1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Çanlar Kimin İçin Çalıyor?!
Çanlar Kimin İçin Çalıyor?!

Çanlar Kimin İçin Çalıyor?!

Tufan Erhürman: Sayın Birikim Özgür’le aynı sol yaklaşıma sahip olmadığımızı, artık yalnız ikimiz değil, geniş sayılabilecek bir toplum kesimi biliyor sanırım

A+A-

 

 

 

(Birikim Özgür’e Yanıt)

 

                                                                           Tufan Erhürman

                                                                           tufaner@yahoo.com

 

 

Sayın Birikim Özgür’le aynı sol yaklaşıma sahip olmadığımızı, artık yalnız ikimiz değil, geniş sayılabilecek bir toplum kesimi biliyor sanırım. Önceleri kendisine “sevgili Birikim” diye hitap ederdim. Bundan böyle, CTP MYK üyesi olduğunun ve yazdıklarının partisini de ister istemez bağladığının bilinciyle, “Sayın Birikim Özgür” diye sesleneceğim.

Unutmadan, başlarken şunu da söyleyeyim: Sayın Birikim Özgür, son CTP Kurultayı’nda Parti Meclisi seçimlerinde en yüksek oyu almış bir kişidir. Bu oyu babasının ismi dolayısıyla aldığını iddia edenlere hiç katılmadım ve asla katılmayacağım. Dahası bu iddiayı dile getirenlerin kendisine çok büyük bir haksızlık yaptığı kanaatindeyim. Sayın Birikim Özgür, Kurultay’a giden süreçte, fikirlerini kamuoyuyla en açık şekilde paylaşmış ve CTP Kurultay delegeleri, bu fikirleri bilerek kendisine oy vermişlerdir. Bu nedenle, aksi parti tarafından açıklanmadıkça, söylediklerinin partisini bağlamadığını düşünmem söz konusu bile değildir.

18.9.2011 tarihinde gaile’de yayımlanan yazımda söylediklerim belli ki çok rahatsız etmiş Sayın Özgür’ü. 19.9.2011 tarihinde Yenidüzen’de yayımlanan “Tehlike Çanları” başlıklı yazısında, doğrudan doğruya beni hedef almasından ve ismimi de açıkça kullanmasından anlıyorum bunu. Kendisi, zaten, 17.9.2011 tarihinde “haberkıbrıs”ta yayımlanan açıklamasında, “ilerici kesimlere iki görev düşüyor. Birincisi, 2012’ye kadar yürürlükte olacak olan bu programın mümkün olduğunca hassasiyetlerimizi de içerecek şekilde uygulanması için etkileşimi artırmak; ikincisi ise 2013-2015 dönemini içerecek yeni olası protokolün altına imza atacak Başbakan’ın kim olmasını istediğimizi şimdiden tespit edip demokratik enstrümanları sonuna kadar kullanarak yeni programı hazırlayabilecek ekibi ve imza atacak Başbakanı göreve getirmektir. Bunun dışında bir söz söyleyen, provokasyon yapan, popülist çıkışlarla halkı galeyana getirmekten imtina etmeyen her birey, parti ve diğer unsurlar, Kıbrıslı Türklerin yok oluşuna hizmet edecektir. Acı gerçek budur. Sağduyu sahibi Kıbrıslı Türklere düşen görev, gerçeklik algısı zayıf argümanlara tevessül edecek olanlara “Hadi oradan” demektir! Gerek uygulamalarıyla, gerek yazılarıyla gerekse de söylemleriyle doğrudan veya dolaylı bir biçimde statükoyu sahiplenen ve bozuk düzene sahip çıkan her kim olursa olsun, deşifre edilmeli ve Kıbrıs Türk siyasetinde ve entelektüel camiada ortak akıl hâkim kılınarak değişim sağlanmalıdır. Vesayeti yaratan, onlardır” diyerek, hem Kıbrıslı Türk ilericilere düşen görevin ne olduğunu açıkça belirlemiş, hem de verdiği görevi yapmayan kendini bilmezlere, nazikçe “hadi oradan” diyerek, bu kişileri deşifre edeceğini beyan etmiştir.     

 Bu iki yazıyı birlikte değerlendirdiğim zaman anlayabildiğim kadarıyla, Sayın Özgür, beni de, “Kıbrıslı Türklerin yok oluşuna hizmet eden”lerden biri olarak görüyor ve şifremi çözüp (beni deşifre edip), bana da “hadi oradan” demeyi, misyonunun kendisine yüklediği şanlı bir görev addediyor. Bu görevi yerine getirirken yer yer cuş-u huruşa geliyor ve benden söz ederken, “ben ne derim tamburam ne çalar”, “eski çamlar bardak oldu”, “çam devirmek” gibi deyimlerle ve “e yeter hocam artık yeter” gibi, tahammülfersa bir hâle geldiğimi imleyen vurgularla zenginleştirdiği son derece “müeddeb” bir üslüp kullanıyor.

Lütfen okuyucular yanlış bir izlenime kapılmasınlar. Derdim Sayın Özgür’ün üslubuyla ya da söyledikleriyle değil aslında. Bu tip yazılardan ve üslüplardan etkilenerek söylemek istediklerimi söylemeyi unutacak durumda değilim hâlâ. Sayın Özgür’ün yazısının yarattığı fırsattan yararlanarak, Kıbrıs Türk solunun bazı kesimlerinin bugünkü hâlleriyle ilgili düşüncelerimi satır başlarıyla ve herkesin anlayabileceğini sandığım bir biçimde sıralamak istiyorum sadece.

1. Kıbrıs Türk solunun bence birinci görevi, bu halkın kendi kendini yönetme iradesini, her koşulda, sonuna kadar savunmaktır. Daha önce onlarca kez söylediğim gibi, bu görev Türkiye’yi düşmanlaştırmak ya da siyaseti “Türkiye karşıtlığı” üzerinden şekillendirmek anlamına gelmez. Önemli olan, elbette, başka herhangi bir devlete oranla bize çok daha yakın olan Türkiye Cumhuriyeti’yle ve başka herhangi bir halka oranla çok daha içiçe olduğumuz Türkiye halkıyla eşitler arası bir ilişki geliştirmektir. Ama siyaseti “Türkiye karşıtlığı” üzerinden şekillendirmemek de, Kıbrıs Türk halkını bir vasi edasıyla yönetmeye soyunanlara, bunlar bizim olabilecek en özel ilişki içerisinde bulunduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkilileri olsa bile, karşı çıkmamayı gerektirmez.

Bu yaklaşımın doğal sonucu, Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC arasındaki ilişkilerin iki eşit devlet arasındaki ilişkiler olarak kurulmasıdır. Bu noktadan hareketle, Kıbrıslı Türklerin kendi yöneticileriyle değil de, Sayın Özgür’ün deyişiyle “Beşir Bey ile görüşmek için sıraya girmiş” olması, onun aksine, beni sevindirmez.

2. Kıbrıs Türk solunun sol değerleri özümsemiş siyasi partilerinin iktidara gelmesi, solda duran biri olarak beni tabii ki ancak mutlu eder. Ancak burada bir ayrımın altını çizmeyi her zaman gerekli görürüm. Sol değerleri hayata geçirmek için iktidara gelmeyi istemek başka bir şeydir, iktidara gelebilmek için sol değerlerden vazgeçmek başka bir şey! Eğer solda olduğunu iddia eden bir parti iktidara gelmek için sol değerlerden vazgeçerse, bu parti iktidara geldiğinde, sol değerleri doğal olarak taşımayan bir sağ parti iktidara geldiği zaman ne hissedersem ancak onu hissederim.

3. Sayın Birikim Özgür’ün “başkalaşma” ve “değişme” arasında yaptığı ayrımı son derece yararlı buluyorum. Kıbrıs Türk solunun değişmesi gerektiğini daha önce defalarca, dilim döndüğünce yazdım, söyledim.

a) Tek ülkede tek parti anlayışından hareketle her durumda AKEL ile aynı çizgide olma gayreti,

b) Stalinist, otoriter örgüt anlayışı,

c) toplumsal cinsiyet eşitliği, çevre gibi konuları devrimden (ya da Kıbrıs sorununun çözümünden) sonraya erteleme yaklaşımı,

d) “Kıbrıs sorunu çözülmeden bu ülkede hiçbir şey olmaz” düşüncesi,

e) solculuğu, Kıbrıs (ya da Kıbrıslı Türk) milliyetçiliği (hatta ırkçılığı) sanma gibi konularda Kıbrıs Türk solu için değişimin şart olduğunu defalarca vurguladım.

Ancak bu değişimin, otoriter sosyalizmden vazgeçip özgürlükçü sosyalizme geçmek gerekirken, otoriter sosyalizmden vazgeçip otoriter liberalizme geçmekle gerçekleştirilebileceğini zannedenlere her zaman karşı çıktım. Böyle bir “değişim”in, Sayın Birikim Özgür’ün deyişiyle bir “değişim” değil, bir “başkalaşım” olacağını, soldan sağa çark etmek anlamına geleceğini her fırsatta söyledim.

4. Solculuğu hiçbir zaman Stalinizm ya da AKEL kuyrukçuluğu olarak algılamadım. Bu anlamda “birinci eski” diye tabir ettiğim bu yaklaşıma hep uzak durdum. Ama ben “yeni sol”dan bahsederken, Sayın Özgür’den farklı olarak, yalnızca “birinci eski”den değil, “ikinci eski”den de uzak durulması gerektiğini söyledim. Bana göre “ikinci eski”, “eski sol”dan kurtulmak adına bütün sol değerlerden vazgeçen, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezini hatırlatacak şekilde liberalizme, hatta onun çok daha saldırgan ve emperyalist bir biçimi olan neo-liberalizme teslim olan “sol” ya da “üçüncü yol”cu yaklaşımdır. Kanımca, Kıbrıslı Türklerin ihtiyaç duyduğu, yalnızca “birinci eski”den değil, “ikinci eski”den de uzak duran bir “yeni sol” anlayıştır.

5. Bu anlayış, “eski” den kopmak adına tüm sol değerlerden vazgeçemeyeceğine göre, Kıbrıs Türk solunun ezeli federalist ve vesayet karşıtı duruşunu ve hâkim durumda olmayanların savunusunu tabii ki içermeye devam etmektedir. Çünkü sol, her şeyden önce eşitlikçidir. Herhangi bir devletin ya da halkın, diğer bir devlete ya da halka, “o kendi kendini yönetmeyi beceremiyor” iddiasıyla yukarıdan bakmasını, onu yönetmeye kalkmasını asla kabul edemez. Etnik kökenleri, ulusları, dinleri, mezhepleri, dilleri farklı olduğu için insanların bir arada yaşayamayacaklarını bir düstur olarak benimseyemez. Eşitliğin en güzel ifadelerinden biri olan “farklılık içinde birlik”ten, yani federalist ilkeden vazgeçemez.

6. Yeni sol yaklaşım, eşitlikçilikten hareketle, insanların işsiz kalmasına, sendikasız, toplu sözleşme, grev, sosyal güvenlik gibi haklardan yoksun bir biçimde çalışmak zorunda bırakılmasına, yabancı özel tekellerin stratejik kamu hizmetlerini ele geçirip denetimsiz bir biçimde ülkede at koşturmasına yol açacak özelleştirme uygulamalarına doğal olarak karşı çıkacaktır. Bir yandan ülkedeki hâkim sınıfla geriye kalanların arasındaki uçurumu derinleştireceklerinden, diğer yandan da Kıbrıs Türk halkının ülkedeki en stratejik kamu hizmetleri konusunda bile söz hakkını yitirmesi sonucu doğuracaklarından, bu tip özelleştirmelerin sol değerlerle uyum içerisinde olabileceğini iddia etmek mümkün değildir.        

7. Böyle bir sol yaklaşım, bütün bunlara ek olarak, “ekonomik akıl”la temellenmiş bir kalkınmacılıktan hareketle ekolojik değerlerden vazgeçemeyeceği gibi, toplumsal cinsiyet eşitliğini gündemine dahi almayan muhafazâkar yaklaşımlardan da beslenemez.

 

Sonuç

Sayın Birikim Özgür,

Bu ülkenin en köklü ve en fazla desteğe sahip sol partilerinden birinin, en fazla oyla Parti Meclisi’ne seçilmiş, daha sonra da MYK üyeliğine getirilmiş bir üyesisiniz. Bense, yazınızda şahsımla ilgili belki tek olumlu saptamanızda belirttiğiniz gibi, yalnızca sıradan ve “bağımsız bir solcu”yum. Bu bağlamda size, sizin üslubunuzla yanıt vermeyi asla doğru bulmam. Ama bilin ki, size daha önce verdiğim yanıtlarda söylediğim gibi, hâlâ, “değişim”den ne anladığınızı ve bu “değişim” dediğiniz şeyin “başkalaşım”dan farkını kavrama ihtiyacı içerisindeyim. Buna karşın, “halk davranışlarıyla sana cevap verdi” derken, halkın ve Kıbrıslı Türk solcuların sizi anladığını ve bana katılmadığını ima etmekse niyetiniz, halk sizi anlamış olduğuna göre, marjinal, eski kafalı bir solcuya yanıt vermek için bu kadar zaman harcamamanızı öneririm size.

Sizin misyonunuzun ne olduğunu en iyi siz bilirsiniz. Her insan misyonunu kendi belirler elbette. Açık olan bir şey varsa, o da, benim misyonumla sizin misyonunuzun aynı olmadığıdır. Ne olur siz de kabullenin bunu ve halkın geniş kesimleri sizinle aynı görüşte olduğuna göre, rahatlayın, kendinizi yıpratmayın. Ama lütfen, sizin misyonunuzu benimsemeyip, düşüncelerinin bu şartlarda asla iktidara gelemeyeceğini, halkın geniş kesimlerinden destek bulmadığını fark etseler bile, benimsedikleri sol değerler ışığında düşünce üretmeye çalışanları da bu kadar horlamayın. Ya da misyonunuz bunu gerektiriyorsa, horlamaya devam edin! En iyisini elbette zat-ı âliniz bilirsiniz!               

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber toplam 1454 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler