” olduğu perspektifi ihmal edildiğinde, gösterişli başarı istatistikleri veya teknolojiye hakim nesiller yetişse bile toplumsal kazanımlar sağlanamamaktadır.
Tarihsel deneyimler, eğitim sürecini rasyonel, hümanist ve barışçıl bir temelde ele almamanın bireysel ve toplumsal düzeyde yıkıcı sonuçlar doğurduğunu göstermiştir. Bilimsel bilgiyi kötüye kullanarak toplu kıyımlara varan tahribatlar gerçekleştiren zeki fakat etik değerlerden yoksun insanlar örneği, evrensel ahlak ve vicdan boyutunun eğitimde yeterince vurgulanmamasının bedelini ortaya koymaktadır. Bu nedenle eğitim, yalnız bilişsel becerileri değil, aynı zamanda evrensel etik değerleri ve empatiyi de kazandırmalıdır. Aksi halde, teknolojik gelişmişlik veya yüksek test skorları, barış ve mutluluk dolu bir toplum için tek başına yeterli olamamaktadır.
Almanya’da bir lise müdürü, her eğitim öğretim yılı başında öğretmenlerine şu mektubu gönderirmiş:
“Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim.
Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü.
İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odalarını,
iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocukları,
işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekleri,
lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanları gördüm.
Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum.
Sizlerden isteğim şudur:
Öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın.
Çabalarınız, bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin.
Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.”
Günümüz küresel düzeninde yaygın olan neoliberal yaklaşım, eğitimin insani ufkunu daraltmaktadır. Kapitalist değerlerin etkisiyle eğitim alanı, estetik ve yaratıcı bakış açısını körelten bir ticarileşmeye maruz kalmıştır. Özellikle Kıbrıs gibi küçük ölçekli toplumlarda, neoliberal küreselleşmenin etkisiyle öğrencinin “müşteri”, okulun ise “market” olarak görüldüğü bir düzen hüküm sürmektedir. Eğitim kurumlarının birer ticari işletme gibi yapılandırılması, öğrencileri müşteriye dönüştürerek eğitimin özgür ve eleştirel birey yetiştirme misyonunu gölgelemektedir. Neredeyse bir moda haline gelen özel okul ve dershane furyası, eğitimde fırsat eşitsizliğini derinleştirmekte; yüksek ücret ödeyebilenlerin ayrıcalık kazandığı, devlet okullarının ise kaynak ve nitelik açısından zayıfladığı ikili bir yapı oluşmaktadır. Eğitimin temel bir insan hakkı olduğu gerçeği unutularak piyasalaştırılması, özellikle dar gelirli ailelerin çocuklarını dezavantajlı duruma düşürmektedir.
Böylesi bir tabloda, kamusal eğitim sisteminin güçlendirilmesi ve piyasa mantığının dışında, eşitlikçi bir eğitim vizyonuna duyulan ihtiyaç açıktır. Her çocuğa, sosyoekonomik arka planından bağımsız şekilde kendi potansiyelini gerçekleştirme fırsatı sunan bir yaklaşım benimsenmelidir. Eğitimi “tüketilecek” bir meta değil, toplumsal gelişim ve demokratik vatandaşlık için bir kamusal yatırım olarak gören bir paradigma değişimine gidilmelidir.
Bilgi ve İçerik Boyutu: Nicelikten Nitelikli Öğrenmeye
Bilgi çağında eğitim sistemlerinin en büyük sorunlarından biri, müfredatın aşırı bilgi yüküyle doldurulmasıdır. Dijital devrimle birlikte insanlığın bilgi birikimi görülmemiş bir hızla katlanarak artmaktadır; öyle ki bazı hesaplamalar dünya üzerindeki bilginin yaklaşık her yılda bir, ikiye katlandığını göstermektedir. Bu durum, geçmişin “her şeyi bilen insan” idealinin artık geçersiz olduğunu kanıtlamıştır. Bir öğrenciden herhangi bir alanda mevcut tüm detayları ezberleyerek zihninde depolamasını beklemek ne akılcıdır ne de insancıldır. Ne var ki geleneksel eğitim anlayışında hâlâ öğrenci pasif bir “bilgi kabı” olarak görülmekte ve öğretmen merkezli aktarılan içeriği aynen alıp saklaması istenmektedir. Bu yaklaşım, günümüz koşullarında hem uygulanamaz hale gelmiştir hem de genç nesillerin öğrenme motivasyonunu köreltmektedir.
Oysa modern eğitim yaklaşımı, “çok bilgi” yerine “doğru ve işe yarar bilgi”ye odaklanmayı ve öğrenciyi bilgiyi etkin kullanabilen bir birey olarak yetiştirmeyi hedeflemelidir. Eğitim programları niceliksel olarak şişirilmek yerine, daha az ama daha nitelikli, kavramsal ve genel geçer bilgileri öne çıkarmalıdır. Böyle bir sadeleşme, öğrencilere her şeyin yüzeysel öğretildiği bir ortam yerine temel ilkeleri derinlemesine kavrama fırsatı verecektir. Elbette en önemlisi, öğrencilere bilgiye nasıl ulaşacakları, onu nasıl yönetecekleri ve nasıl yeni bilgi üretebilecekleri öğretilmelidir. Bugün bilginin büyük bölümüne birkaç tıkla erişilebildiği için eğitimde esas değer kazanan, bilgiyi bulma, analiz etme, eleştirel değerlendirme ve onu problem çözümünde uygulayabilme becerisidir. Öğrenciler ezber deposu olmak yerine, öğrenmeyi öğrenen, değişime uyum sağlayan ve bilgiye karşı meraklı ve cesur bireyler olarak yetiştiğinde eğitim amacına ulaşacaktır. Bu da müfredatın yapısının içerik yığını olmaktan çıkıp, yaşam boyu öğrenmeyi teşvik eden esnek bir öğrenme ekosistemine dönüşmesiyle mümkün olabilir.
Yeterlikler ve Öğretim Süreçleri: Aktif Beceriler İçin Yeni Pedagoji
21. yüzyıl eğitim söyleminde yeterlikler kavramı, merkezi bir yer tutuyor. Günümüz eğitim dokümanlarında hemen her branş için problem çözme, yaratıcı düşünme, eleştirel akıl yürütme, etkili iletişim ve iş birliği gibi çağdaş yeterlikler listeleniyor. Kâğıt üzerinde son derece akılcı görünen bu beceriler, ne yazık ki sınıf içi uygulamada aynı ölçüde hayat bulamıyor. Test odaklı ve müfredata yetişme telaşlı geleneksel ders ortamı, öğrencilerin bu yüksek düzey becerileri gerçek hayatta kullanarak geliştirmesine pek fırsat vermiyor. Nitekim özellikle sınav başarısına kilitlenmiş eğitim sistemlerinde öğretmenler zamanlarının büyük bölümünü test çözme tekniklerine ve ezberletmeye ayırmak zorunda kalıyor. Eleştirel tartışma, araştırma, yaratıcılık gibi “aktif” öğrenme unsurları ise geri plana itiliyor. Eğitimbilimcilerin “Otur, al, doldur, unut” modeli diye eleştirdiği bu durum, öğrencilerin düşünme ve üretme kapasitesini körelterek kâğıt üstündeki yeterlik hedeflerini fiilen pasifleştirmektedir.
Öğrenme deneyiminin niteliğini yükseltmek için öğretim yaklaşımında köklü bir değişim şarttır. Geleneksel tek yönlü bilgi aktarımı anlayışı, tüm öğrencileri birbirinin aynı varsayan bir kalıba sokmaktadır. Oysa her öğrencinin ilgi alanları, öğrenme stili ve hızı farklılık gösterir; bir sınıfta uygulanan tek tip yöntem kimine uyarken kimine ket vuracaktır. Ülkemizde halen yaygın olan “öğrenciyi doldurulması gereken boş kap, öğretmeni onu bilgiyle dolduran kaynak” anlayışı hem pedagojik olarak sakıncalı hem de verimsizdir. Bunun yerine, öğrenciyi merkeze alan; onun aktif katılımını ve keşfederek öğrenmesini sağlayan yöntemler benimsenmelidir. Öğretmenin rolü, bilgi aktaran otorite olmaktan çıkıp rehberlik eden ve öğrenmeyi kolaylaştıran bir lidere evrilmelidir. Eğitim süreci, her bireyin kendi hızında ve kendi merakının peşinde öğrenmesine imkân tanıyacak esneklikte tasarlanmalıdır. Nitekim araştırmalar, öğrencilerin derse aktif katılımını sağlayan etkileşimli yöntemlerin, geleneksel pasif dinlemeye kıyasla çok daha güçlü öğrenme çıktıları ürettiğini göstermektedir. Tartışma, proje geliştirme, deney yapma, grup çalışması gibi etkileşimli ve uygulamalı pedagojik stratejiler, kâğıt üzerinde arzulanan yeterliklerin öğrencide gerçekten içselleştirilmesine olanak tanır. Öğrenci artık edilgen bir alıcı değil, öğrenme sürecinin öznesi haline geldikçe yaratıcı düşünme, problem çözme ve diğer beceriler de anlam kazanacaktır.
Ölçme ve Değerlendirme: Cezalandırıcı Düzenekten Öğrenmeyi Destekleyen Sürece
Eğitim sisteminin en tartışmalı boyutlarından biri, öğrenci başarısının nasıl ölçüldüğü ve değerlendirildiğidir. Geleneksel yaklaşımda ölçme-değerlendirme adeta öğrenciyi “hatalarından yakalayarak” cezalandırmaya dayalı bir eleme mekanizması gibi çalışmaktadır. Sınavlarda genellikle öğrencinin ne bildiğinden çok neyi bilmediğine odaklanılır; yanlış veya eksik bilgiler üzerinden puan kırılarak başarı seviyeleri belirlenir. Oysa böylesi bir sistem, öğrenmenin gelişimine katkı sunmaktan ziyade öğrenciye kaygı ve başarısızlık korkusu aşılar. Nitekim bir öğrencinin sınav kâğıdında bizim istediğimiz cevapları mükemmelen yazıp iki gün sonra tamamını unutması, mevcut düzeni pek rahatsız etmemektedir. Öğrenciye “Fenle ilgili ne biliyorsan anlat” demek yerine, neyi bilmediğini yüzüne vuran bir ölçme anlayışı hâkimdir. Bu tablo, öğrenciyi öğrenme sürecinde desteklemek bir yana, hatalarını asgariye indirip sırf sınavı geçmeye odaklanmaya itmektedir. Daha da vahimi, 10-11 yaşındaki bir çocuğa tek bir sınava bakarak akademik geleceğinin biçildiğini söylemek ne bilimsel, ne insani, ne de demokratik bir yaklaşımdır. Böylesine erken yaşta uygulanan yüksek riskli sınavlar, öğrencinin yaratıcı düşünme ve öğrenme arzusunu neredeyse sıfırlamaktadır.
Çağdaş eğitim anlayışı, ölçme-değerlendirmenin amacını sıralama yapmak veya not vermek değil, öğrenmeyi geliştirmek olarak yeniden tanımlamaktadır. Ölçme araçları, öğrencideki öğrenme eksiklerini ve kavram yanılgılarını tespit edip öğretime buna göre yön vermek için kullanılmalıdır. Bu bağlamda daha sık, sistematik ve biçimlendirici (formatif) değerlendirmelere ağırlık verilmesi önerilmektedir. Öğrenciye sürekli geribildirim sunan, hatalarını telafi etme ve ilerleme fırsatı veren bir değerlendirme kültürü yerleşmelidir.
Ne yazık ki mevcut sınav odaklı düzende, müfredatta vurgulanan o “problem çözme, yaratıcı düşünme” gibi olumlu yeterliklerin hiçbiri yapılan testlerde ölçülmemektedir. Bu durumda öğretmenler de ister istemez sınıf içi etkinliklerini, öğrencinin gerçek becerilerini geliştirmekten ziyade sınavlarda çıkacak soruların çözümüne yoğunlaştırmaktadır. Sonuç olarak ölçme sisteminin bu hâli, eğitimde kaliteyi olumsuz etkilemekte ve toplumsal yapının güçlenmesini zedelemektedir. Sınav başarısına endeksli yaklaşım, öğrencilerde “hata yapmaktan kaçınma” güdüsünü besleyerek öğrenme cesaretini kırmakta; bir performans yarışına dönüşen okul iklimi, öğrencilerin içsel motivasyonla öğrenme (ustalık hedefi) kültürünü zedelemektedir.
Değerlendirme paradigmasında kökten bir değişim ihtiyacı açıktır. Okul, sınıf geçme ve merkezi sınav eksenli bir sistem yerine, her bir öğrencinin sürekli bireysel gelişimini izleyen, yönlendiren ve destekleyen bir değerlendirme anlayışı benimsenmelidir. Somut olarak, kâğıt-kalem testleri yerine öğrencilerin proje çalışmaları, performans ödevleri ve ürün dosyaları üzerinden değerlendirilmesi teşvik edilmelidir. Öğrenme sürecine odaklanan sözlü sunumlar, araştırma projeleri, grup etkinlikleri gibi alternatif yöntemler, öğrencinin farklı yeterliklerini sergileyebilmesine imkân tanır. Değerlendirme sonuçları yalnızca karne notu olarak kalmamalı; her öğrenciye güçlü ve zayıf yönleri hakkında zengin bir geribildirim sağlanmalı, bu veriler öğrenci, öğretmen ve velilerle paylaşılmalıdır. Böylelikle ölçme-değerlendirme, öğretmeni de kendi öğretimini gözden geçirmeye sevk eden bir araç işlevi görecektir. Yeni yaklaşımda değerlendirme, öğretimin ayrılmaz bir parçası olarak hem öğrencinin hem de eğitim programının gelişimine ışık tutar hale gelmelidir. Özetle, sınav odaklı yarışmacı sistemden süreç odaklı ve çok boyutlu bir değerlendirme modeline geçilmelidir. Sonuç merkezli not verme yerine, öğrencinin becerilerini ve bütüncül gelişimini izleyen bir değerlendirme yapısı kurulmalıdır. Bu yapıda değerlendirme, öğrencinin ilerlemesini anbean takip eden, eksikleri giderici müdahalelere fırsat tanıyan dinamik bir süreç olacaktır. Ayrıca dijital teknolojilerin sunduğu imkânlarla, ölçme sonuçları anlık olarak analiz edilip öğrenme platformlarına entegre edilebilir. Dolayısıyla ölçme-değerlendirme anlayışı 21. yüzyılın dijital ve kişiselleştirilmiş eğitim modeline uyum sağlayacak şekilde evrilmelidir.
Eğitimin Sosyal ve Yönetsel Boyutu: Toplumsal Eşitlik ve Dijital Vizyon
Eğitim olgusunu yalnızca okul binası ve ders programlarından ibaret görmek yanıltıcıdır. Aslında eğitim, aileden iş dünyasına, sivil toplumdan kamu kurumlarına kadar geniş bir ekosistemin ortak çabasını gerektirir. Bireyin okulda edindiği kazanımlar, gerçek anlamını toplumsal pratik içinde bulur; başka bir deyişle, öğrenmenin realitesi birey ve toplum etkileşimiyle şekillenir. Bu nedenle okulun aile, toplum ve çevre ile sürekli iletişim ve iş birliği halinde olması kritik önem taşır. Velilerin ve yerel toplulukların okula aktif katılımı, öğrencilerin akademik performansını belirgin biçimde iyileştirmekte, onlara daha güçlü bir destek ağı sunmaktadır. “Bir çocuğu yetiştirmek için bir köy gerekir” atasözündeki gibi, eğitim süreci ne kadar paydaşlı ve katılımcı olursa, o kadar sağlıklı sonuçlar vermektedir. Kıbrıs özelinde de okul, aile, üniversite, özel sektör ve sivil toplum örgütleri arasında dayanışma ve iş birliği kültürünün geliştirilmesi, eğitim kalitesini ve toplumsal desteği artıracak en önemli unsurlardan biridir.
Eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak ve her bireye nitelikli öğrenim imkânı sunmak adına atılması gereken temel adımlar vardır:
Kaynak ve finansman: Eğitimin gelişimini sürdürmek ve ihtiyaçları karşılamak amacıyla çeşitli yardım, bağış ve destek mekanizmalarıyla fon yaratma yoluna gidilmelidir. Kamusal eğitime yapılan yatırım, toplumun geleceğine yapılan yatırımdır; bu nedenle eğitim finansmanında tüm paydaşların katkısını teşvik eden bir yapı kurulmalıdır.
Okullaşma ve altyapı: Ülkenin okul ihtiyacı profili planlı şekilde hazırlanarak her bölgenin okul erişimine sahip olduğundan emin olunmalıdır. Stratejik planlama ile artan nüfus ve değişen bölgesel ihtiyaçlara göre okul inşası ve altyapı iyileştirmeleri zamanında yapılmalı, fiziki kapasite sorunları giderilmelidir.
Kalite ve eşitlik: Benzer eğitim kademesindeki okullar arasındaki başarı ve imkân farklılıklarını azaltmaya yönelik iyileştirme programları uygulanmalıdır. Özel okullar ile devlet okulları arasındaki makasın açılmaması için devlet okullarının altyapı, donanım ve insan kaynağı açısından desteklenmesi; dezavantajlı bölgelere yatırımlar yapılması gereklidir.
Zorunlu eğitim süresi: Eğitimin bir hak olduğu ilkesiyle, zorunlu eğitim kademeli olarak 18 yaşa (yani en az 12 yıla) yükseltilmelidir. Dünyada ülkelerin sadece %70’inde en az 9 yıl eğitim yasal olarak zorunlu iken, pek çok gelişmiş ülke bu süreyi 12 yıla çıkarmıştır. Kıbrıs’ta da çağın gereği olarak tüm gençlere ücretsiz ve zorunlu eğitim imkânı tanıması, toplumsal ilerleme ve fırsat eşitliği adına şarttır. Öte yandan, dijital çağda eğitimin sosyal boyutu teknolojik boyutla iç içe geçmiştir. COVID-19, dijital öğrenme altyapısının eğitimde süreklilik ve kapsayıcılık için ne denli yaşamsal olduğunu gözler önüne sermiştir. Bu bağlamda Kıbrıs Türk eğitim sistemi de dijital dönüşümü yakalamak zorundadır. Eğitimin zaman ve mekân sınırlılığını aşabilmesi için uzaktan ve çevrimiçi öğrenme olanaklarıyla desteklenmesi gereklidir. Her okulun fiziksel ve teknolojik altyapısı çevrimiçi eğitime uygun hale getirilmeli; öğrenci ve öğretmenlerin etkin şekilde kullanabileceği dijital eğitim materyalleri geliştirilip sunulmalıdır. Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde çevrimiçi eğitim imkânlarını geliştirebileceği ve çeşitli dijital materyaller tasarlayıp üretebileceği komisyon ve kadrolar oluşturulması gerekmektedir. Dijital inovasyonlar, UNESCO’nun da vurguladığı üzere, eğitimde kapsayıcılığı ve kaliteyi artırmak için büyük bir fırsattır ancak insan odaklı ve etik bir yaklaşımla hayata geçirilmelidir. Teknoloji, eğitimin insani ve sosyal hedeflerine hizmet eden bir araç olarak konumlandığında, coğrafi veya sosyoekonomik engellerin eğitime erişimde yarattığı uçurumlar da daralacaktır.
Son olarak, eğitim sisteminin yönetsel boyutunda insan kaynağının niteliği belirleyicidir. Öğretmenlerin yetiştirilmesine ve mesleki gelişimine azami önem verilmelidir; öğretmen niteliğini artırmak için hizmet içi eğitimlerin uygulamalı ve sürekli hale getirilmesi, yurt dışındaki başarılı eğitim modellerinin yerinde gözlemlenmesi gibi adımlar atılmalıdır. Okullarda deneyimli ve alanında uzman bazı öğretmenlerin “mentor öğretmen” unvanıyla görevlendirilip meslektaşlarına rehberlik etmesi, öğretim kalitesini yükseltecektir. Ayrıca öğretmen, okul yöneticisi ve hatta velilerin dahi belli aralıklarla eğitilmesi; gelişen pedagojik yaklaşımlar ve etkili iletişim konusunda donanımlı kılınması gerekmektedir. Okul müdürleri ise birer bürokrat-idareci olmaktan çıkıp okullarında öğrenme ve gelişim vizyonuna öncülük eden eğitim liderleri haline gelmelidir. Eğitim yöneticilerinin pedagojik liderlik rolünü üstlenmesi, okullarda yenilikçi uygulamaların hayat bulmasını ve öğretmenlerin desteklenmesini sağlayacaktır. Bunun yanında, merkezi eğitim yönetiminde de bilimsel veriye dayalı karar alma kültürü yerleşmelidir. Bakanlık bünyesinde AR-GE ve proje birimleri kurulmalı; akademisyenlerin de desteğiyle veriye dayalı politika üretme kapasitesi geliştirilmelidir. Eğitim teknolojileri ve ölçme-değerlendirme gibi uzmanlık gerektiren alanlarda danışma kurulları oluşturularak uygulamaların sürekli izlenmesi ve iyileştirilmesi sağlanmalıdır. Böylesi katılımcı ve öğrenen bir yönetim yapısı, paydaşların yaşadığı kronik sorunlara çözüm üretme noktasında daha esnek ve yenilikçi olacaktır.
Sonuç
Eğitimde yeniden yapılanma ihtiyacı, yalnızca Kuzey Kıbrıs’ın değil, küresel ölçekte tüm toplumların yüzleştiği bir gerçektir. Mevcut neoliberal ve geleneksel yaklaşımlar, öğrenciyi bir istatistik veya müşteri olarak gören dar bakış açılarıyla sürdürülemezliğini her geçen gün daha fazla belli etmektedir. Oysa eğitim, özünde toplumsal bir dönüşüm ve insan gelişimi projesidir. Yukarıda tartışılan bilgi-içerik, yeterlikler, pedagojik süreçler, değerlendirme yöntemleri ve sosyal-yönetsel boyutlara ilişkin reformlar, bu projeyi çağın gereklerine uygun şekilde yeniden tasarlamaya yöneliktir. Amaç, her bir bireyin potansiyelini gerçekleştirebildiği, yaratıcı ve eleştirel düşüncenin filizlendiği, öğrenmenin ömür boyu süren bir macera olarak benimsendiği bir eğitim ortamı yaratmaktır.
Böylesi bir vizyonda öğrenci, tüketim toplumunun pasif bir nesnesi değil, bilgi üreten, değer yaratan aktif bir özne haline gelecektir. Öğretmen, ezberi ölçen sınavların gölgesinde kalmadan gerçek bir öğrenme rehberi rolünü üstlenecektir. Okul, duvarlarının ötesine geçerek aile ve toplumla bütünleşmiş bir öğrenme merkezi kimliği kazanacaktır. Eğitim politikaları, piyasa beklentilerinin ötesinde, demokratik bir toplumun ve sürdürülebilir bir ekonominin temellerini atmayı hedefleyecektir. Son tahlilde, mutlu bireylerden oluşan bir toplum idealine ulaşmanın yolu eğitimden geçmektedir. Eğitimde atılacak cesur adımlar, bugün yerel düzeyde hissedilen pek çok sorunun küresel ölçekte de çözümüne katkı sunacaktır. Zira evrensel deneyimin gösterdiği üzere, insanı merkeze alan, eleştirel aklı ve adaleti rehber edinen bir eğitim sistemi, geleceği inşa etmenin en güçlü aracıdır.
Kaynakça
Yazıda sunulan gazete yazılarının erişim bağlantıları
(2) https://www.mhahaber.com/erenkoy-lisesinde-sular-altinda-kalan-bolgeye-parke-doseniyor
(3) https://www.yeniduzen.com/22-ogretmen-ogretmenler-gununde-mahkemede-utanin-168158h.htm?utm_source
(4) https://www.gundemkibris.com/ders-kitaplari-mahkemelik-oldu
(5) https://www.halkinsesikibris.com/siddet-magduru-ogrenci-korumaya-alindi
(6) https://giynikgazetesi.com/cavusoglundan-yoksullugun-vardigi-boyutlari-ortaya-koyan-sok-ifsaat/
(7) https://www.halkinsesikibris.com/gerici-zihniyet-dayatmada-israrli
(8) https://noktakibris.com/yazarlar/dervis-dogan/sahte-diploma-degil-utanc-belgesi/
(9) https://kibrisobjektif.com/mavis-ogrenci-sayisi-artti-ogretmen-eksikligi-derinlesti/?utm_source
Yazıyı güçlendiren bilimsel okuma ve kaynaklar
Bayram, A. (2018). The reflection of neoliberal economic policies on education: Privatization of education in Turkey. European Journal of Educational Research, 7(2), 341-347.
Medium-Future of School-4.0 Schools (2025). “Do Schools Limit Creativity? Let's Look at Data in 2025”. https://medium.com/future-of-school/do-schools-limit-creativity-lets-look-at-data-in-2025-6e7749db60fb
SEG Measurement New Hope, PA (2014). The Challenge of Modeling 21st Century Learning, https://files.sld.cu/bmn/files/2014/07/the-challenge-of-modellng-21st-century-learning.pdf#:~:text=But%2C%20a%20modern%2021st%20century,that%20has%20taken%20center%20stage
UNESCO (2025). What you need to know about the right to education. https://www.unesco.org/en/right-education/need-know#:~:text=Around%20244%20million%20children%20and,which%20two%20thirds%20are%20women
UNESCO (2024). What you need to know about digital learning and transformation of education. https://www.unesco.org/en/digital-education/need-know#:~:text=Digital%20technology%20has%20become%20a,open%20and%20resilient%20learning%20systems
Yıldız, N. (2008). Neoliberal küreselleşme ve eğitim. Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi, (11), 13-32.


















