1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Lefkoşa’nın ‘Kolektif Hafızası’na yolculuk
Lefkoşa’nın ‘Kolektif Hafızası’na yolculuk

Lefkoşa’nın ‘Kolektif Hafızası’na yolculuk

“Olağanın Gözünden” Sergisi, 10 binlerce fotoğraf arasından seçilen bir seçkiyle hayatın sıradan ama kolektif bir portresini sunuyor.

A+A-

Murat OBENLER

Yazar-akademisyen Salamis Ayşegül Şentuğ Tuğyan ile fotoğrafçı- akademisyen Haris Pellapaisiotis’in eş-küratörlüğünde, Teknik Kültür Komitesi’nin girişimi, AB finansmanı, UNDP tarafından ve OSASG-Cyprus koordinasyonuyla hayata geçen ve Lefkoşa’yı evrensel varoluş alışkanlıklarıyla birbirine bağlayan iç ve dış mekân fragmanlarının izini süren, Lefkoşa’yı büyük anlatıların gölgesinde değil, gündelik hayatın kendiliğindenliği ve insan deneyiminin ham gerçekliği üzerinden yeniden okumamızı sağlayan “Olağanın Gözünden” Sergisi hakkında Salamis Ayşegül Şentuğ Tuğyan ile Yenidüzen okurları için röportaj yaptık.

 

“Bu sergi fikri kolektif hafızanın resmi kanalların dışındaki o 'görünmez' alanlarını keşfetme arzusundan doğdu”

Toplumsal bellek (veya kolektif hafıza): “Bir toplumun veya grubun ortak kimliğiyle bağlantılı önemli olayları, değerleri ve deneyimleri hatırlama ve paylaşma biçimidir; bu, kuşaklar arası aktarılan anıların bir havuzudur ve ulusları, toplumları ve grupları bir arada tutan kültürel bir yapıdır.” diye bir tanımlaması var. Ben bu sergiyi daha çok bu kavrama oturtarak gezdim.  “Olağanın Gözünden” Sergisi fikri nasıl doğdu? Bunun senin akademik çalışma alanların ile bir bağlantısı var mıdır?
Salamis Ayşegül Şentuğ-Tuğyan: Elbette var. Projenin eş-küratörü Haris Pellapaisiotis de ben de hem akademik hem de sanatsal düzlemde 'mekânın anlatısı' ve psikocoğrafya disiplininde çalışmalar üretiyoruz. Bu sergi fikri, tam da bahsettiğin kolektif hafızanın resmi kanalların dışındaki o 'görünmez' alanlarını keşfetme arzusundan doğdu. Olağanın Gözünden (Through Ordinary Eyes) mekândaki gündelik estetiği merkeze alan, şehrin ritmini yakalayan bir arşivleme projesi aynı zamanda.

foto-2-009.jpeg

Küratörler olarak Haris Pellapaisiotis ve Salamis Ayşegül Şentuğ-Tuğyan’un adı geçiyor. Projenin Sanat Danışmanlığını da Anber Onar ve Maria Toumazou yapıyor. Bu ekibin çalışma takvimi ve sistematiği nasıl ilerledi? Bir de konunun İki Toplumlu Kültür Teknik Komite bağlantısı da var değil mi?
Şentuğ-Tuğyan: Biz Haris’le bu projeyi geliştirmeye yaklaşık üç yıl önce başladık. Ancak küratoryal sürecin fiziksel aşaması, özellikle de katılımcıların dijital arşivlerini ve sosyal medya fotoğraflarını titizlikle incelediğimiz o 'kazı' çalışması, projenin Kültür Teknik Komitesi tarafından seçilmesinin ardından başladı. 10 binlerce fotoğrafı bir araya getirip ilk seçkiyi Haris’le oluşturduktan sonra, Anber ve Maria ile bir araya gelip tematik düzenlemesini gerçekleştirdik.

