1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Kritik Zamanlarda Dezenformasyon Sorunu
Kritik Zamanlarda Dezenformasyon Sorunu

Kritik Zamanlarda Dezenformasyon Sorunu

Gerçekliğin varlığından şüphe duyduğumuz, dikkatlerimizin saniyelerle ölçüldüğü mobil cihazlar çağında, neyin enformasyon neyin dezenformasyon olduğu hakkında fikrimizin aynı anda hem olup hem de olmadığı bir dünyada yaşıyoruz

A+A-

Hakan Karahasan
[email protected]

Medya gerçekliğin aynası mıdır, yoksa onu çarpıtan bir ortam mı? Elbette bu soru yeni bir soru değil ve kesin bir cevap vermek de o kadar kolay değil. Bu yazıda, yakın geçmiş ve zor günlerden geçmekte olduğumuz bu günlerde, bilinen bir soruyu tekrar gündeme getirmek ve böylece, üzerine biraz daha düşünme fırsatı yaratmak amacındayım, o kadar.

            Hakikat sonrası (post-truth) durumunu yaşadığımızdan beri, enformasyon, dezenformasyon, propaganda gibi sözcükler gündelik dilde daha fazla kullanılır oldu. Bu sözcüklerin anlamlarını bilerek kullanıp kullanmadığımız sorusu önemli. Ancak okumakta olduğunuz yazıda bu sözcüklerin anlamlarının ne olduklarını ve var olan sorun ile nasıl başa çıkılması gerektiğini yazmayacağım, keza bu konuda kısa bir internet araştırması ile değişik kaynaklar bulmak son derece kolay. Onun yerine, kritik zamanlarda (örn., savaş) dezenformasyonun (ya da propagandanın, ancak ikisi birbirinden farklı, onu hatırlamakta fayda var) neden ciddi bir sorun olduğu üzerine bazı düşünceler paylaşacağım.

            “Postmodernizm ve Televizyon” adlı yazısında John Fiske, modernizmde medya ve gerçeklik ilişkisine bakıldığında, bir gerçeklik algısının olduğunu ve özellikle Marxist açıdan bakıldığında var olan gerçekliğin temsil ve taklit edilirken çarpıtıldığına dair örnekler verirken, postmodernizm ile birlikte tutarlı anlatıların (ya da “büyük anlatıların”) yerini birbiriyle tutarlı bir bağlantı gerektirmeyen parçaların aldığını televizyon örneği üzerinden anlatmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, televizyon, dijital dünyanın gelmiş olduğu aşamanın bir ön aşaması olarak düşünülebilir. Televizyon, “doğası gereği” parçalı anlatılara sahip, eğlencenin ve dikkat çekmenin program içeriklerinin ve/ya anlatıların kendisinden daha önemli olduğu bir araç olarak tanımlanabilir (krş. Neil Postman, Televizyon Öldüren Eğlenece). Diğer bir deyişle, bir nevi Marshall McLuhan’ın biçimin içerikten daha önemli olabileceği iddiasını destekleyen bir araç olarak televizyonun, formundan ötürü, mesajın içeriğinden çok görüntünün önemli olduğu bir araç olarak öncelikle anlık dikkatimizi çekme amacı güden, sonrasında görsel açıdan bizleri cezbetmesi üzerinden mesaj iletmeye çalışan bir araç olduğu iddia edilebilir.

            Yaşamakta olduğumuz dijital dünya ise, bir bakıma, postmodern dünyanın bir tezahürü. Gerçekliği, Jean Baudrillard’ın deyişiyle çoktan yitirmiştik zaten (onun “Sümülakrlar ve Simülasyon” adlı yazısını okuyanlar hatırlayacaktır). Bugünün dijital dünyası ise, olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler duyduğumuz gerçekliği parçalamakla kalmayıp, enformasyonun neredeyse ışık hızında yayılmasına olanak tanırken, algoritmaların işin içine girmesiyle, görünür/ulaşılabilir olma noktasını başka bir seviyeye taşıdı. Artık görünür olmak, “algoritmaların insafına kalmış” durumda. “Algoritmaların insafı” da big-tech denilen şirketlerin çıkarları ile bağlantılı.  

            Kısacası, gerçekliğin varlığından şüphe duyduğumuz, dikkatlerimizin saniyelerle ölçüldüğü mobil cihazlar çağında, neyin enformasyon neyin dezenformasyon olduğu hakkında fikrimizin aynı anda hem olup hem de olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. “Yankı odaları”nda yaşamlarımızı belli bir konfor içerisinde sürdürürken, neyin enformasyon neyin dezenformasyon olduğunu tartışadururken, dikkatimizi arada bir aracın kendisine de yöneltmek gerekiyor. Bugün McLuhan’ın “araç iletidir (the medium is the message)” sözü üzerine kafa yorarken, teknolojik determinist olmadan aracın içeriği ve algılarımızı nasıl etkilendiğini, aynı zamanda aracın gerçeklik algımızla nasıl da oynadığını göz önüne getirirken, aracın sanıldığı kadar da masum olmadığını düşünmek özellikle kritik günlerde önemli.

            Toparlamak gerekirse, dezenformasyondan bahsetmek demek, aynı zamanda doğru ve yanlışın olduğunu iddia etmek anlamına da geliyor. Yanlış olan ya da doğru olmayan, enformasyon değil, dezenformasyondur, çünkü amacı insanları bilgilendirmek değil, olmayan bir şeyi olmuş gibi algılamalarını sağlamak ve böylece kendi tarafının haklılığı konusunda onları ikna etmektir. Birçoğumuzun, içinden geçmekte olduğumuz bu zor ötesi günlerde, okuduğumuz, izlediğimiz, dinlediğimiz herhangi bir “haber”in doğru olup olmadığını sorgulayacak ne zamanı ne de enerjisi var. Tam da bu noktada, hayatlarımızın önemli bir parçası olan haberlerin kim(ler) tarafından oluşturulduğu, ne amaç(lar)la paylaşıldığı, hangi kanallardan paylaşıldığı ve kim(ler)e hitap ettiği üzerine birkaç saniyeden fazla düşünmek, anlık hezeyanlara kapılmamızı engelleyebileceği gibi, aynı zamanda yaşamlarımızın başat unsuru olan hızı azaltmayı, zor da olsa, bir nebze de olsa sağlayabilirse, olaylara biraz daha “soğuk” yaklaşabilmeyi, böylece, birçoğumuzun terk ettiği ama özellikle kritik zamanlarda olayları farklı açılardan değerlendirebilmemiz için önemli fırsatlar ortaya koyabilir.

Bu haber toplam 382 defa okunmuştur
Gaile 525. Sayısı

Gaile 525. Sayısı