
“Oyunculuk Bir Reçete Değildir”
Boğaziçi Üniversitesi’nde tarih eğitimi aldıktan sonra akademik yolculuğunu tiyatro eleştirmenliği ve dramaturji alanında sürdüren Kerem Karaboğa, tiyatroya yalnızca sahneden değil, düşünce tarihinden ve kuramdan bakmayı öneren isimlerden...
Boğaziçi Üniversitesi’nde tarih eğitimi aldıktan sonra akademik yolculuğunu tiyatro eleştirmenliği ve dramaturji alanında sürdüren Kerem Karaboğa, tiyatroya yalnızca sahneden değil, düşünce tarihinden ve kuramdan bakmayı öneren isimlerden... Yüksek lisans ve doktora çalışmalarını İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nde tamamlayan, Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi Sahne Sanatları Fakültesi’nde dekanlık görevini sürdüren, Karaboğa ile, ‘Oyunculuk Sanatında Yöntem ve Paradoks’ isimli kitabı üzerinden oyunculuk kuramını ve günümüz tiyatrosunda çoğu zaman göz ardı edilen ekol oluşturmayı konuştuk. Söyleşi, yerleşik oyunculuk anlayışlarını sorgularken, tiyatroya farklı düşünsel mesafeden bakmayı mümkün kılıyor.
“Mesleki yolculuğum tiyatro alanında şekillendi”
İlk olarak, tiyatro sanatına yönelmesinde belirleyici olan merak duygusunu ve tarih eğitiminin sahne sanatlarıyla kurduğu çok katmanlı ilişkiyi ele alıyoruz.
“Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenim gördüğüm yıllarda Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları adlı tiyatro kulübünün çalışmalarına katıldım. Bu toplulukta tiyatroyu bir hobi olarak değil, araştırılması, anlaşılması ve kavranması gereken bir alan olarak ele aldık. Yalnızca oyunlar sahnelemekle kalmadık; tiyatro araştırmalarımızı kamuoyuyla ve diğer tiyatrocularla paylaşmak amacıyla bir tiyatro araştırma dergisi de yayımladık. Oyun üretimiyle kuramsal çalışmayı birlikte yürüten bir süreçti. Zamanla ekip dağılsa da oluşum varlığını sürdürdü ve tiyatro, daha merkezî alan hâline geldi. Tarih Bölümü’nden mezuniyet aşamasına geldiğimde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesinde Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji alanında yüksek lisans ve doktora düzeyinde bölüm açıldığını öğrendim. Sınavlara girdim ve kabul edildim. Bölüm, 1994 yılında lisans eğitimine de başladı. Kuruluşundan itibaren bu bölümde yer alarak akademik çalışmalarımı sürdürdüm. Program, tiyatronun kuramsal alanına ağırlık verirken uygulama ve sahneleme pratikleriyle de güçlü bağ kuruyordu. Bu süreçte oyunculuk ve yönetmenlik çalışmalarımı sürdürürken, İstanbul’daki farklı üniversitelerde dersler verdim. Böylece mesleki yolculuğum tamamen tiyatro alanında şekillendi.”

Tiyatro, elbette sadece sahnede olup bitenle sınırlı değil. Dönemin, toplumunu ve insanın düşünsel yapısını da içine alan çok özel bir sanat dalı. Bu nedele her bir oyun, her bir karakter ve bunların sahnelemesi, başka disiplinlerle kurulan görünmez bağlar üzerinden daha çok anlam buluyor.
“Tiyatro bilimi, aslında bütün sosyal bilimlerden ve farklı disiplinlerden beslenen bir alan. Yalnızca tarih değil; edebiyat, felsefe, sosyoloji ve psikoloji ilk akla gelen alanlar arasında yer alır. İster oyunculuk pratiği yürütün, ister sahneye koyacağınız bir metin üzerinde çalışın; karakter çözümlemesi ya da belirli oyunculuk yöntemleri söz konusu olduğunda, sosyoloji, psikoloji, tarih, felsefe, antropoloji ve hatta arkeolojiyle belli ölçülerde ilişki kurmak kaçınılmazdır. Bu alanlarda doğrudan çalışmak ya da ilgili disiplinlerde uzmanlaşmış kişilerden beslenmek, sahne üzerindeki icrayı derinleştirir ve daha iz bırakıcı işler ortaya çıkmasını sağlar. Tarih eğitimi ve Boğaziçi Üniversitesi’nin kültürel ortamı, sonraki çalışmalarım açısından son derece belirleyici oldu. Dünya tiyatro tarihi, sahne tarihi ve belirli tiyatro akımlarının tarihsel gelişimi üzerine dersler de verdim.”
Karaboğa’nın Oyunculuk Sanatında Yöntem ve Paradoks adlı kitabı, oyunculuk eğitiminde yöntemin gerekli olduğunu vurgularken, aynı zamanda yöntemlerin tarihsel bağlamını, kendi içindeki benzerlik ve farklılıklarını da tartışmaya açıyor.
Oyunculuğu sürdürürken, bu alanda ciddi bir kafa karışıklığı olduğunu; özellikle oyuncuların neyi, nasıl yaptıkları konusunda çoğu zaman yöntemsiz ve rastlantısal bir ilerleyiş içinde olduklarını gözlemledim. Bunun tartışılmasının gerçekten önemli olduğunu düşünüyordum. Bu çalışmada, 18. yüzyıl Fransız filozoflarından Denis Diderot’nun Aktörlük Hakkında Aykırı Düşünceler adıyla çevrilen ve “oyuncunun paradoksu” kavramı etrafında şekillenen metnini merkeze alarak, 20. yüzyıl tiyatrosunun yapı taşları sayılabilecek dört önemli ismin oyunculuk anlayışlarını inceledim. Bunlar Konstantin Stanislavski, Bertolt Brecht, Vsevolod Meyerhold ve Jerzy Grotowski’dir.
Her biri, kendi toplulukları içinde, kendi felsefeleri doğrultusunda geliştirdikleri özgün yöntemlere sahiptir. Ben de bu yöntemleri Diderot’nun ortaya koyduğu çerçeve üzerinden ele alırken, aynı zamanda aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları görünür kılmaya çalıştım. Son derece keyifli olmakla birlikte yoğun bir araştırma süreci gerektiren bu çalışma, zaman içinde yeni baskıları yapılan ve okurla buluşmayı sürdüren bir kitap hâline geldi.”

“Yöntem, derinlik, süreklilik iz bırakma için vazgeçilmezdir”
Oyunculuğun doğasına dair temel konuları ve günümüz tiyatro sanatında bir oyuncunun yönteme neden ihtiyaç duyduğunu da ele alıyoruz.
Kitapta anlatmak istediğimi; gündelik hayattaki oyuncu, sahnedeki oyuncu ve oyuncunun karakterle kurduğu ilişki üzerinden ele aldım. Oyuncunun kendini unutarak karaktere dönüşmesi mi söz konusudur, yoksa karakteri belli bir mesafeden modelleyip inşa ederek onu seyircinin gözlemine açması mı? Bu sorular etrafında düşündüm. Her oyunculuk yönteminin belirli bir dünya görüşüyle, sanata dönük belli bir duruş ve tavırla bağlantılı olduğunu özellikle vurguladım. Yöntemleri aynı zamanda tarihsel bağlamları içinde ele almaya çalıştım. Dünyadaki dönüşüme baktığımızda, postmodern olarak adlandırılan dönemde tek ve mutlak bir yöntemin olamayacağı fikrinin öne çıktığını görüyoruz. Çoğulculuk, çok kültürlülük ve küreselleşme ile birlikte her şeyin birbirinin içine geçtiği; derinlemesine yöntemsel çalışmanın giderek anlamsızlaştığı algısının yaygınlaştığı bir dönemden söz ediyoruz. Oysa ben bu durumu anlamsız bulmuyorum. Oyuncunun her yönteme bir reçete gibi yaklaşmasına ya da “biraz ondan, biraz bundan alırım” diyerek yüzeysel bir kopyalama pratiğine yönelmesine karşıyım. Aksine, yöntem arayışından vazgeçilmemesi gerektiğini; belli bir derinliğin ve sürekliliğin, sanatsal anlamda iz bırakıcı bir ifade için vazgeçilmez olduğunu savunuyorum. İçinde bulunduğumuz koşullarda neler yapılabileceği, bu koşullarda deneysel ya da derinlemesine çalışmanın nasıl mümkün olacağı gibi soruları da özellikle açmaya çalıştım. Benim savunduğum şey, postmodern savrulmaya karşı; temellerini ve esas meselelerini kaybetmeden, derinleşebilen bir tiyatro ve oyunculuk dili oluşturma çabasından vazgeçmemektir.
Günümüzde bunun, akademilerde ya da belli topluluklar içinde birlikte çalışan ekipler tarafından ortaya konması gerektiğini düşünüyorum. Bir akademinin ya da bir topluluğun kendi ekolünü yaratması önemlidir. Postmodernizm, bu kolektif duyarlılığı törpüleyen stratejiler üretme eğiliminde. Ben ise, biraz da bu teslimiyete karşı durmayı savunuyorum.”
“Amacımız öğrencilerin yaratıcı duruşlarını bulmalarını sağlamak”
Karaboğa ile, Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nin zaman içinde nasıl bir eğitim anlayışı ve sanatsal ekol oluşturduğunu ele alıyoruz.
“İlk mezunlarımızı vermeye hazırlanıyoruz. Programımız, belirli bir bakış açısı üzerine kurulu. Fakülte bünyesinde üç bölümümüz var: Oyunculuk, Modern Dans ve Ses Sanatları Tasarımı. Klasik akademik yapılarda bu alanlar genellikle birbirinden bağımsız kürsüler olarak ele alınır. Oysa biz, bu alanların sanıldığı kadar bağımsız olmadığını düşünüyoruz. Üç bölümün kendi özgün özelliklerini koruyarak; bu temeller üzerinde dansçı, oyuncu ve ses tasarımcısı yetiştirirken, aynı zamanda bu üç birimin birlikte üretmesini, birbirinden haberdar olmasını ve kendi araştırmalarını ortak bir zeminde buluşturmasını hedefliyoruz. Bu yönüyle programımız, başka örneği olmayan, oldukça kendine özgü bir model sunuyor. Buradan mezun olan sanatçının, klasik programlardan mezun olanlardan farklı bir duruş ve donanıma sahip olmasını amaçlıyoruz. Asıl hedefimiz, bu altyapı üzerinden öğrencilerin çağdaş bir sanat bakışı geliştirmelerini ve kendi yaratıcı duruşlarını ortaya koyabilmelerini sağlamak.”

“LTB saygın bir topluluk olarak öne çıkıyor”
Söyleşide, son olarak Karaboğa’nın Kıbrıs Türk tiyatrosuna ilişkin değerlendirmelerinin yanı sıra, oyunculukta yöntem konusunun neden yeterince gündeme gelmediğini de konuşuyoruz.
“Kıbrıs ve Kıbrıs tiyatrosu üzerine oldukça fazla okuma yaptım; bu süreçte Yaşar Ersoy’un kaleme aldığı kaynaklardan da yararlandım. Gördüğüm kadarıyla, Türkiye’de de sıkça karşılaşılan ekol oluşturma ve kendi yöntemini var etme sorunu, KıbrısTürk tiyatrosu için de geçerli. Bu konuda net ve süreklilik taşıyan duruşlara sahip oluşumların, çeşitli nedenlerle ortaya çıkamadığını söylemek mümkün. Bunun elbette farklı sebepleri var: tarihsel ve toplumsal dönüşümler, kadrolaşma sorunları ve kurumsallaşamama gibi etkenler, bu tür yapıların yerleşmesini zorlaştırmış görünüyor. Bu tablo içinde Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, köklü yapısı, sistematik çalışması ve felsefesiyle duruşu son derece net, saygın bir topluluk olarak öne çıkıyor. Ada genelinde, benzer bir süreklilik ve netlikte başka bir tiyatro faaliyetine çok sık rastlanmıyor. Bunun, Kıbrıs’ta tiyatronun tarihsel geçmişinin görece yeni olmasıyla da yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum.”

















