1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. HAMİTKÖY’ÜN SÖZLÜ TARİHİ (5)
HAMİTKÖY’ÜN SÖZLÜ TARİHİ (5)

HAMİTKÖY’ÜN SÖZLÜ TARİHİ (5)

HAMİTKÖY’ÜN SÖZLÜ TARİHİ (5)

A+A-


Tuncer Bağışkan


KÖYDE YAPILAN ‘MİNELLAYA’ HESAPLAMALARI

Mustafa Gabardi her yıl köyün çiftçileri için gerekli olan ‘Minallaya’ uygulamalarını düzenli olarak yaptığını da bilgime getirmiştir. Minellaya ise, yıl boyunca ve özellikle de ekim öncesiyle hasat dönemleri arasındaki sürede havanın durumunu ve yağışlı geçecek aylarla haftaları Ağustos ayında belirlemede kullandıkları bir “Hava tahmin” sistemidir. Mustafa Gabardi hava tahminiyle ilgili olarak şunları söylemiştir: “12 Minellaya günü vardır ve eski rençber hesabına göre 14 Ağustos’da başlamaktadır. Eski hesaba göre yaptığım Minallaya sisteminde 1 Ağustos günü Ağustos ayına, 2 Ağustos günü Eylül ayına, 3 Ağustos günü Ekim ayına, 4 Ağustos günü Kasım ayına, 5 Ağustos günü Aralık ayına, 6 Ağustos günü Ocak ayına, 7 Ağustos günü Şubat ayına, 8 Ağustos günü Mart ayına, 9 Ağustos günü Nisan ayına, 10 Ağustos günü Mayıs ayına, 11 Ağustos günü Haziran ayına ve 12 Ağustos günü Temmuz ayına tekabül etmektedir. Minellaya günlerinde bulutları izlememin yanı sıra, bulutsuz havalarda çiğ olup olmadığına da bakarım. Eğer bulutsuz havalarda sabahları çiğ olmuşsa, o günkü minallaya gününe takabül eden ayda yağmur yağacak demektir. Eğer bulutlu havada çiğ olmuşsa yıl kurak (kesat) gidecek demektir.”

Mustafa Gabardi’nin oğlu olan Salih Mustafa Mehmet Buba ise, babasından duyduğu bir hava tahminini de şu şekilde bilgime getirmiştir: “Babam’dan duyduğuma göre gökyüzünde 36 bulut vardır. Ancak hepsi de yağmur bulutu değildir. Eğer sabahtan güneybatıdaki Trodos Dağı’nın Olimpos Tepesi ile kuzeydoğudaki Beşparmakların üzerinde birer küçük bir bulut varsa, ayrıca gündoğudan hafif bir esinti gelirse ve bir gece önce de nem olmuşsa, o gün öğlene doğru yağmur yağacak demektir.”

DR. FAZIL KÜÇÜK’ÜN ANIT MEZARI

15.Ocak.1984 tarihinde 78 yaşında vefat eden Kıbrıs Türk toplumunun lideri Dr. Fazıl Küçük’ün Anıt mezarı Hamitköy’deki Mumcu Tepe’de yer almaktadır. Burası önceleri Mumcu Tepe adıyla bilinirken, Dr. Küçük’ün buraya defnedilmesiyle Anıt Tepe adıyla bilinmeye başlanmıştır.

Toplum liderimizin vefat ettiği 15 Ocak.1984 tarihinde naşı ilkin geçici olarak buraya gömülmüştü. Anıt mezarının yapımına 1987 yılında başlanmış ve tamamlandığı 8.12.1989 tarihinde düzenlenen dini bir törenle şimdiki yerine nakledilmiştir. Başlatılan çevre düzenlemesi ise 15.1.1990 tarihinde tamamlanarak anıta bugünkü şekli verilmiştir. Burada ayrıca Dr. Fazılı Küçük’ün Türk toplumu için verdiği mücadeleyi yansıtan bir de müze oluşturulmuştur.

KÜÇÜK KAYMAKLILILAR HAMİT MANDREZ’E GÖÇ EDİYOR

21 Aralık 1963 tarihindeki toplumlar arası çatışmaların başlaması üzerine, 300 – 400 kişilik Hamitköy’e 4000 dolaylarında Küçük Kaymaklılı göç etmişti. Bunların kimileri köydeki tanıdıklarının evlerinde, kimileri mandıra ile samanlıklarda barınırlarken, kimileri de kurulan çadırlarda yıllarca yaşamak zorunda kalmışlardı. Daha sonraları göçmenlerin bir kısmı Küçük Kaymaklı’ya geri dönerken, bir kısmı da İskan Projesi kapsamında Göçmenköy’e yapılan baraka tipi göçmen evlerinde yıllarca yaşamışlardır. Küçük Kaymalılılar’ın Hamiköy’deki çadırlarda uzun yıllar yaşadıkları göçmen hayatı dünya basınına mal olmuştur.


ALPAY MUSTAFA’NIN KATLEDİLİP HAMİTKÖY’DEKİ BOSTANLIK MEVKİİ’NE SAKLANMASI

Hamit Mandrez’deki havuzların yanında ‘eski atış alanı’ olarak bilinen Bostanlık mevkii,  zamanın Bozkurt kod adlı Bayraktarı Kenan Coygun’un marifetiyle Lefkoşa Polis Genel Müdürlüğü hücresinde tek kurşunda başından vurularak katledilen Alpay Mustafa’nın cesedinin belli bir süre saklandığı bir yer olarak sözlü ve yazılı tarihimize girmiştir. Bu yerle ilgili olarak sözlü ve yazılı tarihimize giren bir başka konu ise, 1963 ile 1974 çatışmalarında kaybolan 16 Ruma ait cesetlerin gömüldüğü yer olmasıdır. Alpay Mustafa’nın ‘yargısız infaz’ olayıyla ilgili olarak sadece araştırmacı-gazeteci Sevgül Uludağ’ın rahmetlik Alpay Mustafa’nın eşi Huriye Alpay ile yaptığı ve 11.Nisan.2005 tarihinde Yenidüzen gazetesinin “Milliyetçiliğin öksüz bıraktıkları” yazı dizisinde yayınlanan söyleşinin bir kısmını aktarmakla yetineceğim:

“22 Ocak 1967 akşamı Lefkoşa’da, Sarayönü’ndeki polis merkezinde bulunan bir hücrede “yargısız” bir “infaz” gerçekleştirilir... Alpay Mustafa, polis hücresinde kurşunlanarak öldürülür... Ardından Hamitköy ya da Dikomo ovalarında bir yere gömülür... Onu öldürenler, cenazesini ailesine vermek istemezler... Silah arkadaşları ve ailesi, cenazeyi almak için mücadele etmek zorunda kalır... Aradan günler geçer ve en nihayet, yargısız infazla kurşunlanmış Alpay’ın cesedi, gömülü bulunduğu ovadan çıkarılarak Lefkoşa mezarlığına getirilir. Onun ölüm emrini verenler, cenazenin camiye götürülmesini de yasaklamıştır... Onu öldürenler, Alpay Mustafa’nın halk arasındaki popülaritesinden ürkerler, silah arkadaşlarından ürkerler, bu yüzden büyük bir cenaze törenini göze alamazlar...

Cenazesinin camiye götürülmesinin yasaklandığı Alpay Mustafa, terzisi Seyfi beyin diktiği ve ilk kez 22 Ocak 1967 akşamı, Çağlayan gazinosunda Minnoşların düğününde giydiği takım elbisesiyle gömülür... Geride gözü yaşlı, gencecik ve güzelliği dillere destan bir eş bırakır: Huriye Alpay... Bir de yedi aylık bebek, adı Bora...

O meşum gecede, Çağlayan gazinosundaki düğüne gitmek için aynanın önüne geçip taranır, kravatını bağlar, Hazım Remzi’den satın aldığı Jaeger marka çoraplarını, Van Heusen marka gömleğini giyer ve bir “güveyi” gibi süslenirken, bunu son kez yaptığını bilmiyordur... Çağlayan barda ona kurulan tuzağın da farkında değildir... Birileri onu ortadan kaldırmaya karar vermiştir ve kırmızı Triumph’ıyla gittiği Çağlayan gazinosunda üstüne açılan beş el ateş ardından, o da tabancasına sarılıp kendini korumaya çalışacak, çok keskin nişancı olduğu halde, kendine ateş açanları yalnızca (‘Nevzat Uzunoğlu’nu elinden, ‘Fikret Kürşat’ı da ayağından TB) yaralamakla yetinecek, ardından gidip tabur komutanı (Binbaşı ‘Karaca’)  ile birlikte polise teslim olacak, aklanmayı bekleyecektir... Oysa gecenin bir vakti tutulduğu hücrede (zamanın Bozkurt lakaplı Bayraktarı Kenan Coygun tarafından. TB) öldürülecek ve bir daha yedi aylık bebeği Bora’ya ve gözü yaşlı eşi Huriye’ye geri dönemeyecektir...”

SEYRAN DEDE ADAK YERİ

Hamitköy’ün en önemli ziyaret yerlerinden biri Seyran Dede adak yeri olup, köyün doğusundaki  “Datlı  Kuyu”nun (Tatlı  Kuyu) gerisindeki tepede bulunmaktadır. Köyün çevresindeki çoban kulübeleri gibi say (Liverga) taşları ile yapılmıştır. Eski bir kilisenin kalıntıları üzerine kurulu olduğu söylenirken, şimdi bile tepenin doğusundaki kuyunun “Kilise Kuyusu” olarak bilinmesi de kanıt olarak gösterilmektedir.
Adak yerinde herhangi bir mezar olmadığı gibi, Seyran Dede’nin kimliğine ilişkin kesin bilgiler de verilmemektedir. Bu nedenle hakkındaki bilgilerin tamamı söylentilere dayanmaktadır. Kimileri Seyran Dede’nin burada çocuğuyla birlikte gömülü olduğunu, kimileriyse adak amaçlarıyla yapılan bir ‘mumluk’ olduğunu söylemektedir. Anlatıldığına göre Seyran Dede bir gece Ali Buba’nın damadı olan Hasan Bacavuz’a rüyasında görünerek “Yerimi kazarsan para bulacaksın” demiş. O da rüyasını bir arkadaşına söyledikten sonra o gece orasını birlikte kazmaya gitmişler. Kazdıkları yerde üzerinde beş (veya altı) köşeli yıldız olan bir buçuk metre boyunda bir taş ile bir kül yığını bulmuşlar. Rüyanın başka birine söylenmemiş olması halinde buradaki külün yerine altın bulunacağına, rüyanın söylenmesiyle de altınların kül olduğuna inanıldığı anlatılmaktadır.

Seyran Dedenin ağzından ateş saçan zincire bağlı bir domuz şeklinde Salahi adlı bir köylüye saldırdığı ve onu köye kadar kovaladığı anlatılmaktadır. Diğer bir söylentiye göre, Seyran Dede, ‘gölgesi hafif’ olanlara topal bir katırın sırtında dolaşan papaz, ya da beyaz bir kısrağa binili sarıklı bir hoca şeklinde görünürmüş. Bir gece ‘Datlı Guyu’nun çevresinde koyunlarını yatıran İbro’nun oğullarından Cartavalli (Cartavliya) Halil ile Milo Aziz adlı çobanlara görünmüş. Şehidayı ilkin Halil görerek Milo Aziz’e göstermiş. Milo Aziz de korkusundan onu taşlamış. Attığı taşlardan biri kısrağın başına vurup onu yaralamış. Bunun üzerine Seyran Dede kısrağıyla peşine düşmüş. Milo Aziz camiye doğru koşarken: “Bırak beni Seyran Dede. Sağ olduğum sürece sana yağ ve mum yakacağım, yeşilini örteceğim” diye adakta bulunmuş. O anda Seyran Dede gözden kaybolmuş. Olay sonrasında Milo Aziz çok uzun bir süre hasta yatmış. Yeniden sağlığına kavuşmak için gitmediği okumuş kalmamış. Nihayet sağlığına kavuştuktan sonra okumuşların önerilerine uyarak ölene kadar Seyran Dede’ye yağ-mum yakmış, ona yeşil örtü götürmüş. Bir sıkıntısı, bir dileği olanlar, özellikle de hastalar: “Yetişsin erişsin Seyran Dede. İnşallah kalkayım, kendine yağ yakayım, mum yakayım, yeşilini örteyim” diye dua edip adakta bulunurlarmış. Dilekleri gerçekleşince de bir boya şişesinin içine yağla pamuk (veya kumaş parçası) koyarak yakarlarmış. Şimdi bile Hamitköylü kadınlarla genç kızların Seyran Dede’ye adak adadıkları, yerini ziyaret ettikleri gözlemlenmektedir.

NAMIK KEMAL ŞEHİDASI

Hamitköy’ün ilk muhtarı Ali Bey’in evinin karşısında bulunduğu söylenen adak yeri günümüze kadar gelebilmiş değildir. Söylendiğine göre bir köylünün rüyasına giren Namık Kemal Şehidası adak yerinin yapılmasını istemiş. O da oraya Seyran Dede’nin adak yerine benzer mezarsız küçük bir çoban kulübesi (mumluk) yaptırmış. Ancak daha sonraları, üzerinden, ya da yanından yol geçirildiğinden yıktırılmış. Eskiden hasta olan çocukları önce adak yerinin önünde tekerlerler (cirilerler), sonra da bir köfüne koyup kapı kapı dilendirirlermiş. Böyle yapılınca hasta çocukların sağlıklarına kavuşacaklarına inanılırmış.

DELİKLİ SAY TAŞI

Şu anda tamamen yok olan delikli taş, köy camisi ile Namık Kemal Şehidası’nın arasında bir yerde bulunduğu söylenmektedir. Namık Kemal Şehidası ile birlikte bu delikli taş da oradan kaldırılmıştır. Köyde topal olan, ya da yürümeyen çocuklar, Namık Kemal Şehidası’na götürüldükleri gibi, delikli taşa da götürülürlerdi. Taşa gitmeden önce evde yuvarlak bir hamur yoğrulur ve çocuk hamurun üzerine oturtulurdu. Aileye kanı karışmamış iki kadın, çocukla hamuru alarak delikli taşa götürürlerdi. Oraya varınca, delikli taşı ortalarına alacak şekilde karşılıklı dururlar ve hamurun üzerine oturan çocuğu delikli taşın arasından birbirlerine üç kez alıp verirlerdi. İşlem tamamlanınca hamur köpeklere atılırdı. Daha sonra çocuk eve götürülerek annesine para karşılığında satılırdı. Böyle yapılınca çocuğun sağlığına kavuşacağına; annesinin perisinin onu öldürmeyeceğine ve bir daha rahatsız etmeyeceğine inanılırdı. Ayrıca ürümeyen çocukların anneleri tarafından taşa yedi Cumartesi üst üste götürülmesi ve taştan geçirilmesi adettendi. İşlem sonrasında hastaların elbiselerinin ucundan kesilen çaput parçaları taşa bağlanırdı.

SON SÖZ

Hamitköy ile çevresindeki kalıntılara dayanılarak Hamitköy’ün kurulduğu alanın orta çağda da bir yerleşim birimi olarak kullanıldığı izlenimi edinilmektedir. Özellikle Seyran Dede’nin bir kilise kalıntısı üzerinde yer alması, yanındaki kuyunun “Kilise Kuyusu” olarak bilinmesi ve Hamid’in hanaylarının çok eski bir sarnıç üzerine inşa edilmiş olması görüşlerimizi güçlendirmektedir.

Osmanlı dönemine denk gelen 1831 yılı genel nüfus sayımında köyün sayım listelerinde yer almaması, köyün o sırada kurulmamış olduğunu ortaya koymaktadır. 1891 nüfus sayımında ise köyün nüfusu 113 kişi (1 tanesi Rum) olarak belirlenmiştir.
Bunun yanı sıra Mustafa Gabardi’nin akıldan yaptığı ilk hesaplamalara dayanarak, köyün yaklaşık kuruluş tarihi ile Hamit Buba’nın doğum ve ölüm tarihlerinin belirlenmesi de mümkün olabilmiştir. Mustafa Gabardi’ye göre Hamit Buba 110 yaşında vefat ettiğinde, Mustafa Gabardi’nin babası Mehmet Buba 7 yaşında, Ali Buba 14 yaşındaymış. Ali Buba 1954 yılında vefat ettiğinde 82 yaşındaymış. Dolayısıyla, gerek nüfus sayımları ve gerekse Mustafa Gabardi ile diğer kaynak kişilerden derlenen bilgilerden, Ali Baba’nın 1872 – 1954 yılları arasında, Mehmet Buba’nın 1879 – 1961 yılları arasında ve Hamit Buba’nın ise 1776-1886 yılları arasında yaşadığı belirlemesinde bulunulmuştur. Yukardaki belirlemeler ışığında Hamitköy’ün bir mandıra olarak XIX. Yüzyılın ikinci yarısının sonlarında bir mandıra olarak kurulduğu ve çok kısa bir süre sonra da bir köy olarak geliştiği anlaşılmaktadır. Hamit Buba’nın köye kaç yaşında geldiğinin belirlenmesi halinde ise Hamitköy’ün kesin kuruluş tarihi belirlenebilmiş olacaktır.

SON

Kaynak Kişiler (Yaşları 1990 yılına göre verilmiştir)

Mustafa Gabardi (Mustafa Buba), Hamitköy, yaş: 77; Derviş Alibaba, Hamitköy, yaş:76; Fatma Alibaba, Hamitköy, yaş: 37; Zarif Buba, Hamitköy, yaş: 60; Nimeti Kafalı Sakallı, Hamitköy, yaş: 77; Fatma Mustafa Mülazim (Mülazim Garısı) Doğum: 1917; Adem Hacet, Hamitköy, yaş: 42; Halil Şeytan, Hamitköy, yaş: 50; Asım Danaoğlu, Hamitköy, Doğum: 1934; Ersoy Zafersoy, Küçük Kaymaklı, yaş: 42 (1946); Nesrin Bacavuz, Hamitköy, Yaş: 56; Hüseyin Bacavuz, Hamitköy, yaş: 64; Mustafa (Ali) Hamit Özmen, Küçük Kaymaklı, yaş:37; Salih Mustafa Mehmet Buba.

Bu haber toplam 2110 defa okunmuştur
Adres Kıbrıs 220. Sayısı

Adres Kıbrıs 220. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler