1. HABERLER

  2. DERGİLER

  3. Anlamını Yitirmiş Zamanın Çocukları
Anlamını Yitirmiş Zamanın Çocukları

Anlamını Yitirmiş Zamanın Çocukları

Anlamını Yitirmiş Zamanın Çocukları

A+A-


Deniz BİLGE
dnzblg@gmail.com


İlkokulda oturduğum sıranın tam karşısındaki duvarda iki pano vardı biri tarihsel çağları diğeri de mevsimleri gösterirdi. Tarihsel çağları gösteren pano doğrusal bir yapıdaydı,  karanlık çağ, taş devri, cilalı taş devri gibi tarih öncesi çağlarla başlıyordu,  bu pano bana dünyadaki tüm insanların aynı anda ateşi bulup çağ atlattıklarını sonra bakırı bulduk diyerek bakır devrine girdiklerini düşündürüyordu. Sanki dünyada çok az insan vardı ve hepsi bir birinden haberdar aynı koşullarda yaşıyordu ve hep birlikte dağı taşı toprağı kazıp maden bulup neşeyle çağ atlıyorlardı. Panonun üzerinde tarih öncesi çağdaki insanların fiziksel görünüşlerinin tasvirleri vardı: hafif kambur, sakallı, uzun saçlı “vahşi” insanlardı; içlerinden sanata meraklı olanları yaşadıkları mağaranın duvarlarına hayvan resimleri çizmişti; hatırladığım kadarıyla bu resimlerde kadın yoktu, hepsi erkekti. Ama anlatılan hikâyeye göre kadın mağarada kalır, erkek hayvanları avlar kadına yemek getirirdi. Bu ilkel görünümlü insanların anatomik yapılarında bazı değişimler olsa da bize çok benzedikleri görünen bir gerçekti. İki gözleri, iki kulakları, kalpleri, damarları dolaşım sistemleri, sindirim sistemleriyle onlar da bizim gibiydiler.

Bizim gibiydiler ve aklın, bilimin ışığında ilerlediler. İşte bu ilerleme aslında bugün yaşadığımız acıların da en büyük kaynağı oldu. Hastanelerde nefes almak için makinelere bağlı olanları düşünün;  onları hasta eden bu ilerleme değil midir? Rafine şekeri yediğimiz içtiğimiz her şeye koyarak bizi şeker bağımlısı yapan ilerlemenin sonucunda,  vücutlarımız yağ tabakasıyla kaplanıp damarlarımız tıkanmıyor mu? Yaşam alanlarını saran baz istasyonları o alanlarda doğan çocukları potansiyel kanser hastası haline getirmiyor mu?  Bulduğumuz birçok şey attığımız birçok adımın kendi sonumuzu hazırladığının farkında mıyız? Evet, ölümden uzağız, yaşamı dört bir taraftan sarıp sarmalıyoruz ama ölüm gücünü yitirdiğinde bu egemenlik savaşını kimlerin kazandığını farkında mıyız?  “Ölümün egemenliğinin dünya yüzünden silinmesini hayranlıkla izlemek anlamsızdır, çünkü ölümün yerini nükleer tehlike almıştır.” (Lefebre: 2011 )

Modernitenin ışığına vurulmuş olan insanın yaşamının her alanı aslında kuşatılıyor. Gündelik hayatlar modernliğin temel ürünü olarak karşımıza çıkıyor.  Aslında kendine ait sandığı gündelik hayatı ona bırakılan bir özgürlük alanı değil. Çalışmadığı hafta sonu, yılda aldığı on gün izin onun hayatına ait zamanlar değil. Lefebre’nin de dediği gibi gündelik hayat ne bir uzay zaman ne de bir sektördür, gündelik hayat önceden biçimlendirilen kapalı bir devre haline gelmiştir.

Macera için ayrılan alan neresidir? Ev dediğimiz yuva dediğimiz şey sıkıntılara karşı sığındığımız sığınak değil midir? Yaşam alanlarımızı düşünün; modern mimarinin bizlere hak gördüğü toplu konutların, sitelerin bir birinin aynısı olan iki ya da üç oda bir salon tek tip banyo ve mutfaktan oluşan evlerde geçen zamanlarımızı düşünün.  Bu evlerin kapıları açıldığında hiçbir sürprizle karşılaşmayacağımız kesin. Bir birinin aynısı olan koltuk takımları, yatak odaları ve dolaplar; benzer desenlerdeki halı ve perdeler tüm ruhsuzluğuyla birkaç ay sonra değişeceklerini bilerek öylece dururlar.  Çünkü modern insan takside girip borç harç da olsa evin mobilyaları düzenli olarak değiştirir; bu yüzden pencere kenarında yıllardır durduğu için kolları güneşten sararmış bir koltuğu bu evlerde bulamazsınız
.
Tüketim yaşam alanlarımızı o kadar sarmıştır ki artık iki aile oturup çay içtiğimiz çay bahçeleri, çocuklarımızı götürdüğümüz parklar, piknik yaptığımız çayırlar, film izlemek için kuyruğa girdiğimiz sinemaların yerini tek bir mekân almıştır: alışveriş merkezleri. Ben alışveriş merkezlerini turşu bidonlarına benzetirim; insanlar içine girmeden önce tap tazedir fakat sonra sıra sıra dizilip tıkıldıkları bu alanlarda başkalaşıma uğrayıp adeta renk değiştirirler. İndirim olan mağazada aynı elbiseyi beğenen iki genç kızın yüzlerindeki ifade arenada dövüşen iki savaşçıdan farksızdır. Acımasızca bir birlerine bakarlar ve güçlü olan kazanır.   Az önce sadece insan olan, alışveriş merkezine girdiği anda acımasız bir tüketicidir. Zamanla başkalaşır ve cebinde olmayan parayı harcamanın geçici hazzıyla tam bir tüketici olarak alışveriş merkezinden çıkar. Tükettim boş zamanları değerlendirmenin değil değersizleştirmenin bir yoludur.

Bir teknoloji üssünde çalışan mühendisi ofisine geldiğinde tablet bilgisayarından günlük falına bakması akıldışılık ile akıl arasındaki modern insanın halini nasıl da güzel anlatır. Her şeyin hesaplanıp ölçülebildiği bu dönemde hala fallara, falcılara bel bağlayanların tek ortak yönleri üstesinden gelemedikleri mutsuzluklarıdır. Modern insan mutsuzdur, çünkü tüketimle gidereceğini sandığı haz duygusu ona bir mutluluk vermez. Bu yüzden kişisel gelişim, ruhunu keşfet gibi kitaplar en çok satanlar listesindedir. Modern insan bu kitapları da tüketir ama vaat edilen mutluluk hayatına uğramaz. İnatla aradığı tatmin olma durumu tatminsizlik ve rahatsızlık ve iç sıkıntısına dönüşür.

Tüketiciye artık tükettiği mal değil fikir satılır; artık satılan bir araba değil prestijdir; bir parfüm değil seksiliktir; bir ayakkabı değil farklılıktır. Dergilerde, televizyon reklamlarında ve hayatını kuşatan tüm içerik üreticilerindekini arzulayan insan “düşlediğini gören, gördüğünü düşleyen”  olmuştur. Keyfi, aşkı, aidiyeti satın alacağı yanılgısıyla oradan oraya savrulur.

Hissedemiyorum şikâyeti hayatının ritmini kaybetmiş olan insanın ortak sorunudur. Ne yağacak yağmur onu heyecanlandırır, ne açan güneş umurundadır; yaşadığı doğadan kopmuş, kendinden uzaklaşmıştır. Zamanın ritmi onun hayatına dokunmaz; bu yüzden çabuk geçer zaman. Ağaçtaki yaprağın düştüğünü görmediği için mevsimlerin değiştiğinden habersizdir; bu yüzden zamanın ritmini yakalayamaz. Modern insan hissedemez çünkü duyularını kaybetmiştir;  çimene basamaz, meyveyi ağaçtan koparıp tadını alamaz, dağdan gelen soğuk bir suyu içemez. Rüzgârın sesini işitemez tüm hislerini kaybeden biri nasıl hissedebilir ki?

Bu yazının sonunda hayatın ritmini kaybetmiş, ne yediğinde ne giydiğinde ne de yaşadığı alanlardaki üslubunu muhafaza edebilmiş, anlamını yitirmiş zamanın çocukları için bir çıkış bulmayı istedim. Gündelik hayatlarını saran iç sıkıntısına bir reçete hissizliklerine bir çare göstermek istedim.  Belki tek kaçış tüm karmaşanın içinde karmaşanın farkında olarak yaşamda kalabilmekte, ritmi güzel bir şarkıda, hissi bir ozanın satırlarında, acıyı da bir ağıtta aramaktır.

---------------------------------------

Kaynak:
Lefebre,H. (2011)  Modern Dünya’da Gündelik Hayat, Metis Yayınları. İstanbul

Bu haber toplam 273 defa okunmuştur
Gaile 290. Sayısı

Gaile 290. Sayısı

Önceki ve Sonraki Haberler