1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Kemaneci Dayı, Canlı
Kemaneci Dayı, Canlı

Kemaneci Dayı, Canlı

Kemaneci Dayı, Canlı

A+A-

 

 Rıdvan Arifoğlu
rarifoglu@yahoo.com

Ne zamandı? Ama ne zamandı?

1970'lerin sonuydu herhalde, 1980'lerdi aniden aklımda pörsüyen. Çocuklarca çocuk olduğumuz zamanlar… Stevie Wonder'ın Aloha'da 23 dolara, Londra'da 13.5 sterline (canlı), Jose Feliciano'nun Texas'ta veya New York'ta 6 dolara (canlı), Ray Charles'ın gene ABD'de 20-30 dolara ve Londra'da 20-30 sterline, Münih'te de yaklaşık 100 marka (ölü ya da diri), Kâni Karaca'nınsa Türkiye'de beleşe (yani 0 sterline, 0 marka, 0 dolara) dinlenebildiği (can evinden canlı) zamanlar… Mehmetali Tatlıyay ise arkadaşları Ahmet Altıparmak ve Ahmet Nadide ile (menajerlerinin de tavsiyeleriyle!) düğünlerde, panayırlarda, restoranlarda çalarak geçinip-giderlerdi. Aslında annemin demesine göre iyi para kazanıyorlardı. Komşuydular. Tabii (o zamanın hükmünde) kaç para alırlar, ne yerler ne içerlerdi bilemiyorum ama dayımın restoranında çaldıkları için bana hem yakın hem korkutucu, hem de büyülü görünen bir gruptu bu. Bir de Bağdadi varmış ama onu hatırlamıyorum.

Bu konuları severim, çünkü herkes birşeyler yazıp bir katkıda bulunur ve tarihi kayıtların eğrisi-doğrusu ayıklanır. Mehmetaliler üstüne yazmak da güzeldir, hoştur. "Kahkahalı aile" imiş bu Tatlıyay'lar.

Bu grubun büyüsü daha ziyade müziklerinden ve Mehmetali Dayı'nın görmez gözle kalbi gören notalarından geliyordu, ama çekinmemin nedeni herhalde altıncı parmaktı. Galiba çok çocuklu aklım vücudun eksikliklerini anlayabiliyordu ama fazlalıklarını anlayamıyordu. Üstelik ben parmağı heyecandan yanlış yerde aramıştım. Onları (herhalde) ilk gördüğümde nedense tef çalan Ahmet Nadide'nin Ahmet Altıparmak olduğunu sanarak parmağı tefin üstünde aradım. Nadide'den biraz korkarken zarifliğini de beğendiğimi hatırlarım. Bir yandan da altı parmaklı birinin mutlaka keman çalması gerektiğini düşünürdüm, çünkü en zoru oydu (herhalde). Altı tane parmak olsa olsa kemana yakışırdı, o yüzden bir ara bütün grubun altı parmaklı olduğunu düşünüp dengeyi sağladım. Mehmetali Dayı'ya eskilerden bazıları Kör Kemaneci de derdi. Biz çocuklar için o hep Kemaneci Dayı'ydı. Her toplumda (daha doğrusu "topluluk"larda) "kör kemaneci"ler vardır. Mesela Tuncer Bağışkan'ın bahsettiği Yanni. "Kör kemaneci" değilse "kör bağlamacı", "kör klarnetçi"… Müziğin henüz sanatsal bir yaratı alanı olarak görülmediği toplumlarda olduğu gibi burada da müzisyenler fiziksel engelleriyle de anılırlar (ve zaten biraz da bunun için müzisyen olurlar). Bunda küçümseme, yüceltme veya acıma yoktur. Sağır değillerse mutlaka müziğe katkı yapabilirler.

8 çocuğu olan Tatlıyaylar'la yaşayan bir başka "gözü kısılı" daha (Hasan) varmış. Bir de Rahme (ya da Rahme Gadın) ve Emine. Ahmet Becerikli "ilk zamanlar"da Mehmetaliler'lerle cümbüş çalıp söylemiş, daha sonra solist olarak otellerde, gazinolarda dans edip şarkı söylüyor…

Ahmet Nadide bir türlü durmuyordu ki Altıncı'yı göreyim… Sonunda annem miydi kimdi, biri bana o gerçeği söylemişti. Bakışlarım tefi bırakıp depleğe yönelmiş, aramalarım başlamıştı bile. Kemaneci Dayı yayı çekip-itiyor, Altıparmak depleği tokatlıyor, Nadide salladığı tefe parmak uçlarıyla çarpıp-duruyor. İsimlerle yüzler, gözler (ve parmaklar) yavaş yavaş yerine geliyor. Bir taraftan da acaba yanlış mı hatırlıyorum, doğru hatırladığımdan niye şüpheleniyorum diye düşünüyorum. Bu konudaki birkaç yazıya baktım da; çoğu doğru olmalı hatırladıklarımın. 8-10 yaşına kadarki hatıralar da bazen vur deyince öldürüyor.

Hatırlamaya çalışırken konsantrasyonumu sağlamak için önce kafamı iki-üç kez oraya-buraya amaçsızca hareket ettirerek durduruyorum. Hatırladıklarımın kafamdan düşüp kırılmasından korkarak hem uzağa hem yakına bakmaya çalışır gibi gözlerim sabit kalıyor. Bir angusun üstündeki angut gibi orta meraklı… Gözlerini açınca geçmişi daha iyi görebileceğini zanneden bir şaşkın. Hatırlamaya veya unutmaya çalışırken aksiyonlara bakayım diyorum ama daha ziyade "aksiyom"ları görüyorum. Durumkâr bir açıklama oldu. Anılarıma nasıl güceneceğimi bilemedim. Bir türlü ele gelmiyorlar. Uğraşıp durdum. Kutsal (ve bir o kadar da zor) bir görev! O mahşeri kalabalık mahşeri bir aptallığa dönüşmeden ne kurtarmışsam o. İşte o kadar. Yok ağlamıyorum, geçmişi görmek için gözlerimi açmışken bir gözüme sinek değip kaçtı. Gözüm bir sineği bile tutamadı. Tatlı bir keman sesi duvardan sekerek bardağın kenarına çarpıp kulaklarıma gelmeden mumya gibi vücudumu sardı. Diğer gözüm öbürüne baka baka karardı. O eski ışık da kör kemanecinin gözlerinden geçip zamanın içindeki yolculuğuna başladı.

Evet. Rıdvan Arifoğlu can evinden canla-başla bildiriyor.

Bu haber toplam 642 defa okunmuştur
Gaile 306. Sayısı

Gaile 306. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler