1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Denize Zaaf, Gökyüzüne Vurgunluk, İnsanlara Kırgınlık
Denize Zaaf, Gökyüzüne Vurgunluk, İnsanlara Kırgınlık

Denize Zaaf, Gökyüzüne Vurgunluk, İnsanlara Kırgınlık

"İnsan; kayıp karşısında da yine konuşmak istemediği, yüzleşemediği duygulardan kaçar. Çünkü bazı acılar, kelime kabul etmez…"

A+A-

Geçtiğimiz günlerde okuduğum anonim bir yazının bir köşesinde, tek bir satır ilişti gözüme. Ne bağırıyordu ne de iddia ediyordu; sakince duruyordu ama içimde bir yere dokundu:

“Denize zaafım, gökyüzüne vurgunluğum, insanlara kırgınlığım var.”

Aslında hepimizin hayat döngüsünü tek nefeste özetleyen bir cümle bu.

Çünkü insan, çoğu zaman kalabalıklardan kaçtığını sanır; oysa kaçtığı şey, söyleyemedikleridir…

Kırgınlıklarımızı dillendiremediğimizde, sesimiz çoğu zaman  doğaya sığınır. Gökyüzüne bakarız; çünkü o geniştir, yargılamaz!

Üzerimize yük bindirmez. Yorgunluklarımızı alır, alaca mavisiyle taşır ve bizden uzaklara bırakır.

Deniz de öyledir…

Fırtınalı rüzgârı, kıyıya vuran dalgalarıyla içimizdeki öfkeyi bastırır. Her çarpışta, boğazımıza düğümlenen cümleler savrulur gider. Kıyıya vuran her dalga, aslında içimizde sakladığımız sandığın kapağının aralanmasıdır. Söyleyemediklerimizdir onlar; bazen bir özür, bazen gecikmiş bir itiraz, bazen de kendimize bile itiraf edemediğimiz bir kırılma.

Belki de bu yüzden kaçarız yeşile, doğaya, maviye. Bu kaçış romantik bir heves değil; varoluşsal bir ihtiyaçtır. Albert Camus’nün: İnsanın sessizliği dinlemeyi öğrenmesi gerektiğine dair vurguladığı gibi, doğa çoğu zaman cevap vermez; ama yükü hafifletir.

Çünkü sessizlik, insanın bastırdığı duygularla ilk kez yüz yüze geldiği yerdir. Doğa, bizden bir savunma istemez. İnsanlar gibi yarım bırakmaz, hesap sormaz, yüzümüze ayna tutmaz.

Ama asıl kırgınlık çoğu zaman başkalarına değil, kendimizedir. Söyleyemediklerimiz yüzünden. Sustukça biriktirdiklerimiz yüzünden. Aynadaki surette mahcup olmamız bundandır…

Kendi benliğimize, ruhumuza, öz saygımıza sınırlarını ihlal ettirdiğimiz için!

Varoluşçuların o ağır ama sahici hakikati burada durur: İnsan, en çok kendi sorumluluğundan kaçtığında yorulur.

Ve bazen bu kaçışlar, hayatın en sert yüzüyle kesişir.

Ölümler…

Büyük kayıplar…

İnsan; kayıp karşısında da yine konuşmak istemediği, yüzleşemediği duygulardan kaçar. Çünkü bazı acılar, kelime kabul etmez…

Duygularımızı dondurmak isteriz; ne ileri gideriz ne geri. Sadece bir boşlukta süzülmek isteriz. Belki denizin bir dalgasında, belki yeşilin en koyu tonunda, belki de gökyüzünün uçsuz maviliğinde…

İşte o anlarda duygular ikiye ayrılır:

Bir yanda anlatamadıklarımız vardır; o ince, sessiz araf çizgisinde duranlar…

Diğer yanda ise; konuşmak için adeta bağıran ama bir türlü ses bulamayan duygularımız.

Yaşam tam da bu ince çizginin içinde akar. Duygularımız da öyle.

O yüzden kaçarız dinginliklere.

O yüzden sığınaklar yaratırız kendimize.

Deniz kenarları, orman yolları, gökyüzüne uzun uzun bakılan sessiz anlar…

Bunlar bir kaçış değil; birebir yüzleşmeye hazırlanma hâlleridir. Çünkü insan, bazen doğada susarak, kalabalıkların içinde konuşmaktan daha çok şey söyler.

Belki de mesele şudur:

Deniz  bize boşaltmayı öğretir, gökyüzü genişlemeyi…

Ama insan, sonunda yine insana döner.

Ve her birimiz, o cümlede kendimize  ait bir kelime buluruz.

Zaaflarımız, vurgunluklarımız, kırgınlıklarımız…

Hepsi bize aittir.

Hepsi insanca.

Satırların yarenliğinde yeniden buluşmak dileğimle, sağlıkla ve hoşça kalın.

Bu haber toplam 1072 defa okunmuştur