1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Tarih 'yalakalarla' doludur!
Tarih yalakalarla doludur!

Tarih 'yalakalarla' doludur!

Kıbrıs sorununun çözüm süreci ile ilgili olarak BM Genel Sekreteri’nin Cenevre Zirvesi sonrasında verdiği “EKİM’de yeni bir zirve ve yıl sonuna doğru Uluslararası Konferans toplanması” hedefine doğru, günler ilerledikçe olumsuz ola

A+A-




Kıbrıs sorununun çözüm süreci ile ilgili olarak BM Genel Sekreteri’nin Cenevre Zirvesi sonrasında verdiği “EKİM’de yeni bir zirve ve yıl sonuna doğru Uluslararası Konferans toplanması” hedefine doğru, günler ilerledikçe olumsuz olaylar da artmaya başladı.
Bunlar;
A: Kuzeyde siyasi karmaşa.
B: Güneyde siyasi kriz.
C: Gaz ve petrol gerginliği
Kuzeyden başlayalım.


A) Kuzeyde siyasi karmaşa


Çok ilginçtir, BM Genel Sekreteri’nin çağırdığı Cenevre zirvesi sonrası, ilk anda kuzeyde doğan iyimser hava yerini kısa sürede sert rüzgarların estiği bir ortama bıraktı. Cenevre sonrası gerçekleşen Sayın Davutoğlu’nun KKTC ziyaretinde, 2012 Temmuzunda Kıbrıs’ın AB dönem Başkanlığı’nın, Birleşik Federal Kıbrıs ile şekillenmesi gibi çok olumlu açıklamalar yapılmıştı. Ancak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 20 Temmuz ziyaretine gelmeden, Kıbrıs Türk basın mensuplarına dönük yaptığı oldukça sert açıklamalar ortalığı gerdi. Başbakan’ın Kıbrıs ziyaretinde her ne kadar “Federal Çözüm”e vurgu yapan konuşmasına ve törendeki sözlerine, 2004 referandumundaki “ Evet” sonucuna dönük olumlu görüşler ifade etse de, bu hava dağılmadı..

 Ancak ilginçtir ki 2004 Referandumu’nda “hayır” oyu kullanan ve o dönemde ve sonrasında da Erdoğan’a karşı Türkiye’deki “ulusal solcular ve milliyetçilerle” birlikte saf tutan kuzeyin statükocuları; “evet” söylemine dönük ifadeleri Erdoğan’ın yanında müstehzi bir eda ile alkışlarlarken, onun bu topaklarda “evet”in çıkmasına en büyük katkıyı yapan Kıbrıs Türk barış, demokrasi ve emek güçlerine dönük sert ifadelerini de avuçları patlarcasına destek verdiler.
Erdoğan’ın bir askeri darbe ile devrilmesine dua eden statükocular ve 2007 seçimlerinde seçimi kaybedeceği umudu ile araba konvoyları hazırlayan ve Sarayönü Meydanı’nda ses tertibatı hazırlayanlar, bu sert söylemlerde onu alkışlarken, “evet’in” çıkmasının öncüleri ise polis dayağı yedi.


Bir de tarihe bakalım

Belki bilmezler diye anlatalım. Türkiye’deki 1957 seçimlerinde rahmetli Adnan Menderes’in başkanlığındaki DP büyük bir başarı elde etmişti. Bu başarıdan sonra güçlü iktidarı ile Menderes, 1958 sonu ve 1959 başlangıcından sonra, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti antlaşmalarını yapmıştı. O güne kadar rahmetli Adnan Menderes’i yere göğe koymayan TMT’nin anlı şanlı ekipleri ise bu antlaşmanın yapıldığı açıklanınca, Lefkoşa’da büyük bir protesto gösterisi yapmışlar ve “satıldık” nidaları arasında TC Elçiliği’ne saldırı teşebbüsünde bulunmuşlardı.

Meraklısına yazalım. Alın rahmetli değerli şairimiz, yazarımız ve düşün adamımız Özker Yaşın’ın üç ciltlik, “Nevzat ve Ben” kitaplarını okuyun. Okuyun ki 1960 askeri darbesine kadar okullarımızın adını Celal Bayar, Adnan Menderes olarak koyan, hatta tarihi Gönyeli’nin adını dahi, Menderes köyü olarak değiştirenlerin; 1960 darbesi olur olmaz, nasıl bir anda askeri darbecilerin destekçisi ve Menderes düşmanı kesildiklerini göresiniz. Bu ülkenin statükocularının “yalakalıklarına” aldanmayasınız.

Yani çözüm ile ilgili olarak BM Genel Sekreteri’nin verdiği ekim ve yıl sonu takvimi ifade edildikten sonra çok ilginçtir; Kıbrıs’ta çözüm dinamiğinin esas unsuru olacak olan Kıbrıs’taki ve Türkiye’deki statüko karşıtı güçler arasında ciddi gerginlikler yaşanıyor.

 

 

Bizim “sırat köprüsünü” geçecek sevaplarımız

Kıbrıs’ın kuzeyindeki ve Türkiye’deki statükocu güçler, 2002-2009 arasında asla başaramadıkları bir konuyu şimdi gülerek seyretmektedirler. Baksanıza onlar, Başbakan Erdoğan’ın Kıbrıs’taki konuşmasını, “ Denktaş’ın sözlerine ve görüşlerine dönmek” olarak takdim ettiler. Bu yüzden Başbakan Erdoğan , bir iki kere Kıbrıs sorununun çözüm siyasetinde bir değişiklik olmadığını vurguladı.

İşte bunun için Kıbrıs Türk barış güçleri kendi toplumsal varoluş mücadelelerini sürdürürken ve Türkiye Hükümeti’ne haklı eleştirilerini yaparken, boyun eğmeden, ama dil ve üslupta da statükocu güçlere benzeşmeden ve “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkelliğine de düşmeden, mücadeleyi akıl ve kararlılıkla sürdürmelidir. Yani, “sırat köprüsü “üstünde yürüme becerisini göstermeliyiz. Bu köprüyü hem aşma becerimiz, hem de” geçiş” için yeterli “ sevap” yükümüz geçmişimizde vardır.


B. Güneyde...

Peki güneyde? BM Genel Sekreteri’nin Cenevre zirvesi arkasından yaptığı açıklamalarından sonra güneyde, Hristofyas’a karşı hoşnutsuzluk tavırları gelişmişti. Ama o meşhur patlamanın ardından, bu güçler, olayı fırsat sayarak işi siyasi krize oynamaya dönüştürdü... Geçen yazılarımda bu konuda değerlendirme yapmış ve açıkça bu siyasi krizin, Kıbrıs sorunundaki son gelişmeler ve özellikle Ekimdeki zirve nedeni ile yaratıldığı değerlendirmesini yapmıştım. Şimdi bu çok daha açık görünüyor.

Bakın, bu gün güneyde Sayın Dimitris Hristofyas’a dönük olarak sürdürülen bu kampanyanın özü, 2008 ve 2009 döneminde kuzeyde, CTPBG’nin büyük ortak olduğu hükümete ve Cumhurbaşkanı Talat’a karşı sürdürülen kampanya ile müthiş bir benzerlik göstermektedir. Bu da dönüşümlü başkanlık ve çapraz oy meselesidir.

DİKO, EDEK, Kilise ve diğerlerinin Hristofyas’a dönük sürdürdükleri bu kampanyanın aynisini kuzeyde UBP ve DP ile diğer statükocu güçler, aynen, CTP ve Talat’a karşı sürdürmüşlerdi. .

Şimdi, güneydeki bu statükocu güçler, yaratılan bu siyasi krizi fırsat yaparak, Hristofyas’a, “bu öneriyi geri çek” şartını öne sürmeye başladılar. Bu aşamada tam da Ekim öncesi şimdi Hristofyas Meclis’te çoğunluğa sahip olmayan bir hükümet kurmak zorunda kaldı. Ciddi bir ekonomik krizin de yaşandığı ve buna dönük düzenleme ve tedbirleri de almak zorunda olacak olan bu hükümet, EKİM zirvesi öncesi Kilise, DİKO, EDEK, Evreko gibi bağnaz ve statükocu güçlerin karşı cephesi ile de yüz yüze gelecek. EKİM zirvesinde doğru giderken de “Al- Ver” süreçlerinde bu yüzden zorlanacak.

Kuzeyde ise bunu fırsat sayacak olan statükocularında çeşitli oyunları ile yüz yüze geleceğimiz açıktır. Nitekim basın haberlerine göre Cumhurbaşkanı Eroğlu fırsatı değerlendirerek dönüşümlü başkanlığı kabul ederken, Kıbrıs Türk tarafının başkanlıktaki süresini bir yıla düşürerek ve çapraz oy meselesini de Referandum meselesi haline döndüren bir öneri ortaya koymuşYine Tarihe Baş Vuralım

 Özker Yaşın’ın “Nevzat ve Ben” kitabını okuyun. Orada göreceksiniz ki 1960 antlaşmalarını yaparken aklı başında insanlar en fazla eleştiriyi, Kıbrıs Cumhuriyeti Ortak Bakanlar Kurulu’nda, Maliye, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarının Kıbrıslı Rumlara bırakıp, bunlardan biri yerine, Tarım, Sağlık ve Savunma Bakanlıklarının alınmasına dönük yaptıklarını göreceksiniz.

Şimdi, Cumhurbaşkanı Eroğlu dönüşümlü başkanlık ve çapraz oy meselesine duyduğu tepki ile ayni hatayı yapıyor. Çünkü bunların da içinde bulunduğu ve Talat’ın sunduğu o meşhur paketin diğer unsurları ise Bakanlar Kurulu sayısı ve Ortak Bakanlar Kurulu’ndaki Kıbrıs Türk temsilcilerin, yalnızca Dışişleri, Başkanlık veya Yardımcılığı ile değil, ama ortak Bakanlar Kurulu’nda diğer bakanlıklarda da temsilini öngören bir sayısal düzenlemeyi de içermekteydi.

Çapraz oy meselesini aşacak diye, hem dönüşümlü başkanlığın süresini bir yıla düşürüyor, hem de Bakanların sayısını tartışmanın dışına itiyor. 1960 hatasını bağnazlık nedeni ile tekrarlamak üzere.

İşte şimdi Sayın Hristofyas da 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce Talat’la görüşmeler de yakınlaşma sağlanan konuları imzalamamakla, hem bize zarar verdiğini, hem de bugün kendine karşı tuzak kuran güneyin statükocularına da fırsatlar yarattığını hiç olmazsa şimdi görmelidir.


Gaz meselesi de “tuzu biberi” oldu...

Evet, ekim ayı öncesi güneyde yaratılan bu siyasi kriz, Kuzeyde Kıbrıs Türk barış ve demokrasi güçleri ile AK Parti arasında oluşan gerginlik, çözüm dinamiğine vurulan esaslı  darbelerdir.

Ancak bunun “tuzu ve biberi” de vardır. Son dönemlerdeki, bu gerginliklerin altında gaz konusunun da yattığını artık açıkça görmek gerekiyor. Çünkü güneyde de açıkça 1 EKİM’de ABD’li şirketin sondaj için ilk adımı atacağı açıklandı. Geçen haftalardaki yazımda, Erdoğan’ın Kıbrıs’taki sert söyleminin gerisinde yatan faktörlerden birinin de Yunanistan Cumhurbaşkanı’nın İsrail ziyareti ile de bütünleşen bir tepki ile bu gaz meselesi olduğunu yazmıştım.

Ayrıca ekim de BM’nin yeni zirve ve yıl sonunda da taraflara uluslararası konferans çağrısında bulunduğu bu dönemde bir başka gelişme daha yaşanmaktadır. Bu da Orta Doğu’da yaşanan ve ismine “Arap Baharı” denen, ama daha ne çiçek açacağı belli olmayan süreçtir. Şimdi bu karışık ve özellikle son zamanlarda komşumuz Suriye de gelişmelerin de çok sertleştiği ve Suriye’ye dönük uluslararası güçlerin de sertleşmeye başladığı, hatta müdahale söylemlerinin dilendirildiği günümüzde yaşananların EKİM sürecine dönük çok olumlu etki yaratacağını düşünmek zordur.

 Çünkü ABD, Fransa, İngiltere ve NATO’nun Suriye’ye dönük sert tavır ve hatta müdahale etme ifadelerinin dile getirildiği bu aşamada, akılımızdan 2004 hiç çıkmamalıdır. Hatırlardadır, 2004 Referandum sonrası, Irak krizi gelişmiş ve ABD askeri müdahalesi ile işgal gerçekleşmişti. İşte bu olay o güne kadar BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi arasında Kıbrıs sorununun çözümüne dönük oluşan olumlu havayı dağıtmıştı. Rusya, Çin ve Fransa ile İngiltere ve ABD arasında bölgeye dönük rekabet depreşmişti. Türkiye ile de batılı büyük güçler arasında o güne kadar oluşan ılımlı hava, yerini, gerginliklere bırakmıştı. BM Genel Sekreteri’nin 2004 sonrası hazırladığı rapor, bu gerginlikler nedeni ile BM Güvenlik Konseyi’nde onaylanmamış ve Papadopulos’un statükocu anlayışı ile kuzeyin statükocuları bundan çok yararlanmıştı.

 Şimdi, Suriye meselesinden ötürü BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi arasında yine kamplaşma ve Orta Doğu’ya dönük rekabet ortamı geliştir. Bundan Türkiye’nin ve kuzeyin statükocularının BM Genel Sekreteri’nin ekime dönük baskısından da kurtulma fırsatı çıkartmaya çalışacaklarını da unutmamak gerekiyor. Güneyin statükocuları buna, Türkiye - İsrail gerginliğini de eklemeye çalışıyorlar. Bu gelişmeleri gözlemlemeyenler siyaset üretemez ve bunu yakalayamayanlar da demokratik mücadeleyi zora sokarlar. Kıbrıs’ın kuzey ve güneyindeki politika yapımcıları bunu gündemlerine almak zorundadırlar. Türkiye’nin bölgesel konumundaki değişimi bu süreçlerden etkilenir.

Bu yüzden Kıbrıs’ın kuzeyinde sürdürdüğümüz mücadelemizde, bir yandan kendi kimliğimize sahip çıkma ve en geniş emekçi kesimlerin hak ve menfaatlerine dönük ağır saldırılara karşı durma ve haklı demokratik taleplerimizi dile getirme çabası içindeyken; AK Parti’ye dönük söylemleri, statükocu güçlerin dili ve yaklaşımları ile şekillendiremeyiz. Akıldan çıkarmamamız gereken nokta çözüm siyaseti olmalıdır. Tekrardan ziyan olmaz. “Düşmanımın düşmanı, dostumdur” ilkelliği, mahallemize uğramamalıdır. Boyun eğmeden ve düşmanlık oluşturmadan siyaset yapmayı becermeliyiz.

Bugünlerde artık, denizin altındaki gazın değerlendirilmesinin temelinin, Kıbrıs’ın tek ve ortak egemenliği konusu olduğunu görmeliyiz. Bizim için Birleşik Federal Kıbrıs çözümünün, şimdi dünden daha önem taşıdığını da bilmeliyiz. Avrupa’ya 100 yıl yeteceği söylenen bu zenginliğin, Kıbrıs ve bölge halklarına kavga değil, barış ve işbirliği getirecek tarzda ele alınması için Türkçe ve Elence konuşan her barışsever çaba ve siyaset ortaya koymalıdır. Bundan ötürü bu dönem daha akılcıl, daha kararlı ve birlikçi olmak dönemidir. CTPBG bu konuda elden gelen her şeyi yapma kabiliyetindedir. Yağ da, suda ve simit de var, ateş ise zaten yanmaktadır.

Bu haber toplam 957 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler