31

31

Sahnede on, belki onbeş kişi. Herkes hayali bir duşun altında ya da küvetin içinde, hayali bir keseyi yine hayali bir sabunla köpürte köpürte orasını burasını yıkamaya başladı

A+A-

 

 

Sahnede on, belki onbeş kişi. Herkes hayali bir duşun altında ya da küvetin içinde, hayali bir keseyi yine hayali bir sabunla köpürte köpürte orasını burasını yıkamaya başladı. Ben sahnede yıkananlar arasında değilim. Seyirci koltuklarından birinde oturmuş sahnedekileri izleyenler arasındayım. İyi başladılar. Herkes ‘canlandırmak’tan çok, kendine özgü yıkanma şekli/alışkanlığıyla yıkanıyor. Bir süre daha yıkanmaya devam ettiler, sonra (belki Kıbrıs’taki su sıkıntısına duyarlılıklarından) duştan çıkanlar, hayali havlularıyla kurulananlar, hayali bornozlarını giymeye hazırlananlar var. Sahnedeyken zaman kavramı iyice bulanıklaşır. 1 dakika 1 saat gibi gelebilir insana, bazense 1 saat 1 dakika gibi... Tamam da, verilen altı dakikalık sürenin yarısı kadar bir süre bile geçmemiş daha. Banyoda şarkı söyleyen, traş olan, su sesini duyar duymaz çişini tutamayan, aynada kendi çıplaklığını seyreden, belki basınçlı suya dayanamayıp mastürbasyon yapan birisini canlandırmak gibi öneriler geçiyor aklımdan... Üstelik hiç biri cinsel bölgesini de yıkamamış henüz. Bunu farkedince önerilerimi kendime saklıyorum. Yanlış anlaşılmasın, ille de yıkanmalı diye bir takıntım ya da özel ilgim yoktu mevzu bahis organlara, ama inanıyorum ki duş gerçek duş, su gerçek su, sabun gerçek sabun ve ‘4. duvar’ dediğimiz duvar (-ki bu sahne ile seyirciler arasında, oyun biçemine göre sahnedekilerce bazen var, bazen yok-muş gibi davranılan, ancak her iki koşulda da var olmayan bir duvardır) gerçek bir duvar olsaydı, pek tabii ki bu arkadaşlar bacakaralarını da, önden ve arkadan güzelce yıkayacaklardı. Yeni oyuncu adayları belki izleniyor olmanın getirdiği sıkıntıyla unutmuştu yıkanmanın bu ‘ufak’ ayrıntısını...

 

Yoksa unutmamışlar mıydı?

Doğaçlama sonrasındaki sohbet sırasında hemen hemen hepsi ‘aklıma geldi ama...’ ile başlayan ve gülme, kızarma gibi efektlerle devam eden açıklamalarda bulundular... Yıllar geçti üzerinden, kültür-sanat ekinin bu 237. sayısında (aynı 31. sayısı için yaptığım gibi) ne yazacağımı kurgularken aklıma geldi bu kısacık doğaçlama ve o sıralar düşündüklerim...

Yeterince dokunmuyoruz. Ne kendimize ne başkalarına – maymunlar (‘bile’ diyecektim ki, bu çok anlamsız bir cümle olurdu) insanlardan daha fazla dokunuyor birbirine... Akdeniz insanının bir özelliği olarak evet, dünyadaki diğer kültürlere göre daha dokunmatik-iz belki. Tokalaşmaktansa çekip öpüyoruz iki yanaktan, bu ilk defa karşılaştığımız/yeni tanıştığımız birisi de olsa. Daha yakınsa sarılıyoruz... Çinli yengemizin ailesi ile ilk tanışmamızı hatırlıyorum da, insanlar onlara sarılıp, iki yanak öpmemizle adeta şok yaşamışlardı (yüz ifadeleri hala aklımda). Bir annenin kızıyla tokalaşması bize ne kadar garip geliyorsa, bizim evin bir odasından başka bir odasına geçerken bile sarılma hallerimiz bu kültürden uzak insanlara o derece, belki de daha da garip geliyordur mutlaka. Yine de bizimkisi daha sağlıklı, ne kadar dokunursak dokunalım, her zaman daha fazlası mümkün...

 

Sözde gelişmiş ülkelerde psikolojik ve fiziksel rahatsızlıkların ciddi bir artış gösterme nedeninin ‘fiziksel temas eksikliği’ olduğunu düşünüyor belli kesimler. Klinik psikolog, terapist ve konuşmacı Kathleen Keating’in 1983 yılında yazdığı ve öncülüğünü yaptığı ‘hug therapy’ (sarılma terapisi) ve aynı adı verdiği kitabına göre sarılmak bir çok fiziksel ve psikolojik hastalığa iyi geliyor. İnsanın kendiyle ve çevresiyle ilgili daha olumlu duygular beslemesine neden oluyor. Bebeklikten itibaren çok dokunulan çocuklar, dokunulmayan bebeklere kıyasla her yönden daha sağlıklı gelişim gösteriyorlar, IQ’leri daha yüksek oluyor. Dokunan kişide de dokunulan kişide de ölçülebilir olumlu fiziolojik değişimler gerçekleşiyor. Sinir uçları uyarıldığı için ağrılar azalıyor. Kan dolaşımı hızlanıyor. Sırf bu yüzden bazı ‘gelişmiş’ ülkelerde insanların evlerine monte edebilecekleri, içine girip oturunca yanlardan uygulanan basınç nedeniyle birisinin kendilerine sarıldığını hissedecekleri sarılma aleti (‘hug seat’) tarzı salıncaklar üretilmeye başlandığını düşününce, durumun bazıları için ne kadar vahim olduğunu daha iyi anlayabiliriz sanırım.

 

Burada muzip bir manevra yaparak en resmi/mesafeli dokunma çeşidi sayılan tokalaşmada bile uzatılan ve tutulan elin aynı zamanda mastürbasyon yapılan el olması nedeniyle bu resmiyete insanın kendini çok fazla kaptırmaması gerektiğini hatırlatmak istiyorum. Neyse, madem ki konu az bir kıvırmayla kendiliğinden buraya geldi, en aşırı kendimize dokunma biçimlerinden biri olan mastürbasyondan bahsedelim biraz...   

 

Onlara özgü bir eylemmiş gibi erkekler daha çok sahip çıkıyor mastürbasyona. Kadınlar bu konuda daha çekingen. Oysa mastürbasyon yapan kadınlarda, mastürbasyon yapmayanlara kıyasla cinselliğe karşı daha pozitif bir bakış ve daha az cinsel sorun görüldüğü bilinen bir gerçek. Başka bir gerçek ise mastürbasyon yapan kadınların daha kolay orgazm olduğu... Pek çok insan evlendikten sonra da mastürbasyon yapmayı sürdürüyor, ama yeterli sıklıkta değil. Sanki bunu evlilik içinde yapmak bir suçmuş gibi. Eşlerin ayrı ayrı ya da beraberken (daha çok) mastürbasyon yapmaları, cinsel veya cinsel olmayan birçok sorunu ortadan kaldırabilir.

 

Düzenli bir cinsel yaşantıya sahip olmayan gençlerde mastürbasyon isteği frenlenemez. Fiziksel bir gereklilik olan mastürbasyon konusunda onları yanlış bilgilendirip korkutmaktan kaçının. Kendileri ile kalabilecekleri, ruhları ve bedenlerini tanıyabilecekleri mekanlarda rahat bırakın. İşe, oda kapılarını kilitlemelerine izin vererek veya kapılarını çalıp onların olurunu almadan girmemekle başlayabilirsiniz mesela. Eğer onları birer birey olarak ‘doğru’ yetiştirmişseniz, bir şey yapacaklarsa zaten yapacaklardır. Sertlikle, yasaklarla hiçbir şey engelleyemezsiniz.

 

Mastürbasyon konusuna fazla kaptırdım galiba.

Burada küçük bir manevra daha yapıp, yazı ile mastürbasyon ilişkisine değinmek istiyorum. Memleket gazetelerinde, bir yığın tam sayfa ve/veya köşe yazarı bulunuyor. Kendi odalarında mastürbasyon yapacaklarına, çıkıp topluluk önünde yapıyorlar düpedüz. Fiziksel boşalma değil, zihinsel boşalma yaşıyorlar. Bu kendileri için oldukça sağlıklı bir şey olabilir, ama okuyucular için sağlıklı değil. Yaza yaza rahatlamayı, boşalmayı, ‘iç’tekileri kağıda dökmeyi psikoloji eğitimi almış birisi olarak herkese önerebilirim. Herkes yazsın rahatlasın. Ama, eğer bir yazar olduğunuzu iddia ediyorsanız, boşalmalarınızın bir çizgisi, belki amacı, yönü, duruşu, bir niteliği olmalı. Sizin boşalmalarınızdan okuyucular da faydalanmalı. Bir şeyler almalı, öğrenmeli, kazanmalı – bu işten bir tek keyif alan taraf sizseniz bunda ciddi bir sorun olduğunu düşünüyorum. Hele hele boşalmanız – rahatlamanız okuyucuların sinirlerini yıpratıp, gazete okumaktan dahi soğutuyorsa, lütfen bu yazdıklarınızı kendi özelinizde saklayınız. Bu bir günlük ya da çekmece olabilir. Başkalarının düşüncelerinden, duygularından, yaşanmışlıklarından, tecrübelerinden öğrenilecek bir şeyler yok mu? Mutlaka vardır. Ancak bahsettiğim yazıları okurken gerek yazarın yazdığı konu ile ilgili donanımsızlığı, gerekse yazının niteliği olsun (bazen ne yazıldığından çok, nasıl yazıldığı etkileyebiliyor insanı. Ama ne yazık ki bahsettiğim yazıların öyle bir derdi de yok...), amacın sadece yazı yazmak, ‘boşalma’ ile sayfa/köşe doldurmak olduğunu net bir şekilde hissedebilirsiniz. Yani bu sayfalar/köşeler bazen bir boşluğun boşalması ile dolu olabiliyor... İnsan bu gibi yazıları okumaktansa boş bir sayfaya bakmaktan daha çok keyif alabilir, bir şeyler kazanabilir...        

Tabii bunun yüzde elli suçlusu, onlara köşe veya tam sayfa ayıran editörler.    

 

Mastürbasyonun bir de ruhsal türü var ki, genellikle inançlarla ilgilidir. Zihinsel ve ruhsal olan zaman zaman kesişebilir. Örneğin, önümüzdeki bir sanat yapıtına bakarken, ‘iyi, hoş ama ruhsuz’ deriz. Yani zihinsel bir ürünün güçlü ve kalıcı olabilmesi için bir parça ruh ihtiva etmesini isteriz... Mastürbasyonlar arasında en derin ve karanlığı kuşkusuz ruhsal olandır. Yalnız, tanrının ve dinin sakıncalı alanına girmeden ruhtan söz etmek nerdeyse imkansız. Tanrı(lar) ve dinler ele geçirmiş ruhu, ve birtakım dünya ötesi/sonrası sözler vererek kendi içinde eritmeye çalışıyor. Bir de dinler arasında sayabileceğimiz kapitalizm var ki bütün anlamları bedene yükleyip, ruhsuzlaştırmaya çalışıyor insanı.

 

Fiziksel, zihinsel ve ruhsal mastürbasyonun kadında veya erkekte hiç bir zararı yoktur. Aksine rahatlamayı ve gevşemeyi sağlar. Ayıp değil bir gerekliliktir. “Sivilce yapar”, “gözleriniz kör olur”, “ileride çocuğunuz olmaz”, “kızlarda adet düzenini bozar”, “erkeklerde ileride sertleşme sorunu yaratır” gibi söylentiler tamamen uydurmadır. Dilediğiniz yer ve zamanda, tabii ki başkalarının haklarına (kişisel veya kanuni) saygı duyarak, kimseye zarar vermeden mastürbasyon yapabilirsiniz. Bu sizin en doğal hakkınız ve bedensel, zihinsel, ruhsal özgürlüğünüzdür... 



 

 

Bu haber toplam 921 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler