1. HABERLER

  2. ARŞİV

  3. Hoş geldiniz…
Hoş geldiniz…

Hoş geldiniz…

20 Temmuz Barış Harekâtı kutlamaları çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan aramızda… Öncelikle kendisine hoş geldiniz diyorum. Eminim ki, bu ziyareti sırasında kendisine, en üst düzeyde hükümet ve muhalefet kanadı tarafınd

A+A-

Kanunname: Siz kendi elinizle teslim etmedikçe, kimse kendinize olan saygınızı elinizden alamaz. (Mahatma Gandhi)

 

Hoş geldiniz…

20 Temmuz Barış Harekâtı kutlamaları çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Tayyip Erdoğan aramızda… Öncelikle kendisine hoş geldiniz diyorum.

Eminim ki, bu ziyareti sırasında kendisine, en üst düzeyde hükümet ve muhalefet kanadı tarafından son zamanlarda adamızın kuzeyinde yaşananlarla ilgili dosya dosya bilgiler verilecektir. Belki kimisi sorunların üstünü örtüp tozpembe göstermeye çalışacak, kimisi de fazla abartıp provoke edecek. Her nasıl olursa olsun Kıbrıslı Türklerin bugünlerde yaşadığı pek çok konunun önüne getirileceğinden ve enine boyuna tartışılacağından şüphem yok.

Ben de bugün kendisine, yaşadığımız, bizi yaralayan üzen bazı gerçekleri naçizane sıradan bir vatandaş olarak kendi sayfamda anlatmak istiyorum.

Bu adada savaşı, göçü ve savaş sonrasında yaşanan birçok travmayı iliklerinde duyan bir Kıbrıslı Türk olarak,

yüzyıllardır ataları bu topraklarda yaşamış ve çocuğunu bu topraklarda yetiştirmek isteyen bir anne olarak,

bu adanın, bu coğrafyanın kültürüne ve kokusuna aşık ancak Türkiye Cumhuriyeti’nde eğitim almış bir doktor olarak,

eğer, değer verir de okursa tüm samimiyetim ve içtenliğimle ona anlatmak istiyorum.

 

ACI GERÇEKLERİMİZ…

Kıbrıslı Türkler 1. ve 2. Dünya Savaşları sırasında yokluğun ve fakirliğin girdabında Osmanlı bakiyesi bir toplum olarak bu adada var olmaya çalıştılar. O kadar büyük yokluk çektiler ki, bir dönem kızlarını bile hiç bilmedikleri adamlara, Arap diyarlarına satmaya mahkûm oldular. Sonra milliyetçi akımlar geldi. 1950’lerde Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler arasında başlayan çatışmalar çeşitli süreçler geçirse de; Kıbrıslı Türkler bu süreçlerde hep azınlık statüsünde oldu. Bu süre içinde Kıbrıslı Rumların EOKA’sına karşı bizzat Türkiye’den yönetilen bir direniş örgütü kurdu. Askeri, politik, eğitim, sağlık, basın ve toplumsal yaşamı sürdürebilme aşamalarında Türkiye’den destek aldı. Kıbrıslı Türkler daha o günlerde bu topraklarda var olacaklarına 7’den 77’e inanmışlardı. Kayıtsız şartsız inandıkları bir başka gerçek ise Türkiye Cumhuriyeti’nin her zaman yanlarında olacağı idi. Bu desteğin de verdiği güçle, var olabilme savaşında her şeylerini ortaya koydular.

Ve bugünlerde, 37. yıl dönümünü kutladığımız 20 Temmuz Barış Harekatı geldi. Belki de yok olmaya ramak kala Türkiye buradaki Kıbrıslı Türkleri kurtarmak ve korumak için adaya müdahale etti. O günlerde bu müdahale ile barışın geleceğine öylesine inanmıştık ki, on binlerce Kıbrıslı Türk hiç arkamıza bile bakmadan yüzyıllar boyu yaşadığımız köylerimizi, kasabalarımızı, evlerimizi, topraklarımızı ve atalarımızın mezarlarını terk ederek adanın kuzeyine göç ettik. Savaş sonrası yaşanan onca ganimet furyasına ve popülizme rağmen adanın kuzeyinde bize ait bir toprak parçası ve yönetimimiz olacağına inanmıştık. Çok şey istememiştik aslında; kendimize ait minicik bir toprak, bir idare, kurum ve kuruluşlar… Birlikte yaşayabileceğimiz, göç etmeyeceğimiz, barış ve huzur içinde çocuklarımızı büyüteceğimiz bir toprak parçası… O günlerde adanın kuzeyine Türkiye’den “tarım iş gücü” adı altında on binlerce insan aktarıldı. Kıbrıslı Türkler hepsini bağırlarına bastılar.

Yıllar geçti, belki uygulanan yanlış politikalarla da dünya bizi tanımadı. Kimliğimizi, pasaportumuzu yok saydı. Dünyada “ne yaşar ne yaşamaz” konumuna düşsek de, biz Kıbrıslı Türkler bu adaya bir gün barış geleceğine ve dünyalı bir kimliğe kavuşacağımıza hep inandık.

O günden bugüne tam 37 yıl geçti. Ölenlerin çoğu güneydeki evine, çocukluğunun kokusuna hasret gitti. Doğanlar karanlığa, belirsizliğe doğsa da en azından bu adada kendi toplumu ile yaşama şansına sahipti.

 

HIZLI BİR ERİME SÜRECİNDEYİZ…

“Bunları niye anlatıyorsun” mu diyorsunuz? Yoksa “Ukalalık edip bize tarih dersi mi veriyorsun”  diyorsunuz? Asla sadece bilmenizi isterim ki mensubu bulunduğum Kıbrıslı Türkler, geçtiğimiz yüzyılın başlarından beri çok kırılgan bir zeminde yaşamın kıyısında yaşama tutunmaya çalışıyorlar. “Osmanlılar” olarak geldikleri bu adada, bir süre sonra İngiliz yönetiminde “Müslüman toplum” olarak anılmaya başladılar. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra “Kıbrıs Türkleri” oldular. Bu yüzyılın başlarından beri kendi kimliklerine sahip çıkmaya çalışarak, 400 yıldır yoğruldukları bu adanın tarihi, kültürü ve gelen geçen uygarlıkların da gölgesinde kendilerine “Kıbrıslı Türkler” diyorlar. Tarihlerini sorguluyorlar, kültürlerine sahip çıkmaya çalışıyorlar. Bu dünyada kendilerine bir yer açmaya çalışıyorlar, çünkü çok iyi biliyorlar ki, onlar Kıbrıslı Türk toplumudurlar. Ne sadece Kıbrıslı, ne de sadece Türk…

Ama gelin görün ki, 400 kusur yıllık bu toplum çok hızlı bir erime sürecine girdi. Kıbrıslı Türkler yine yok olma, gelecek ve belirsizlik kâbusuyla yaşıyorlar. Neden mi? Çünkü Türkiye’den buraya özellikle 1990’lardan beri aktarılan taşıma nüfusla çok azınlık duruma düştük. Sokaklar, hastaneler, okullar artık biz Kıbrıslı Türkler için yalnız, ıssız ve ürkütücü…

Minicik yarımadada onlarca kumarhane, bir zamanların Sicilyasını aratmayacak şekilde mafya ile dolu… Patlayan silahlara Kıbrıslı Türkler korku dolu gözlerle bakıyor. Yanı başlarında yükselen devasa otelleri yabancı gözlerle izliyorlar. Kumarhane turizmi yapan oteller kültür ve deniz turizmini öldürdü. On bin yıllık tarihi olan bu kuzey yarımadaya artık kültür, tarih ve deniz için gelenlerin sayısı çok az…

İnsan ticareti tüyler ürpertici boyutlarda. Yanı başımızda; onlarca gece kulübünde kadınlar insan etine susamış erkeklere göz göre göre satılıyor, hem de devlet teşviki ile. Uyuşturucu artık ortaokullara kadar indi.  Adaya giriş çıkışlar ve vatandaşlık dağıtılması öylesine keyfi ki, Kıbrıslı Türkler gece pencereleri açık uyuma lüksüne çoktan son verdiler. Araba kilitlemek şart oldu. Hırsızlık, ırza geçme, adi suç artık günlük yaşamdan sayılmaya başlandı. Ada tarihindeki cinayet sayısı geçmişte bir elin parmağını geçmediği halde, artık hapishanemiz bize yetmez oldu. Yeni hapishane yapımı gündemde.

Sayın Erdoğan, biz maalesef şu anda nüfusumuzu hesaplamaktan aciz durumdayız. Hastanelerimiz ve okullarımız hesaplayamadığımız bir nüfusa hizmet vermek için çırpınıyor. Peki, ama böyle bir ülkede hangi ekonomik paketten söz edebiliriz? Hem dünyadaki hangi hükümet halkına hiçbir açıklama yapmadan ekonomik paket uygulamaya kalkar?

Emek verdiğimiz Kıbrıslı kurumlarımız, sahillerimiz ve topraklarımız her gün satılıyor. Aslında satılmıyor birilerine peşkeş çekiliyor.  Elbette özelleştirmeye karşı değiliz ama özelleştirmenin de belli kuralları olmalı ve kamu vicdanını böylesine rencide etmemeli diye düşünüyorum.

 

TEK İSTEĞİMİZ…

Şu anda biz Kıbrıslı Türkler verdiği hiçbir sözü yerine getiremeyen, koltukta kalmak uğruna her türlü dalkavukluğu yapan, popülizm batağında boğulmuş, beceriksiz ve basiretsiz bir hükümetle karşı karşıyayız. Peki, ama karşınızda böyle bir hükümet var diye Kıbrıslı Türk halkına “besleme” yakıştırması yapmanız doğru mu? Unutmayın ki, insanı gerçekten sevdiği insanların lafları üzer. Biz Kıbrıslı Türk halkı olarak bu “besleme” yakıştırmasına çok derinden üzüldük.

Sayın Erdoğan, biz Kıbrıslı Türkler olarak, istediğimiz yegane şey kendi kendimize yetebilmek ve dünyalı bir yaşam. Kıbrıslı Türk kimliğinin bu adada var olması. 400 kusur yıllık bu kültürün gelecek nesillerimizde de yaşam bulabilmesi…

Ben Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Erdoğan’a “Adamıza hoş geldiniz” diyorum ve Kıbrıslı Türklere bu adada barış diliyorum. Üreten ve tek yürek olmayı başaran hiçbir toplum yok olmaz, yok edilemez...


 

 

 

Bu haber toplam 1331 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler