1. HABERLER

  2. RÖPORTAJ

  3. Nami: “Karanlıkla aydınlık arasında mücadele var”
Nami:  “Karanlıkla aydınlık arasında mücadele var”

Nami: “Karanlıkla aydınlık arasında mücadele var”

Eski müzakereci, CTP Milletvekili Özdil Nami, Kıbrıslı Türklerin yaşam tarzına, demokrasi anlayışına, hukukun üstünlüğüne olan inancına karşı gelen “karanlık yüz”le mücadele edilmesi gerektiğini söyledi

A+A-

Ödül AŞIK ÜLKER

CTP Milletvekili, Eski Müzakereci, Dışişleri eski Bakanı, Ekonomi ve Enerji eski Bakanı Özdil Nami, toplumun aydınlık yüzünün, Kıbrıslı Türklerin yaşam tarzına, demokrasi anlayışına, hukukun üstünlüğüne olan inancına karşı gelen “karanlık yüz”le çok ciddi bir mücadele vermesi gerektiğini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Ersin Tatar görevde olduğu sürece Kıbrıs sorununun, ne iki devletli, ne de federal bir çözüme doğru gideceğini kaydeden Nami, “Cumhurbaşkanı ve ekibinin esas amacı, aslında ne iki devletli çözüm, ne de federasyon, amaçları bugünkü statükoyu muhafaza etmek... KKTC’nin bu halinden menfaatlanan bir zümreyi temsilen oradadırlar. Bu zümre bizim zümremiz değil, Kıbrıslı Türkler’in aydınlık yüzü değil. Bu karanlık yüz, bizi layık olmadığımız bir yere sürüklemek isteyen bir yüz” diye konuştu.

Nami, gelen beş yılın Kıbrıslı Türkler açısından kayıp olacağını söyleyerek, “Ondan sonra göreve gelecek olanlar yıkımın üzerinden Kıbrıs’ta gerçek çözümü kimin istediğini tekrar anlatıp, Rum tarafının üzerine baskı kurup, statükonun sona erdirilmesi için çalışmak zorunda kalacak” dedi.

Nami, Kıbrıs Türk tarafının Cenevre’ye, dünyanın destekleyebileceği, dünyaya izah edilebilecek somut bir pozisyonla, stratejiyle değil, daha çok “Türkiye’deki iç politikaya endeksli ve oradaki milliyetçi muhafazakar akımla ilgili ihtiyaçlara cevap verecek bir kaygı” ile gideceğini belirtti.

Özdil Nami, Cumhurbaşkanı’nın halkın tamamını temsil etmekle yükümlü olduğunun altını çizdi. Nami, şunları söyledi:

“Halkın tamamını temsil etmekle yükümlü olan Sayın Tatar, kendi halkına ‘sizin değil Ankara’nın görüşü önemlidir’ diyor. Bu bahsettiğim karanlık yüzdür. Bu artık demokrasinin, hukukun üstünlüğünün bittiği, hesap verilebilirliğin bir kenara itilip, otoriter bir anlayışı kurmaya doğru eğilim içinde olunduğunun görüldüğü noktadır. En büyük tehlike ve tehdit budur. Buna karşı biz aydınlar mücadele etmek zorundayız.”

  • Soru: 5+BM toplantısı için hazırlıklar sürüyor, Cumhurbaşkanı Tatar geçtiğimiz günlerde eski Dışişleri Bakanlarıyla da görüştü, bu toplantıya siz de katıldınız. Ersin Tatar, egemen eşitlik temelinde yan yana yaşayan iki devletli bir çözüm modelini savunuyor. Bu ne anlama geliyor?
  • Nami: Sayın Tatar gerek seçim döneminde, gerekse sonrasında birçok kavramı iç içe geçirerek kullandı, kullanmaya devam ediyor. Sayın Tatar’ın eski Dışişleri Bakanları’yla yaptığı toplantıda ben kendisine hangi ifadeyi, hangi maksatla kullandığını sordum. Egemen eşitlik kavramı federasyonlarda da var. Hatta ABD örneğini verdim, eyaletlerin egemen eşit olduğunu ifade ettim, mesela herhangi bir konuda Kaliforniya eyaleti Teksas Eyaleti’ne talimat veremez, eşittirler. Aynı şekilde anayasada federal hükümete yetki verilmeyen herhangi bir konuda federal hükümet eyaletlere talimat veremez. Eğer ifade edilen egemen eşitlik kavramı federal bir yapı içerisindeki egemen eşitlikten söz etmek için kullanılıyorsa, bu zaten bugüne kadar elde edilen yakınlaşmalarda var. Ben kendisine 11 Şubat 2014 belgesini de hatırlattım, Sayın Eroğlu’nun imzaladığı bu belge federasyon kurmakla ilgilidir. O belgede çok açık bir şekilde egemenliğin, eşit şekilde Kıbrıslı Türklerden ve Kıbrıslı Rumlardan kaynaklandığı, herhangi bir kurucu devletin diğerine tahakküm kuramayacağı, ayrıca federal hükümetin yasalarıyla kurucu hükümetlerin yasaları arasında herhangi bir alt üst ilişkisi olmadığı, herkesin kendi konusunda tam yetkili olduğu net şekilde yazmaktadır, yani federal bir yapıdaki egemen eşitlik orada tarif edilmektedir.
    Uluslararası hukukta egemen eşitlik ifadesinin kullanıldığı yerlere baktığımızda genelde literatürde, devletlerarası ilişkiyi, herhangi bir devletin diğerine karşı bir üstünlük iddiasında olamayacağını tarif etmek için kullanılır, Sayın Tatar’a bu kavramı bu anlamda mı kullanıyor diye sorduk. Benim gördüğüm kadarıyla, Cumhurbaşkanı ve ekibi bu konuda bir yapıcı muallaklık politikası takip ediyor. Bir taraftan, “egemen eşit iki devlet” derken, diğer taraftan iki ayrı devlet, federasyon veya konfederasyon gibi tanımlar kullanmadan “konuşmaya başlayalım, bakalım nereye varırız” diyorlar.

“Tatar ve heyetinde kafa karışıklığı olduğu net”

  • Soru: Egemen eşitlik temelinde yan yana yaşayan iki devletli çözüm modelinin ilk defa gündeme getirildiği iddiası da var...
  • Nami: “Diğer çözüm modeli yani federasyon denendi, başarısız oldu. Dolayısıyla yeni bir şey denemek gerekiyor” deniyor. O toplantıda bu saptamanın doğru olmadığını da ifade ettik. 1983’te KKTC ayrı egemen bir devlet olarak ilan edildi ve Rum tarafına “artık devletlerin konuşması lazım” mesajı verildi ama bu olmadı. Daha sonra, Eylül 1998’de Kıbrıs Türk tarafı, Türkiye ile birlikte Rum tarafına ve BM’ye Kıbrıs’ta yeni bir ortaklığın artık ancak iki devletin ortaklığı olabileceğini bildirdi. “Önce iki devletin kurulması, bu iki devletin birbirini tanıması, birbirinin kendi topraklarında ayrı egemen olduklarını kabul etmeleri lazım, sonra da aralarında işbirliği anlaşmaları yaparak konfederal bir devlet gibi çalışmaya başlaması lazım” dediler. Temelinde bugün söylenenden farklı olmayan, “önce iki ayrı egemen devlet olmalı” dendi. Başarı sağlanamadı, Rum tarafı bunu konuşmayı dahi reddetti, BM böyle bir zeminde herhangi bir görüşme sürecine evsahipliği yapmayacağını, Güvenlik Konseyi kararlarının buna engel teşkil ettiğini söyledi. Eğer mevcut parametrelerin dışında, yeni bir model konuşulacaksa önce iki tarafın buna rıza vermesi gerektiği ve sonra Güvenlik Konseyi’nin buna destek verip vermemeyi değerlendireceği vurgulandı. Böyle bir sürecin yaşanamayacağı ortaya çıkınca da yine kendimizi Cenevre’de bulmuştuk, yakınlaşma toplantıları başlamıştı ve süreç federal zeminde devam etmişti. Sayın Tatar’a bunları anlattık. Ayrıca KKTC’yi ayrı egemen devlet olarak tanıma, dünyadaki diğer egemen devletlerin kendilerinin verebileceği bir karar. Mesela TC kendi karar verdi ve KKTC’yi tanıdı. TC’nin yaptığı gibi, BM’ye üye diğer ülkeler de isterlerse, kendi çıkarlarına hizmet ettiğini düşünürlerse, BM Güvenlik Konseyi’nin “KKTC tanınmasın” kararına rağmen KKTC’yi tanırlar. Ama KKTC’nin ilanından bugüne geçen yaklaşık 40 yılda, konfederasyon önerisinin yapılmış olmasına ve başka birçok girişime rağmen, bırakın tanımayı, ambargoları kaldırmaya yönelik bile, bugüne kadar AB’nin aldığı tüzük kararlarının dışında, anlamlı bir çıkışı hiçbir ülkeden görmedik. İzolasyonların kaldırılmasına yönelik bazı açılımlar da “Kıbrıs Türk tarafı federasyona ‘evet’ dedi. Rumlar ‘hayır’ dedi” diye bize verilen açılımlar oldu. Yani KKTC’yi ilan ettikten sonra tanınmasını sağlayamadık, ambargoların kırılmasını sağlayamadık ve hatta ambargoların ağırlaşmasına neden olduk. KKTC, etnik olarak Türk olan devletlerin oluşturduğu Türk Devletler Konseyi’ne gözlemci olarak dahi kabul edilmiyor. Annan Planı’na “evet” diyene kadar, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda bizi “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin içindeki Müslüman cemaat” olarak görüyorlardı. Annan Planı’na, federal çözüme “evet” dedik’ diye, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda bizim yaptığımız çalışmalarla “Kıbrıs Türk Devleti” ifadesini elde edebildik. Ama ne Körfez, ne de dünyadaki başka büyük Müslüman ülkelerden herhangi birinden bizimle diplomatik, ekonomik, kültürel veya sportif ilişki kurma noktasında zerre kadar bir açılım gördük. Cumhurbaşkanı’na resmi bir ziyaret için davet dahi alamadık.
    Nitekim Sayın Tatar da yeni politikasını ilan etti, o makama oturdu. Seçim döneminde Azerbaycan’a TC Cumhurbaşkanı ile birlikte iki cumhurbaşkanı olarak gideceklerini, “bir millet, üç devlet” mesajını dünyaya vereceklerini söylüyordu. Azerbaycan’ın ağzından böyle tek bir cümle çıkmadı, bir telefon dahi gelmedi. Bütün bu gerçekleri Sayın Cumhurbaşkanı’na hatırlattık. “Bizim gördüğümüz gibi, Rum tarafı da bu gerçekleri görüyor. Dolayısıyla bize hem etnik köken, hem diğer kültürel bağlarla bu kadar yakın olan Türkiye’nin nazının çok geçtiğini bildiğimiz ülkeler bile KKTC’yi tanımazken, Rum tarafının tanımasını beklemek nasıl gerçekçi bir politika olarak bize sunuluyor, bunu anlamak mümkün değil” dedik. O noktada Cumhurbaşkanı’nın cevapsız kaldığını gördük, mantıklı herhangi bir cevabı yoktu. Kendisinde ve heyetinde bir kafa karışıklığı olduğu net bir şekilde ortadaydı.

“Kıbrıs Türk tarafı Cenevre’ye, Türkiye’deki iç politikaya endeksli gidiyor”

 “Kıbrıs Türk tarafı Cenevre’ye, Türkiye’deki iç politikaya endeksli, oradaki milliyetçi ve muhafazakar akımın ihtiyaçlarına cevap verecek bir kaygı ile gidiliyor”

Eski bir Dışişleri Bakanı, eski bir müzakereci olarak içimde endişe doğdu, Kıbrıs Türk tarafı Cenevre’ye, dünyanın destekleyebileceği, dünyaya izah edilebilecek somut bir pozisyonla, strateji ile gitmiyor. Daha çok Türkiye’deki iç politikaya endeksli ve oradaki milliyetçi muhafazakar akımla ilgili ihtiyaçlara cevap verecek bir kaygı ile oraya gidiliyor. Bu da 2004’ten beri Rum tarafının üzerinde uyguladığımız baskının ortadan kalkmasına, Rum tarafının statükoyu devam ettirme politikasına hizmet edecek. Faturayı da izolasyonlardan, Kıbrıs sorununun devam etmesinden en büyük mağduriyeti yaşayan Kıbrıs Türk halkı ödeyecek.

“Tatar’ın ekibine baktığımızda ‘emin ellerdeyiz’ diyemiyoruz”

  • Soru: Cumhurbaşkanı Tatar’ın ekibinde uzun yıllar müzakereci olan Ergün Olgun gibi çok tecrübeli bir isim de var...
  • Nami: Ergün Bey’den başka tecrübeli bir isim yok. Ergün Bey sevip saydığımız bir isim ancak neticede Annan Planı’nın müzakere zemini olarak bile kabul edilmesini engelleyen anlayıştan gelen biri. O anlayış yüzünden Türk tarafı Kıbrıs konusunda yıllarca hep alttan güreşti. Biz o akımı halk iradesiyle değiştirdik ve dünyaya çözümü gerçekten kimin istediğini gösterdik. Daha sonra farklı bir anlayışı yansıttığımız için müzakereler Crans Montana’ya kadar gidebildi. O yüzden, ekibe baktığımızda bizi “emin ellerdeyiz” değerlendirmesine götürecek bir yapılanma görmüyoruz. Ergün Bey’in dışında konunun geçmişini bilen, yakınlaşma kağıtlarının içeriğinden haberdar olan bir ekip şu anda yok. Yani orada geçmiş müzakere ekiplerinden çok farklı bir durum var.

“Endişenin ötesinde, çok karamsarım”

  • Soru: 5+BM toplantısı ve sonrası için endişeli olduğunuz görülüyor. Cenevre’de ne olacak? Önümüzdeki 5 yılda bizi neler bekliyor?
  • Nami: Endişenin ötesinde, çok karamsarım. Çünkü Cenevre’de ne olacağını net olarak öngörebiliyorum. Rum tarafı, federal çözüm isteğinde samimi olmamasına rağmen, üzerinde bir baskı kurulmadığı sürece federal çözüme “evet” demeyeceğini bilmemize rağmen, orada çok başarılı bir tiyatro oynayacak, BM ve dünyayla uyumlu olduklarını söyleyecek, uyumsuz tarafın, ayrılıkçı olan tarafın Türk tarafı olduğunu ve Türk tarafının masaya BM zemininde gelmesi gerektiğini ifade edip, orada duracak ve baskıların bizim üzerimize yönelmesini sağlayıp zaman kazanacak. Sayın Tatar ve bu anlayışın görevde dolduğu beş yıl, Kıbrıslı Türkler açısından tam bir kayıp olarak geçecek ve ondan sonra göreve gelecek olanlar o yıkımın üzerinden Kıbrıs’ta gerçek çözümü kimin istediğini tekrar anlatıp, Rum tarafının üzerine baskı kurup, statükonun sona erdirilmesi için çalışmak zorunda kalacak.
    Önümüzdeki 5 yılda Kıbrıs sorununun çözülmesine dair en ufak bir ümit yok. Sayın Tatar görevde olduğu sürece Kıbrıs sorunu, ne iki devletli, ne de federal bir çözüme doğru gidecek. Mevcut statüko devam edecek. Halbuki bizim savunduğumuz yapılsa, statükonun sona erdirilmesi mümkün olur. Rum tarafını “federal çözüm mü, iki devletli çözüm mü” sorusuna muhatap bırakabilsek, ikisinin arasında tercihe zorlayacak bir müzakere sürecini talep etsek, o zaman bu iş biter. Bunun yapılması gerektiğinde de zaten Sayın Cumhurbaşkanı’na söyledik, adım adım ne yapmaları gerektiğini de aktardık ve yapmayacaklarını gördük.

“Tatar ve ekibinin esas amacı, bugünkü statükoyu muhafaza etmek”

 “Bu karanlık yüze karşı, toplumun aydınlık kesimlerinin çok ciddi bir mücadele vermesi gerekiyor.”

 

Benim anladığım, şu anda görevde olan Cumhurbaşkanı ve ekibinin esas amacı, aslında ne iki devletli çözüm, ne de federasyon, amaçları bugünkü statükoyu muhafaza etmek. Bundan ne çıkarları var? Bunu halkın takdirine bırakmak lazım... Fakat anlaşılan, misyonları statükonun devamı. KKTC’nin bu halinden menfaatlanan bir zümreyi temsilen oradadırlar. Bu zümre bizim zümremiz değil, Kıbrıslı Türkler’in aydınlık yüzü değil. Bu karanlık yüz, bizi layık olmadığımız bir yere sürüklemek isteyen bir yüz. Bizim yaşam tarzımıza, demokrasi anlayışımıza, hukukun üstünlüğüne olan inancımıza karşı gelen, böyle bir kültürü ortadan kaldırmak isteyen bir kültürün uzantısı. Bu karanlık yüze karşı, toplumun aydınlık kısmının çok ciddi bir mücadele vermesi gerekiyor. Maalesef şu anda önümüzde karanlıkla aydınlık arasında bir savaş var.

“Tatar, kendi halkına ‘sizin değil Ankara’nın görüşü önemlidir’ diyor”

  • Soru: Cumhurbaşkanı Tatar’ın CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman’ın Kıbrıs konusunu öğrenmesi gerektiğine dair açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz de Cumhurbaşkanı’nı bilgisizlikle suçladınız...
  • Nami: Siyasette birbirimizi bilgisizlikle suçladığımız olur ama o açıklamanın, beni Kıbrıs Türk halkının geleceği açısından derinden endişelendiren boyutu o kısmı değildi. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı, bu ülkenin ana muhalefet partisi başkanını tehdit etti ve “Sen Türkiye’nin çizdiği politikanın dışına çıkıyorsun” dedi. Bir taraftan tehdit ediyor, bir taraftan da Türkiye’ye kendi ana muhalefet partisi başkanını şikayet ediyor. Ana muhalefet partisi başkanı veya herhangi bir siyasi partinin başkanı sadece kendini değil, ona oy veren herkesi temsil eder. Ve o görüş Sayın Erhürman’ın şahsi görüşü değil, şaibeli olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarını bile baz alacak olursak, bu ülkenin en azından, bütün baskılara rağmen %50’nin savunduğu bir görüştür. Halkın tamamını temsil etmekle yükümlü olan Sayın Tatar, kendi halkına “sizin değil Ankara’nın görüşü önemlidir” diyor. Bu az önce bahsettiğim karanlık yüzdür. Bu artık demokrasinin, hukukun üstünlüğünün bittiği, hesap verilebilirliğin bir kenara itilip, otoriter bir anlayışı kurmaya doğru eğilim içinde olunduğunun görüldüğü noktadır. En büyük tehlike ve tehdit budur. Buna karşı biz aydınlar mücadele etmek zorundayız. Bu kadar yıldan sonra, Sayın Tatar ve ekibi tarafından çekilmeye çalışıldığımız nokta hepimizi endişelendirmeli ve üzmeli. Çok ciddi bir tehlike var, buna karşı uyanık olmamız lazım. Eğer “bir bildikleri vardır, nasıl olsa evime belirli bir geliri götürüyorum” gibi bir anlayışa rehavete kapılırsak, yakında toplum olarak çok büyük bedelleri ödemeye başlarız.

“Mücadeleyi ertelersek karanlığın gücü ve boyutu çok büyür”

  • Soru: Ne yapmak gerekir, bahsettiğiniz aydınlık yüzün nasıl bir tavır içinde olması lazım?
  • Nami: Mücadeleci olmamız ve kesinlikle bu tip otoriter yaklaşımlara pabuç bırakmamamız lazım. Her bireyin kendi özgür iradesini, kararını verebileceğini, seçilenlerin seçenlerden daha üstün olmadığını hatırlatmamız lazım. Bir ülkede insanlar açlık sınırına doğru giderken, evlerine ekmek götüremezken, milyonlarca liraya saray yapma düşüncesini akla getirmenin bile kabul edilemeyeceğini haykıran bir toplum olmamız lazım. Toplumun gerçek güç olduğunu sürekli enselerinde hissetmelerini sağlamamız lazım. Maalesef şu andaki anlayış, kendini toplumun üstünde görüyor, “ben söylerim, siz yaparsınız” anlayışının tohumlarını ekiyor. Kıbrıs’ta buna asla geçit vermememiz lazım ve mücadele bugün başlar. Eğer bunu ileride bir zamana ertelersek bu karanlığın gücü ve boyutu çok büyür, mücadele edilemez noktaya gelir ya da mücadelenin bedeli çok daha ağır olur. Onun için herkesin siyasetle yakından ilgilenmesi lazım, kendini rahat hissettiği platformda, sivil toplum örgütlerinde, siyasi partilerde, derneklerde aktif bir şekilde hür iradesini, özgür düşüncesini, taleplerini dile getirip baskı unsuru olması lazım. Aksi takdirde çok daha kötü bir mecraya doğru sürüklenebiliriz.

Kapıların açılması...

  • Soru: Geçiş kapılarının, salgın şartlarının elverdiği ölçüde açılması konusunda çalışma yapıldığı açıklandı. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
  • Nami: Biz uzun zamandır, geçiş kapılarının gecikmeden açılması için Kıbrıs Türk tarafının güçlü bir irade sergilemesi gerektiğini söylüyoruz. Umarın en kısa zamanda bu konuda bir uzlaşıya varılır ve sağlıkçıların tavsiyelerini de dikkate alarak kapılar kontrollü bir şekilde açılır. Rum tarafı ayrı, biz ayrı ama bir adada yaşıyoruz. En başından dışa karşı aynı kuralları koyup, içte engelleri kaldırmak aslında mümkündü, akıl bunu emrederdi. Bunu yapma becerisini sergileyemedik ve her iki tarafın da ekonomisi bundan zarar gördü. Ekonominin ötesinde sosyal faturalar da ödendi. Neticede iki ayrı devlet olarak ya da federasyon altında birleşsek de, bu iki toplumun barışın kalıcı olabilmesi için birbiriyle ilişki ve bağ kurması lazım. Kapıların en kısa zamanda tekrar açılması, hayatın normale dönmesi güçlü arzumuz. Anladığım kadarıyla, liderler böyle müspet bir haberi Cenevre Konferansı’nda veya hemen öncesinde vermek istiyorlar.

 

yd-destek-gorseli-2-051.jpg

Bu haber toplam 1572 defa okunmuştur