1. HABERLER

  2. HABERLER

  3. Yarım Kalmak mı, Yeniden Başlamak mı?
Yarım Kalmak mı, Yeniden Başlamak mı?

Yarım Kalmak mı, Yeniden Başlamak mı?

Tuğba Özer yazdı: Yarım Kalmak mı, Yeniden Başlamak mı?

A+A-

Yarım kalmak mı daha ağırdır, yoksa yeniden başlamak mı?

Belki de insanın asıl meselesi burada düğümlenir: Başlamak mı zor, yoksa başlamak için bir işaret beklemek mi?

Sizce?

Çünkü insan çoğu zaman yürüyebilecek kudrete sahiptir; ama yürümek için bir anlam, bir ışık, bir gerekçe arar.

Tam da burada felsefe devreye girer. Søren Kierkegaard der ki: “Kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir.”

Yani insan, aslında yapabileceklerinin sonsuzluğundan korkar. Seçmekten değil, seçimin sorumluluğundan ürker.

Hayat dediğimiz o büyük sahne, tek bir perdeden ibaret değildir.

Aileyle açılır, ilişkilerle derinleşir, kayıplarla ağırlaşır.

Her çemberde başka bir sınav, her terazide başka bir dengesizlik…

Ve insan, tam da bu karmaşanın ortasında, bir yandan güçlü görünmeye çalışırken bir yandan kırılganlığını saklar.

Oysa Friedrich Nietzsche’nin dediği gibi: “Beni öldürmeyen şey güçlendirir.”

Ama kimse o cümlenin sessiz tarafını konuşmaz: Güçlenmek, önce parçalanmayı göze almak demektir.

Bunu kabul edebilmek zor değil mi?

Hatta ürpertici!

Oysa yaşam öğretir deriz.

Ama gerçek şu ki yaşam çoğu zaman öğretmez, dayatır.

Aynı dersi farklı yüzlerle, farklı zamanlarda tekrar tekrar karşına çıkarır.

Ta ki sen o gerçeği inkâr edemeyecek noktaya gelene kadar.

İşte o noktada, Albert Camus’nün absürd dediği şey başlar:

Hayatın anlamı yokmuş gibi görünür ama sen yine de yaşamaya devam edersin.

Ve belki de asıl başkaldırı tam burada doğar vazgeçmeyerek!

İnsan vazgeçtiğini sandığı yerde bile içinde küçük bir kıvılcım taşır.

Bazen bu kıvılcım bir hayaldir, bazen bir umut…

Bazen de bir kayıp.

Kayıp…

İnsanın en derin öğretmeni.

Daimi okurlarım bilir; benim yazılarımda sıkça dönüp dolaştığım, kabuğu tutsa da içimde hâlâ kanayan bir yara vardır.

En çok yara aldığım, en çok sustuğum ama en çok konuştuğum yer: “anneanne.”

Geçtiğimiz yıl Mart ayında kaybettiğim o büyük boşluk…

Sadece bir insanı kaybetmek değildi bu.

Bir kapının her zaman açık olacağını bilmenin huzurunu kaybettim.

Bir sesin “buradayım” deyişini…

Bir varlığın, hiçbir şey yapmasa bile yetmesini…

Anneanneyle büyüyenler bilir; annen vardır, evet…

Ama anneannenin yeri başka bir yerde durur.

Onun sevgisi daha yumuşak, daha sarmalayıcı, daha köklüdür.

Ve o kök çekildiğinde, insan bir süre toprağa tutunamaz.

Ben tutunamadım.

Ağlamam dediğim yerde ağladım.

Toparlanamam dediğim yerde dağıldım.

Toplum içinde gözyaşını saklayan ben, en beklenmedik anlarda kendimi ele verdim.

Ama sonra şunu fark ettim:

O beni nasıl büyüttüyse, o gücü içime bırakmış.

Ve belki de Epiktetos’un dediği gibi; “kontrol edemediklerimiz değil, onlara verdiğimiz anlam bizi belirler.”

Ben kaybımı değiştiremem.

Ama onun bana bıraktığı gücü nasıl taşıyacağımı seçebilirim.

İşte o noktada yeniden başlamak bir tercih değil, bir sorumluluk hâline geldi.

İş hayatı da böyle…

İnsan defalarca yön değiştirir.

Kendi kimliğini bulmak için yanlış kimlikleri dener.

Modern dünyanın bize sunduğu o hızlı başarı hikâyelerinin aksine, gerçek gelişim yavaştır, sancılıdır ve çoğu zaman görünmezdir.

Ama  Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in diyalektiğinde olduğu gibi: tez, antitez ve sentez…

İnsan da kendi çelişkilerinden doğar.

Öte yandan ilişkiler…

İlişkiler ise; başka bir sınavdır, özellikle  insanın kendi içinde.

İnsan sever, kırılır, vazgeçer.

“Bir daha asla” der.

Yalnızlığı över, onu güvenli bir liman sanır.

Ama kalp…

Kalp hiçbir zaman kesin konuşmaz.

Bugün tövbe ettiğine yarın umutla bakarsın.

Çünkü hayat bu yapmam dediğin, asla dediğin yerden sınar çoğu zaman seni.

Örneğin; bugün kapattığın kapıya, yarın içinden bir ışık sızar.

Ve o an anlarsın ki; insan, kendi sözlerinin en büyük inkârcısıdır.

Bu bir zayıflık değil.

Bu, insan olmanın en çıplak hâlidir.

Peki ne yapmalı?

Vazgeçmek mi, yoksa bir adım daha atmak mı?

Jean-Paul Sartre der ki: “İnsan, yaptığı seçimlerinin toplamıdır.”

Yani beklemek de bir seçimdir.

Ama yürümek, başka bir şeydir!

İnsan her zaman hazır olmaz.

Her zaman güçlü olmaz, olamaz öyle değil mi?

Hatta her zaman kabul edemez.

Ama yine de bir adım atabilir.

Bazen korkarak…

Bazen ağlayarak…

Bazen hiçbir şey hissetmeden…

Ama atabilir.

Ve belki de mesele şudur:

Işığı beklemek değil, karanlıkta yürümeyi kabul etmektir.

Çünkü yol, yürüdükçe görünür.

Ve insan…

En çok da yürürken iyileşir.

Yani; yaşama karıştıkça, aldığı yaralara inat kabuk bağlayan yarınlara doğru adım atar.

Yeni fırsatlara ve tecrübelere.

Ve unutmayalım ki; bazı yaralar kapanmaz gibi görünür ama, yol yürüdükçe sadece şekil değiştirir.

İyileşmek bazen varmak değil, devam etmektir.

Vazgeçtiğimiz o anda, aslında en çok hatırlamamız gereken şey şudur: Neden başladığımız…

Neden o yola çıktığımız…

ve bugüne kadar neleri göğüslediğimiz.

İlişkilerde de böyledir, işte de…

Hayatın tüm yolculuğunda da…

 Çünkü insan çoğu zaman yorulduğu yerde değil, unuttuğu yerde vazgeçer.

Oysa yol dediğin şey, sadece varılacak bir yer değildir; yürürken büyüyen bir anlamdır. Bazen bir kelimeyle başlar, bazen bir bakışla… Ama her zaman içimizde bir yerleri değiştirerek devam eder.

Belki de en kıymetlisi şudur: Durduğumuzda kaybettiklerimize değil, yürüdüğümüzde dönüştüklerimize bakmak!

Çünkü insan, hatırladıkça yeniden ayağa kalkar; ve her yeniden kalkış, biraz daha kendine dönüşür.

Ve bazen hayat fısıldar: “Devam et… Çünkü sen zaten sandığından çok daha fazlasını başardın.”

İşte bu fısıltıyı duyduğumuz ve kabule geçtiğimiz anda, bambaşka olacak yaşamımız ve yarınlarımız.

Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın.

Bu haber toplam 446 defa okunmuştur
Etiketler : ,