1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Özel sektöre ‘Salgın desteği’ toplamın %2’si
Özel sektöre ‘Salgın  desteği’ toplamın %2’si

Özel sektöre ‘Salgın desteği’ toplamın %2’si

YENİDÜZEN’e konuşan Erhürman, protokoldeki 3 milyar 250 milyon TL’lik kaynağın yalnızca %2’lik kısmının özel sektöre salgın desteği olduğunu belirtti.

A+A-

Ödül Aşık ÜLKER

Ana muhalefet lideri, Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Tufan Erhürman, İktisadi ve Mali İşbirliği Anlaşması’ndaki en önemli sorunlardan birinin kaynak dağılımı olduğunu belirterek, “Pandemi çerçevesinde özel sektöre hibeler konusunda ilk bakışta görünen, çiftçi salgın destek programında 20 milyon TL, Esnaf ve Zanaatkarlar Salgın Destek Programı’nda 30 milyon TL ve Turizm Salgın Destek Programı’nda 30 milyon TL. Yani toplam 80 milyon TL. 3 milyar 250 milyonluk bir kaynağın yalnızca 80 milyonluk yani %2’lik kısmı salgın desteği” diye konuştu.

Erhürman, hükümetin sektörleri, muhalefeti hiç dikkate almadan, ‘ben bilirim, yaparım, olur’ anlayışıyla hareket ettiğini ve doğru harcama planının oluşturulamadığını söyledi.

Böylesi anlaşmalarda KKTC tarafının taahhütlerinin açık ve net olması gerektiğini yıllardır vurguladıklarını kaydeden Erhürman, protokolde Kuzey Kıbrıs tarafının taahhütlerinin belirsiz olduğuna dikkat çekti.


“400 milyon TL borç var”

Soru: Günlük dilde “Protokol” dediğimiz İktisadi ve Mali İşbirliği Anlaşması imzalandı. Beklentiyi karşıladı mı?

Erhürman: Protokolle ilgili beklenti, 2020 yılının sonunda, 2021 bütçesi oluşturulurken ortadaydı. Aralık ayında, mecliste 10 milyar TL olan KKTC bütçesi görüşülürken, bunun 2.5 milyarı protokol aracılığıyla gelecek hibeler ve krediler olarak öngörülmüştü. Bu anlamda beklenmeyen bir şey yok. Protokolün dışında gibi görünen 750 milyon TL’lik kısım ise, geçen yıl gelmesi beklenirken gelmeyen katkıdır. Dolayısıyla, o da yeni bir şey değil. Hep söylüyoruz, protokoller imzalanıyor, bir takım rakamsal öngörüler yer alıyor ama bu öngörülerin gerçekleşmesi ve zamanında gerçekleşmesi önemlidir. Bu kaynak düzenli gelmelidir ki Maliye Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı öngörüleri doğru yapabilsin, doğru zamanlarda doğru yerlere kaynak aktarabilsin. Eğer ihtiyaç duyduğunuz zamanda beklentiniz gerçekleşmezse, o zaman farklı yöntemlere başvurmak zorunda kalırsınız.

 

“Öngörülebilirlik yok”

Nitekim Maliye, Şubat ayında 314 milyon TL borçlandı. Bunların bir kısmı bankalardan, bir kısmı Merkez Bankası’ndandır. Aslında onun da ötesine geçildi çünkü kamudan maaş alanlara Hayat Pahalılığı’nı vermemek ve sene sonuna kadar vereceğinizi taahhüt etmek de borçlanmış olmak anlamına gelir. Hayat pahalılığı verilseydi, o para da piyasada dönecekti ama verilemedi. Yani yuvarlak hesap 400 milyon TL borç var. Eğer 2020 için öngörülen 750 milyon TL, 2020’nin sonunda gelmiş olsaydı, maliye bu borçlanmalara gitmeyecekti, hem faiz yükünden kurtulmuş olacaktı, hem de kamu çalışanlarına hayat pağalılığı verildiği için o para piyasada dönme şansı bulacaktı.

Beklenen etki, ayaklarımız üzerinde kalkabilmemizdir. Sayın Fuat Oktay da protokol imza töreninde “Hedef KKTC’nin kendi ayakları üzerinde durmasıdır” dedi. CTP olarak biz bunu çok uzun süredir söylüyoruz. Şimdi bu kavramın kullanılıyor olması önemlidir çünkü hedef bu olmalıdır. Ama bu hedefi gerçekleştirebilmek için, maliye ve ekonomideki yönetimi sürdürürken öngörebilmeniz lazım. Öngörülebilirliği sağlayacak olan da, imzaladığınız metnin içerdiği rakamın tamamının bir sene içinde, düzenli aralıklarla gelmesidir ki siz kendi kendinize buradaki düzeni yönetebilesiniz. “TC’den bir kaynak geldi” deniliyor, ama kaynak gelmedi. Bu bir kayıttır, “şu kadar para gelecek” taahhüdüdür. Bunun ne kadar gerçekleşeceğini, düzenli gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmiyoruz.


Dövizde dalgalanma devam ediyor. O konuda da öngörülebilirlik yok ve öngörülebilirlik olmayınca da hesaplar şaşabiliyor.

 

“En önemli sorunlardan biri kaynak dağılımı”

 Soru: Özel sektöre arzulanan destek veriliyor mu?

Erhürman: Özel sektörün protokolden beklentisi bilindiği gibi hibeydi. Çünkü bu dönemde özel sektörün borcunu borçla ödeme sarmalından kurtarılmasının ve ayakta tutulmasının başka yolu yok. Protokoldeki en önemli sorunlardan biri kaynak dağılımı, yani taahhüt edilen kaynağın harcama planıdır. Elbette daha ayrıntılı inceleyeceğiz ama pandemi çerçevesinde özel sektöre hibeler konusunda ilk bakışta görünen, çiftçi salgın destek programında 20 milyon TL, Esnaf ve Zanaatkarlar Salgın Destek Programı’nda 30 milyon TL ve Turizm Salgın Destek Programı’nda 30 milyon TL. Yani toplam 80 milyon TL. 3 milyar 250 milyonluk bir kaynağın yalnızca 80 milyonluk yani %2’lik kısmı salgın desteği.

Unutmayalım ki, yalnızca iki haftalık kapanma dönemiyle ilgili “1500 TL’lik destek” için başvuran 50 bin kişi var. Bu kişilerin hepsine 1500 TL verilecek olsa, yalnızca bu 75 milyon TL olacak. Oysa 80 milyonluk salgın desteği bütün 2021 yılı boyunca geçerli olacak tek rakam. Sektörleri, muhalefeti hiç dikkate almadan, “ben bilirim, yaparım, olur” anlayışıyla iş yaparsanız, doğru harcama planını da oluşturamazsınız ve sektörleri ayakta tutamazsınız. Gelinen nokta bu...              

 

“Amaç, bütün sektörleri mümkün olduğunca ayakta tutmak olmalıdır”

Hükümet desteği sektörel ve mekansal bazda da değerlendirilmelidir. 11 aydır söylüyoruz, elbette herkes pandemiden ekonomik olarak olumsuz etkilendi, etkilenmeyen yoktur. Faaliyetine en uzun süre devam eden marketler bile etkilendi çünkü talep daraldı. Ama biliyoruz ki bazıları çok daha fazla etkilendi, örneğin toplu taşımacılık sektörü, taksiciler, turizm ve seyahat acentaları bitme noktasına kadar geldi. Bir de mekansal faktör var. Örneğin Lokmacı bölgesi, Girne çarşısı çok etkilendi. Lefke Üniversitesi’nin etrafındaki esnaf çok etkilendi, çünkü öğrenci yok. Mağusa Salamis Yolu, surlariçi çok etkilendi. Yani mekansal ve sektörel olarak en fazla etkilenenler var. Hibe dağıtımı veya düşük faizli krediler gündeme alındığında, en fazla etkilenenden başlayan bir çizelge izlemek lazım. Çünkü amaç, bütün sektörleri mümkün olduğunca ayakta tutmak olmalıdır.

 

“Bu nasıl bir anlayıştır?”

Soru: Protokol imzalandı ve içeriği hakkında bilginiz yoktu. İmzalandığının ertesi günü mecliste konuşan Başbakan Yardımcısı Erhan Arıklı da protokolün imzalanan son halini görmediğini söyledi....

Erhürman: Bu da bu işin nasıl yapıldığını gösteriyor. Protokolle ilgili meclisi bilgilendirmek bu defa bir zorunluluktu. Normalde, hükümet devam eden bir hükümetse, demokratik etik açısından meclisi bilgilendirmesi gerekir. Ama şimdi, mevcut hükümetin bilgilendirmemeye hakkı yok çünkü bu protokol sonraki hükümetin de kucağında kalacak bir protokoldür. Bu yapılmadı. Belli ki protokolün son hali Bakanlar Kurulu’nda da paylaşılmadı. Protokolden sektörlerin de haberi yok. Bu nasıl bir anlayıştır?

Burada hata yapıldıysa, sonra gelen hükümet de bunun bedelini ödemek zorunda kalacak. Uzun vadeli borçlanmaya yüksek faizle gidildiği zaman, onun bedelini de sonra gelecek olan hükümete taşıyacak. Merkez Bankası’ndaki kar payını önceden aldığınız zaman, o uzarsa onun bedelini de sonra gelecek olan hükümet ödeyecek. 

 

“İnsanları birbirine düşürdüler”

Soru: Toplumda kutuplaşma var, bu sürekli besleniyor. İşçi- işveren, kamu-özel, açılalım-kapanalım diyenler... Bu durum toplumu nereye götürür?

Erhürman: Bu, toplumu zaten çok kötü bir yere getirdi. Özel sektör çalışanıyla, kamu  çalışanı birbirine düşman edildi. Özel sektörün kendi içinde kutuplaşma başladı. Yani bu yönetememe hali veya yönetmeme hali, insanları birbirine düşürerek, geri çekilip seyretme haline dönüştü, sanki kaos hükümetin yarattığı bir kaos değil de, toplumun içindeki çatışmalardan doğan bir kaosmuş gibi... Halbuki toplumun içindeki çatışmaları yaratan hükümetin sebep olduğu kaos, yönetememe halidir.

Aslında mantık çok basit bir döngüdür. Özel sektör çalışır, bu bir ekonomi yaratır ve buradan KDV, Gümrük Vergisi, Fiyat İstikrar Fonu, Gelir Vergisi üretir. Bu kaynak maliyeye gider, maliye bunu alır, kamuda çalışanları öder. Kamuda çalışanlar da bunu piyasada harcar, dolayısıyla bu, özel sektöre döner. Bu döngüde herkes birbirine bağlı yaşar. Kimse birbirinin düşmanı değil. Bu, birbirini besleyen bir döngüdür. Ama siz bu döngüyü bir yerde kırıyorsunuz. Özel sektöre vermeniz gereken katkıyı vermediğiniz anda, özel sektör gelir üretememeye başlıyor. Vergi toplayamadığınız zaman, Şubat ayında olduğu gibi maliye çöküyor. Maliye çöktüğü zaman kamu çalışanlarına hayat pahalılığını ödeyemiyor, kamu çalışanları da hayat pahalılığını alamadığı zaman talebini daraltıyor, özel sektörün gelirleri düşüyor. Yani döngüyü öyle bir yerden kırıyorsunuz ki, döngü birbirini olumsuz

etkilemeye başlıyor. Öyle olduğu anda da herkes birbirine giriyor.

Geçen sene maliyenin mahalli gelirleri öngörülenin %95 oranında gerçekleşmişken, bu sene mahalli gelirlerde %50-55’ler gözümüzün önünden geçmeye başladı. Bu, işte o protokol imzalanırken söylenen, “kendi ayakları üzerinde durma” hedefine doğru gitmek değil, tam tersine her gün ondan biraz daha uzaklaşmak anlamına geliyor maalesef.
 


“Bu anlaşma Meclis’e geldiğinde, Milletvekilleri neye oy verecek?”

Soru: Hükümet protokolde yer alan taahhütleri yerine getirebilecek mi?

Erhürman: Protokollerde KKTC tarafının taahhütleri açık ve net olmalıdır. Aksi takdirde hem kaynak akışında sıkıntı yaşanması, hem de iki taraf arasındaki güven ilişkisinin zedelenmesi riski var. Ama maalesef bu anlaşmaya da bakıldığında aynı sıkıntının devam ettiğini görüyoruz. Kamu çalışanlarıyla ilgili yasalarda yapılacak değişikliklerin “günümüz ihtiyaçları ve gelişen koşullar doğrultusunda gerekli maddelerde güncelleme yapılacaktır” diye belirtilmesi tam bir belirsizliktir. KKTC tarafının burada neyi taahhüt ettiği belli değildir. Aynı şekilde, Sendikalar Yasası ile ilgili değişiklikte “Sendikalar Mukayyidi’nin ihtiyaçlar doğrultusunda yetkileri güncellenecektir” ibaresi somut hiçbir şey söylememektedir. Neyin yapılacağının taahhüt edildiği belli değildir. Üniversitelerin denetiminde, Kamulaştırma Yasası’nda ve ek mesailerde ise tam bir belirsizlik vardır. Dolayısıyla, bütün uyarılarımıza rağmen meclis ile hiç görüşülmeden imzalanan bu metinde KKTC tarafının taahhütlerinin belirsizliği konusunda sıkıntı aynen devam etmektedir. Bu metin meclise geldiğinde milletvekilleri neye oy verecek? KKTC’nin ne olduğu anlaşılamayan taahhütler altına girmesine mi? Uygulamada ne olacak? İlgili yasalarda yapılan herhangi bir değişiklik, herhangi bir “güncelleme” TC tarafından yeterli kabul edilecek mi? Ciddi bir devlet yönetiminde, ülkeye dış kaynak gelip gelmeyeceğini belirleyecek bu kadar önemli bir uluslararası anlaşmada, devlet bu kadar belirsiz taahhütlerin altına girmez. Bu durum uygulama aşamasında ciddi sıkıntılar yaratmaya ve KKTC-TC ilişkilerinde karşılıklı güveni zedelemeye bir kez daha adaydır.

Eylem Planı’nda bir başka sorun öncelikler meselesidir. Yıllarca protokollerin en önemli öngörülerinden biri “kamu reformu” idi. “Kamu reformu”nun en önemli unsurlarından biri de kurumsal hafızanın korunması için kamudaki müdürlerin, hatta teknik müsteşarların üçlü kararname kapsamından çıkarılmasıydı. Hatta CTP olarak bizim hükümet kurma çalışmaları sırasında tüm partilerle paylaştığımız paketin bir unsuru da buydu. Ancak şimdi bakıyoruz, bu Anlaşma’da, konuyla ilgili olarak yalnızca “üst kademe yöneticilerinin atamalarında aranacak kriterlerin yükseltilmesi” söz konusu. Demek ki yıllarca protokollerde en temel önceliklerden biri olarak yer alan konu “öncelik” falan değilmiş.

Kurumsal hafızanın korunması, gelen-giden hükümetlerle tüm üst kademe yöneticilerinin değiştirilmesinin önlenmesi, idari istikrar aslında kamu reformunun temel bir meselesi olarak görülmüyormuş. O zaman neden yıllarca konuştuk biz bunu? Neden yıllarca KKTC tarafı kamu reformu için verdiği sözleri tutmadı diye protokollerin uygulanmasında sorun yaşandı?

Ama bu öncelik değilken, süresi dolan toplu iş sözleşmelerinin yenilenmemesi halinde eski haliyle yürürlükte kalması “giderilmesi gereken bir sorun” olarak “öncelikler” arasında yer almaya devam ediyor. Bu bir önceki protokolde de vardı ve bu taahhüt yerine getirilmedi. Biz dörtlü hükümet döneminde de buna karşı çıktık, UBP-HP hükümeti döneminde protokolde olmasına da karşı çıktık ve zaten yapılmadı. Hukuk mantığı çerçevesinde de hiçbir biçimde doğru değil.


AŞILAR…

“20 gün içinde çok büyük miktarda aşı elde edemezsek turizm başlayamayacak”

Soru: Türkiye’den 20 bin doz aşı daha geldi. Son gelen aşıların açılma konusunda anlamlı bir etki yaratmayacağını söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Erhürman: TC’den toplamda 100 bin aşı geldi. Bu hiç de kötü bir rakam değil, kimse bunun aksini iddia edemez. AB’den gelmesi gereken aşı sayısının çok altında aşı geldi. Biz bunu AB’de, güneyde bütün muhataplarımıza çok açık bir şekilde eleştiri olarak, bunun kabul edilemez bir şey olduğunu söylüyoruz. İçimizden bazı kişiler, Sayın Ersin Tatar, Sayın Tahsin Ertuğruloğlu “biz bu aşıları istemeyiz” diyor ama bu son derece yanlış bir tutum. Çünkü bu aşı bizim hakkımız ve biz hakkımızı talep etmeliyiz. O makamlarda oturanlar, “ben istemem” deme lüksüne sahip değildir. Kıbrıs Türk halkının hakkını aramak için o makamlardadırlar, küsmek darılmak için değil.

100 bin Türkiye’den, 7 bin 500 civarında AB’den gelen aşı ile 53 bin kişi aşılanmış oluyor. Sağlık Bakanlığı ile görüştük, 23 bin kişinin ilk doz aşısını olduğu ve ikinci dozu beklediği bize söylendi. Perşembe gün 20 bin doz aşı geldi, 5-6 bin doz da ellerinde varmış, bunların toplamı ikinci dozu bekleyenlerin aşıları. Halbuki ne bekliyorduk? Okulları açmak için 23 bin kişinin iki doz aşılanması için 46 bin doz aşıya ihtiyaç var. Yüksek öğretimde yüz yüze eğitime geçmek için de bu geçerli. Turizmi açmak için ise, Bulaşıcı Hastalıklar Üst Komitesi’nin açıklamasına göre toplumun %67’sinin bağışıklığa ulaşması gerekiyor.

“Nisan başı çift aşılı turistler kabul edilmeye başlanacak” denilmişti. Olağanüstü gelişmeler olmazsa, yani önümüzde 20 gün içinde çok büyük miktarda aşı elde edemezsek turizm başlayamayacak. Burada gene öngörülmezlik var. Büyük miktarda aşı elde edilecekse de programa ihtiyaç var. Program olmadığı takdirde, turizmci pazarlamaya, satışa başlayamaz, tanıtıma hiç başlayamaz. Bunu yapamadığınız oranda da, turizmden alacağınız pay çok ciddi şekilde düşecek demektir. Bütün bu öngörülemezlikleri birleştirdiğimizde, adeta ışık kapalı bir oda içerisinde, gözlerimiz bağlı yürümeye çalışıyoruz. Bir o duvara, bir bu duvara kafamızı vuruyoruz. Her kafamızı vurduğumuzda, toplumda bir kesim insan daha batma, işsizlik noktasına geliyor. Bunu aşmanın yolu, öngörülebilirliği sağlamaktır, planlı yürümektir, harcama planlarınızı adil ve doğru bir biçimde yapmaktır. Bunları yapabilmenin yolu da en geniş istişare ağından geçer.

 

“Saner meseleye sadece kendi siyasi eli açısından bakıyor”

Soru: Başbakan Ersan Saner, protokolü imzaladıktan sonra “elim güçlü dönüyorum” şeklinde bir açıklama yaptı. Bu protokolde elini güçlendiren nedir?

Erhürman: Protokoller Sayın Ersan Saner’in eli güçlendirilsin ya da zayıflatılsın diye imzalanan metinler değildir. Zaten bütün meclisi dışlayıp, son hali noktasında bütün hükümeti de dışlayıp imzaladığına göre, belli ki bu meseleye sadece kendi siyasi eli açısından bakıyor, toplumsal bir bakış yok.

Yine o konuşmasında “bizim IMF’miz yok” deyip, “TC IMF’dir” anlamına gelen şeyler de söyledi. Bunlar çok kayda değer şeyler olarak değerlendirilmemeli. Herkesin şunu anlaması lazım, öyle bir noktadayız ki, “bizi” düşünmemiz gerekirken “ben”ler şişti, şişti, şişti ve ben, bizi işgal eder hale geldi.


ERKEN SEÇİM…

“Seçim bir ay içinde meclisin gündemine gelecek”

CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman, meclisin erken seçim konusunda bir ay içinde karar vermek zorunda olduğunu söyledi.

Erhürman, “Haziran’da bir kişi için bütün memleketin seçime gitme lüksü var mı? Sonra Ekim’de, hükümet programında Ekim yazdığı için, bu defa 50 kişiyi seçmek amacıyla mı seçime gidilecek? Böyle saçma sapan şey olmaz. Seçim unutturuldu veya unutturulmaya çalışılıyor gibi görünüyor ama unutturulması teknik olarak mümkün değil” diye konuştu.

145641006-3986853818015427-5101570938840474278-o-006.jpg

Bu haber toplam 1480 defa okunmuştur