 

“Fotoğrafın doğrudan o ana dahil olan bir yerden kullanıldığı bir yaklaşım sergiliyoruz”

Fotoğraf bu serginin ana malzemesi olarak öne çıkıyor. Hem sosyal platformlar hem de kişisel arşivlerin araştırma alanları olarak kullanılması bir nevi günümüzün hızla ilerleyen (belki de kontrolden de çıkan) teknolojileri ile geçmişin klasik araştırma alanı olarak takvimlerdeki fotoğrafların bir buluşması mıdır? Eski tarihli olan (hatta siyah-beyaz bile var) fotoğraflardan yakın geçmişe doğru uzanan bir nostaljik yolculuk görüyoruz.
Sergi, sadece telefonla çekilen amatör fotoğrafları kapsıyor; eski bir fotoğrafın telefonla çekilmiş karesini de bu kapsama dahil ettik. Burada fotoğrafın bir sanat eseri unsuru olarak estetik kaygı taşıyan veya mesafeli bir belgeleme niteliği güden meselesinden ari olarak, doğrudan o ana dahil olan bir yerden kullanıldığı bir yaklaşım sergiliyoruz.

img-20260113-174548.jpg

“Süreçte kişilerden ziyade, fotoğraflarının karakteristikleriyle ilgilendik. Fotoğrafçıyı dışarıdan bakan mesafeli bir gözlemci veya tanık yerine koyan kareleri değil; o anın tam içinde, bir parçası olduğu kareleri tercih ettik”

Kişilerin seçilmesinde gerçekten 7’den 77’ye (hatta bu tabir bile yetersiz kalabilir) bir kuşaklar arası seçkiyle karşılaşıyoruz. Bazı kişilerin birden fazla fotoğrafla katkıda bulunduğunu da görüyoruz. Katkıda bulunanları seçerken nasıl bir kriterler dizisi uyguladınız?
Proje katılmak isteyen herkese açıktı; UNDP bu doğrultuda bir açık çağrı düzenledi. Biz süreçte kişilerden ziyade, fotoğraflarının karakteristikleriyle ilgilendik. Küratöryel metodolojimiz, birçok aşamadan geçtikten sonra final aşamasında tamamen ilişkiselliğe dayalı olarak şekillendi. Son seçkiye geldiğimizde ise artık temalar az çok belirlenmiş olduğundan, fotoğrafları birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden değerlendirdik. Fotoğrafçıyı dışarıdan bakan mesafeli bir gözlemci veya tanık yerine koyan kareleri değil; o anın tam içinde, bir parçası olduğu kareleri tercih ettik. Şehrin hem ev içlerinden hem de sokaklarından, mekânı deneyimleme biçimimizdeki samimiyeti gösteren, işlenmemiş hayat parçaları aradık. Kendiliğinden oluşan, ev hali, aile ve dostluk gibi temaları odağa alırken, Lefkoşa’yı evrensel varoluş alışkanlıklarıyla birbirine bağlayan iç ve dış mekân fragmanlarının izini sürdük. Mutfaktaki bir dedikodunun kıkırtısı, bir gece eğlencesinde arkadaşların birbirine yaslanışı, makyaj silinmeden hemen önce oturma odasında çekilen o son fotoğraf veya bir konserde rastlanılan dosta sarılma anı... Bunlar gündelik hayatın sıradan ama kolektif bir portresini oluşturan numunelerdir.

img-20260113-174618.jpg

“Özellikle dış mekan fotoğraflarında, hayvanın ön planda, şehir mimarisinin ise arka planda kaldığı bir görsel dilin kendiliğinden oluştuğuna rastladık”

İnsan ve insanlar arası ilişkiler kadar önemli bir diğer ilişki de insanlarla can dostlarımız kedi ve köpekler arasındaki ilişkidir. Bu fotoğrafların adeta sergiyi taçlandırdığını gözlemledim. Yine kuşlar da bol bol var. Lefkoşa’nın ekosistemini olabildiğince geniş tuttunuz sanıyorum. 
Kesinlikle! Mekanı deneyimleme biçimimize o mekanları paylaştığımız insan olmayan canlılar da dahildir. Özellikle dış mekan fotoğraflarında, hayvanın ön planda, şehir mimarisinin ise arka planda kaldığı bir görsel dilin kendiliğinden oluştuğuna rastladık.

 

“Bu seçki, kuşkusuz gayrı-resmi bir tarih anlatısı inşa ediyor”

“Arayışımızın merkezinde kapsayıcılık vardı. Haris'le birlikte, resmi anlatılarda kendine pek yer bulamayan seslerin ve hayatların görünmesini istedik”

Bu sergi LGBTQIA+ Bireylerin toplumdaki/şehirdeki görünülürlüğüne de ciddi bir katkı sunuyor. Bu bağlamda seçici ekipte nasıl bir hassasiyet oldu?
Arayışımızın merkezinde kapsayıcılık vardı. Haris'le birlikte, resmi anlatılarda kendine pek yer bulamayan seslerin ve hayatların görünmesini istedik. Buna kuir yaşamın dokusu da dahil; ancak sergi onları sembolik bir kalıba sokmadan, üzerinden ideolojik bir anlam üretmeden, tam da gündelik hayatta var oldukları doğal haliyle sunuyor. Tüm bu kareler, şehri bir gözlem alanı değil de paylaşılan, yaşanan bir yer olarak gören o 'olağanlık' bağında birleşiyor. Bizim için önemli olan, bu hayatların birer 'temsil' değil, şehrin doğal parçaları olarak orada olmasıydı.

487434661-1101155188693610-425410060684866652-n.jpg

“Projenin en önemli özelliği veri-güdümlü bir yapıda olmasıdır. Kişisel anılar ile toplumsal eylemlerin iç içe geçtiği bu seçki, kuşkusuz gayrı-resmi bir tarih anlatısı inşa ediyor”

Kişilerin kişisel anılarının yanı sıra bazı toplumsal olaylar/etkinlikler, siyasi,kültürel ve sanatsal etkinlikler/eylemler de seçkiye konmuş. Bu seçilen toplumsal fotoğrafların çoğunun iki toplumlu etkinliklere de referans vermesi bir nevi gayrı resmi bir görsel tarih yazımına(aktarımına) katkı sağlamıyor mu?
Bu projenin en önemli özelliği veri-güdümlü bir yapıda olmasıdır. Bu terimi açıklamam gerekirse; biz önceden belirlenmiş bir hipotezi ya da anlatıyı kanıtlamak için fotoğraf aramadık, aksine elimizdeki on binlerce görsel verinin bize ne anlattığına kulak verdik.  Kişisel anılar ile toplumsal eylemlerin iç içe geçtiği bu seçki, kuşkusuz gayrı-resmi bir tarih anlatısı inşa ediyor. Ancak bu anlatı, 'iki toplumluluk' gibi önceden kurgulanmış etiketlere sığınmak yerine; verinin sunduğu organik bağlarla, 'olağanın' çerçevesinde ve gündelik hayatın kendi doğal akışı içerisinde kendini var ediyor.

toplu-002.jpg

“Bu fotoğraflar Lefkoşa temsiline genellikle hükmeden 'dini farklılıklar', 'bölünmüşlük' veya 'etnik kimlik' gibi yerleşik ideolojik anlatıların ötesinde konumlanıyor”

Kentsel hafıza mekanı olarak da Lefkoşa’yı seçtiniz. Siyasi olarak Lefkoşa’nın bölünmüş bir başkent sıfatından daha da derin ortak bir hafızası olduğuna inananlardanım. Bu çalışma buna çok değerli bir katkı koyuyor. Lefkoşa’yı büyük bir orkestra olarak değerlendirirsek derelerinden ovalarına, bahçelerinden surlarına, parklarından kültür-sanat mekanlarına, eğlence mekanlarından yeme-içme kültürünün yaşadığı mekanlara, UN kontrolündeki Yeşil Hattan iki yakasına, oyunlar oynanan ve bisikletle girilebilen ara sokaklarından eylemlerle ses veren ana caddelere, bayram yerlerinden lunaparklara orkestranın her üyesinin sesi bu sahnede yansıyor. Bu serginin bölünmüşlükle de ciddi bir derdi var değil mi? Ne kadar ortak ve/veya bütünün parçası o kadar iyi gibi okudum ben resimleri biraz da.
Lefkoşa’yı bir orkestra olarak tanımlaman projenin ruhuyla tam örtüşüyor; biz sadece bu devasa orkestranın her bir üyesinin kendi sesini olduğu gibi duyurabileceği kolektif bir sahne kurduk. Bu sahnede beliren fragmanlar, kendi doğal ritimleri içerisinde özgün desenlerini oluşturdular. Bu fotoğraflar Lefkoşa temsiline genellikle hükmeden 'dini farklılıklar', 'bölünmüşlük' veya 'etnik kimlik' gibi yerleşik ideolojik anlatıların ötesinde konumlanıyor. Seçkideki imgelerin bu kemikleşmiş kategorilere sığmamasının nedeni, 'olağan gözün' bu tip angajmanların dışındaki bir düzlemde var olmasıdır. Bu bakış açısı kenti; büyük anlatıların gölgesinde değil, gündelik hayatın kendiliğindenliği ve insan deneyiminin ham gerçekliği üzerinden yeniden okumamızı sağlıyor.

img-20260113-174724.jpg

“Küratörler olarak bu çalışmayı statik bir son değil,dinamik bir başlangıç olarak görüyoruz"

Lefkoşa’nın ortak hafızası denilince benim aklıma Ermeniler, Latinler, Afrika kökenli, Ortadoğu kökenli, Asya kökenli,Rus asıllı ve Türk asıllı bireyler, azınlıklar/çoğunluklar da geliyor. Hatta İngilizler bile. Neden gökkuşağının iki rengini seçmeyi tercih ettiniz? Lefkoşa’nın kollektif kimlik anlatımında bunların olmayışı bir eksiklik olarak değerlendirilebilir mi?
Bu sergi, Kültür Teknik Komitesi'nin himayesinde, UNDP ve Avrupa Birliği (AB) desteğiyle hayata geçen bir projenin çıktısıdır. Ancak biz küratörler olarak bu çalışmayı statik bir son değil, dinamik bir başlangıç olarak görüyoruz. İleride Lefkoşa’nın ve adanın tüm kültürlerini ve topluluklarını kapsayan çok daha geniş, çok kültürlü bir perspektifle ele alınması bizlerin de dileğidir.

img-20260113-174840.jpg

“Dileğimiz bu çalışmanın da önce Kıbrıs’ın başka şehirlerinde gösterilmesi ve sonra Avrupa’da daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşmasıdır. Gezici bir sergi olmasını temenni ediyoruz"

Sergi ne zaman açıldı? Nerede, ne kadar daha açık kalacak? Serginin başka alanlarda da açılma fikri var mıdır?
Bir serginin yeni bir mekânda açılması ve uluslararası dolaşıma çıkması gerçekten uzun ve meşakkatli bir iş. Bildiğin üzere küratörlüğünü yaptığım 'Dünya Burada Bitsin' sergisi birçok özveri ve emekle İzmir, İstanbul, Paris ve Berlin’de izleyiciyle buluşmuştu. Elbette dileğimiz, bu çalışmanın da önce Kıbrıs’ın başka şehirlerinde gösterilmesi ve sonra Avrupa’da daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşmasıdır. Üstelik biz küratörler olarak, en başından itibaren serginin taşınabilirliğini göz önünde bulunduran bir ön çalışma yürüttük; bu yüzden gezici bir sergi olmasını temenni ediyoruz.
Olağanın Gözünden sergisi 9 Ocak’ta Lokmacı Geçiş Noktası Salonu’nda (Ara Bölge) açıldı; 23 Ocak tarihine dek Salı-Cumartesi 15.30-20.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Bundan sonra da buna benzer çalışmalar gündeminizde var mıdır?
Elbette.

Bu haber toplam 421 defa okunmuştur