1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Kıbrıs-Yunanistan-Türkiye: Savaş ve barış
İnsan Neden Boyun Eğer?

İnsan Neden Boyun Eğer?

İtaat ilişkisinde, hükmeden açısından, başkalarının davranışları üzerinde tahakküm oluşturmanın, istenilen şekilde yönlendirme gücüne sahip olmanın yarattığı bir cazibe söz konusudur.

A+A-

Nügen Derman Duru
nugenduru@hotmail.com

“İnsan özgürlüğünün en sonuncusu, içinde bulunduğu koşullar ne olursa olsun, tutumunu seçebilmesidir ve yalnızca bu özgürlük insanın elinden alınamaz.”
 Viktor Frankl

Davranışlarımızın başkaları tarafından kontrol altına alınmasında korku ve yıldırmanın etkisi büyüktür. Ancak bundan daha tehlikelisi, bıkkınlığın, umutsuzluğun ve yorgunluğun bizde yarattığı otoriteye kolayca boyun eğme halimizdir. Bezginlikten, yorgunluktan kurtulmak için, tüm bunların kaynağına başkaldırmak; haksızlığa, adaletsizliğe, baskıya, yolsuzluğa, bağnazlığa, ötekileştirmeye karşı çıkmak demektir. Ne çare ki başkaldırmak boyun eğmekten daha zor bizim için ve bir o kadar da risk taşır. Bu nedenle, çoğu zaman, otoritenin bizden istediğini yerine getirmeye, yani itaate sığınırız ve boyun eğmeyi başkaldırıya yeğleriz.   

İtaat etme davranışımızın nedenleri konusunda Yale Üniversitesi profesörü Stanley Milgram’ın (1963) kendi adıyla bilinen deneyi çok tartışılsa da, önemli bazı gerçeklerle yüzleşmemizi sağlamaktadır. Milgram’a göre, karar vermek sorumluluk almak demektir; o nedenle başkalarının yerimize karar alması işimize gelir. Böylece sorumluluğu bizim yerimize karar alana yükleriz. Artık yolunda gitmeyen işler için suçlayacak birileri vardır çünkü. Ancak Milgram Deneyi’nin bizi en çok düşündüren yanı, sıradan insanların otoritenin karşısında ahlaki, vicdani değerlerini dahi bir kenara itebilecekleri yönündeki bulgusudur. Bu da şu anlama gelmektedir: Gerektiğinde her türlü insanlık dışı uygulamayı soğukkanlı bir şekilde yapabilmekte, birçok kuralı, yasayı çiğneyebilmekteyiz.                                                                                                                                                                                                                                       

Bir yazar olarak William Golding de Sineklerin Tanrısı (1954) adlı alegorik romanında, insanın boyun eğme-eğdirme davranışını ve güç elde etme savaşını, kurgusal bir hikâye olarak sunmaktadır. Yazar bize, atom savaşı sırasında ıssız bir adaya düşen bir grup çocuğun yaşadıkları üzerinden, adadaki koşulların, bazı çocuklardaki güç ve iktidar hırsını nasıl ortaya çıkararak vahşi duygulara dönüştürdüğünü göstermeye çalışmaktadır. Başka bir deyişle, insanın karanlık yanının uygun koşullardan beslenerek nasıl kolayca kötülüğe dönüşebileceğini göstermektedir. Sırf gücü ele geçirme, iktidar olma uğruna, neler yapabileceğimizin edebi bir dille anlatılmış bu kült romandan, günümüz dünyasından, kendimize ve yaşadıklarımıza dair çıkarımlara ulaşmak elbette mümkün. Belli ki içinde yaşadığımız ve giderek daha kötüye giden düzenin, sistemin ya da çevrenin oluşumunda buyun eğdirme-boyun eğme, güç ve iktidar ilişkileri önemlidir.

İktidar-itaat ikilisiyle yaşadıklarımız üzerinden tanışıklığımız çok erken başlamaktadır. İtaat ilişkisinde, hükmeden açısından, başkalarının davranışları üzerinde tahakküm oluşturmanın, istenilen şekilde yönlendirme gücüne sahip olmanın yarattığı bir cazibe söz konusudur. O nedenle itaat etme ve itaat ettirme sürekli deneyimlediğimiz bir durum ve bizimle kol kola her yerdedir. Toplumsal yaşamımız, yönetme, idare etme, yönlendirme gücünü elinde bulunduran yani iktidar olana göre şekillenmekteyken, bir o kadar da boyun eğenlere göre şekillenmektedir.  Hem de sandığımızdan çok daha kolay bir şekilde gerçekleşmektedir.  

Boyun eğme, itaat etme davranışımızın bu kadar kolay gerçekleşmesinin temelinde yatan zafiyetlerimiz, toplumsallaşma sürecinin bizde oluşturduğu alışkanlıklarla başlamaktadır. Kültür olarak adlandırdığımız ve toplumsal yaşamı tüm boyutlarıyla kapsayan maddi ve manevi tüm unsurların aktarımı toplumsallaşma süreci ile gerçekleşmektedir. Bu süreç gücünü, sahip olduğu yaptırımlardan almaktadır. Sosyal değerler, yazılı yazısız tüm kuralların, uyulmaması durumunda uygulayacakları maddi (hapis, para) ve manevi (kınama, dışlama, alay…) cezaları vardır. Kültürel yapının çoğu aktarımlarının evrensel ahlaka, vicdana aykırı olduğunu bir parantez açarak hatırlatmak gerekir. Kan davaları, modern kölelik, ataerkil bakış açısı, başlık parası, ırkçılık, homofobi ve daha pek çok sorunun en büyük aktarıcısı maalesef toplumsallaşma sürecidir. Çoğu zaman bizler, içine doğduğumuz toplumsal ortamın bize dayattığı kuralları, duygu, düşünüş ve yaşam şeklini bu yolla kazanırız, bunlarla yoğruluruz.  Karşılaştığımız kuralların, değerlerin, duyuş, düşünüş ve davranış şekillerinin ne kadarının doğru, insani ve etik olduğunun sorgulamasına, muhakemesine girişmeden, kendimizi sistemin ve uygulamaların bir parçası olarak buluruz. Hasbelkader sorgulama, eleştiri ve uygulamaların dışına çıkma cesareti göstersek bile, karşılaşacağımız yaptırımlardan dolayı bahaneler üreterek zaman geri dururuz. Foucault’nun deyimiyle iktidar, annemizle babamızla, yanı başımızdaki komşumuzla, polisiyle, zabıtasıyla, kamerasıyla, medyasıyla bizi istediği kılığa sokmakta hiç zorlanmamaktadır. Çoğu zaman o an için işimize geleni, kolayımıza kaçanı doğru kabul eden bir savunma mekanizmasıyla hareket etmekteyiz. Kendi rızamızla yarattığımız bu kaotik dünya artık bir sığınak olur bizim için. Ağzımıza çalınan bir parmak balla, gösterişli korunaklarımızda, dijital ortamların hazlarına, küresel dünyanın sunduğu eğlencelere dalarak özgürlüğümüzü bile teslim etmeye hazırız artık.

Sığındığımız bu dünya, Golding’in adasından, farksız. O adadaki çocuklardan ve Milgram’ın deneklerinden, hiçbir farkımız yok. Asla ıssızlığa terk edilmeyen ama giderek sesi kısılan, her daim geleni gideni olan; gelenin yurt, gidenin gurbet diyemediği bu sığınakta, günlük ilişkilerin köhneliğiyle giderek daha da sessizliğe gömülmekteyiz. Enerjimizi lüzumsuz şeylerin yarışına akıtırken, gerçek özgürlüğün ne olduğunu unutarak daha da köleleşiyoruz. Bildiğimizi sanarak arada yükselen sesimiz, derinlikten uzak, akıldan ve vicdandan yoksun olduğundan bizi yok oluşa daha da yaklaştırmakta.  Hâlbuki onca savaştan, onca göçenden, daha da önemlisi onca acıdan sessizlik değil, bilgelik çıkarmak da mümkündür…

Bu sessizlik, günlük rutinlerini yapmayı, yemeyi, içmeyi, tüketmeyi, gündelik hazların peşinde koşmayı iyi yaşamakla eş saymanın sessizliği olsa gerek. Bu sessizlik, takipten, muhbirlikten, teşhir etmekten alınan hazzın özgürlük olduğunu sanmanın sessizliği olsa gerek. Bu, olsa olsa birilerine itaat etmenin yarattığı rahatlık olsa gerek. Belli ki La Boetie’nin Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’indeki gönüllüleriz. Alışkanlıklarımız ve çıkar sağlama isteğimiz yüzünden itaat etmeye gönüllüyüz. Başka türlüsü sorumluluk alma, zahmet etme, emek harcama ve bedel ödeme gerektirdiğinden, özgürlüğümüzden, kimliğimizden vazgeçmeye gönüllüymüşüz meğer.  

Gerçek anlamda özne olmanın çok gerisindeyiz ve bunun yarattığı boşlukların ağır sonuçlarıdır yaşadıklarımız. Geleceğimiz sessizliğimize, melankolimize, karamsarlığımıza ve umutsuzluğumuza düğümlenmektedir. Kaotik koşulların başka türlüsünün olabileceğine de kapı araladığı ihtimalini görebilmemiz gerekir. Bu, olmak istediğimiz şeyin kararının bizden çıkacağının daha gür sesle dillendirilmesidir. İhtiyacımız olan, şimdi ve burada olup bitenler üzerinde düşünme, sorgulama ve doğru bilgilerle muhakeme yapmaktır. Aklımızın ve vicdanımızın bileşkesini alarak onun gücüne güvenmektir. Bu, adaletsizliğe, eşitsizliğe, sömürüye karşı entelektüel bir başkaldırıdır aynı zamanda. Zanaatla, sanatla, siyasetle, felsefeyle, bilimle, etikle yapılacak bir başkaldırı. Elimizle teslim ettiğimiz özgürlüğümüzü geri almanın yolu, ancak eylemlerimizle görünür hale gelecek böylesi bir yolculukla mümkün olacaktır.  

Aksi halde şairimiz hangi yarısını seveceğini bilemeden, “…Benim yurdum ikiye bölünmüş ortasından, hangi yarısını sevmeli insan?” diye sormaya devam edecek. Her yeni doğan çocukluğunu, her gün bir yenisi çekilen tel örgülerin ardında bırakacak. Ve ağzımıza çalınan balla, çarpıtılmış ilişkilerimizle ve ufak hesapların peşinde koşanlarımızın iktidar bellediğine kulluğuyla, “Zalimin talim ettiği yola minnet eylemem.” sadece bir türkünün dizelerinde kalacak.

 

İllüstrasyon: James Steinberg

Bu haber toplam 640 defa okunmuştur
Gaile 480. Sayısı

Gaile 480. Sayısı